Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

9 Temmuz 2023

Edebiyat

Geç ve Erken Per Petterson Romanları

James Wood

Paylaş

0

0


Petterson’un gerçeklik ve lirizm arasında gidip gelen cümleleri de tıpkı kahramanları gibi – alışmak kadar ayrılmak da zor. 

Norveçli romancı Per Petterson’a obsesyon derecesinde takıntılı yazar bir arkadaşım var. Öyle ki hiç üşenmeden oturdu ve Lanet Olsun Zaman Nehrine isimli romanın kelimesi kelimesine bir kopyasını çıkardı. Sanırım bunu yapınca romanın kıvrak biçeminin ve savrulan cümlelerinin Petterson’un anlatımına dair bütün sırları ele vereceğini umdu. Arkadaşım bana bundan bahsettiğinde henüz Petterson okumamıştım. Böylesi bir öneriye direnmek ne mümkün. Ama kitabın (Lanet Olsun Zaman Nehrine) kapağını açıp ilk sayfayı okur okumaz arkadaşımı cezbedenin ne olduğunu anladım. Belki de şuna benzer bir cümle kurmaya çalışıyordu:

“Babamın erkek kardeşleri karılarıyla gelirlerdi nadiren, her Noel’de annemin, yukarı sınıf havaları takınan, çocuksuz kız kardeşi Kopenhag’dan gelirdi. Kocası Fransız arabaları ithal eden bir şirkette çalışırdı ve türlü türlü maksatlar için kullandığı 8 milimetrelik kamerayla tüylerimizi diken diken ederdi. Anneannemle dedem de gelirdi; yine aynı ülkenin daha püriten bir kasabasından, onlar gibi feribotla, avuçları sert ve yıpranmış, saçları kırlaşmış, gri giysileri rüzgârda savrularak iskelede beklerlerdi babam onları gelip alsın diye; babam Trondhjemsveien’den geçen seyrek taksilerden birini tuttuğunda onunla ben de giderdim bazen ve büyük bavullarının yanında nasıl da küçük durduklarını görürdüm.”

per petterson at çalmaya gidiyoruz ardından lanet olsun zaman nehrine oggito

Ya da belki şu paragraftakine benzer bir hareket yakalamaya:

“Annemle günün birinde bu içkinin tadına bakmanın harika olacağını konuşuyordu; benim için tam bir sihirli iksire dönüşmüştü bu sıvı, Remarque’ın romanında kollara ayrılarak akan altın bir nektar; tuhaftır çok güçlü bir anlam da kazanmıştı, muhtemelen alınması mümkün olmadığından, tekelde sadece tek bir türü satılıyordu, o da bizim bütçeyi aşıyordu. Ama Zafer Takı’nda, biri Stalin diğeri de Hitler’den kaçmış iki arkadaş olan Boris’le Raviç, mütemadiyen Calvados içiyordu. Alman işgalinden önce Paris, bütün cephelerde, geçmişte ve gelecekte süren mahşeri bir savaş. Hayata dair konuştuklarının ağzımda bıraktığı tat yakınlarda bir cenazede söylediğim ilahiyle aynıydı: Anılar için teşekkürler, umut için teşekkürler, buruk ıstırap hediyesi için teşekkürler.”

Petterson’un yalnızca en başarılı (ve aynı zamanda hem en basit hem de en az ilgi çekici) romanına, yani İngilizce çevirisiyle çok sayıda ödül kazanan At Çalmaya Gidiyoruz’a aşina olan okurlar, yukarıya alıntıladığım, kendi devrikliğiyle tökezleyen cümleler karşısında şaşkınlığa kapılabilir. Ama bu cümlelerin temkinli kıpırtısındaki ritmi yakalamak hiç kolay değil. İlk pasaj hem bağlaç olan “ve” nin işlevindeki değişim (“ve” bağlacı ardışık ayrıntıları birbirine bağlama işlevi gördüğü gibi bazen de bir zamansallıktan ötekine geçmek için kullanılır)  hem de bilginin genişleme ve daralma biçimiyle epey tuhaf. Anlatıcı, amcanın sekiz milimetrelik kamerasıyla ortaya koyduğu kesinlik ve sıradanlıktan, adı zikredilmeyen ancak Danimarka’nın “daha püriten bir kasabasından (…) gri giysileri rüzgârda savrularak iskelede” bekleyen büyükanne ve büyükbabaya, neredeyse mekânsız, bulanık bir lirizme geçiyor. İkinci pasajdaki tutkulu realizmdeyse hakikaten harika bir şeyler saklı. Başlangıçta kurgusal olan akışkan daha sonra tamamen “kollara ayrılarak” akan altın bir nektara dönüşüp canlı hale geçiyor ve anlatımı zenginleştiriyor. Ayrıca anlatıya hâkim olan serbest çağrışıma da değinmek gerek çünkü anlatıcının kitap hakkındaki düşünceleriyle tat duyusu bağlantılı:  altın Calvados, romanın bıraktığı acı tat ve cenazede söylenen ilahinin acılığı.

Kaç kişi bu şekilde düşünür? Muhtemelen Leopold Bloom ya da Mrs. Ramsay ya da David Foster Wallace’ın karakterlerinden biri gibi düşünen kaç kişi varsa o kadar. Petterson, hafızanın rastlantısallığından ya da bağlantısızlığından (yani bilinç akışının havzasında biriken alışılagelmiş sekanslardan) ziyade kademe kademe ilerleyen zamansal mesafelerle ilgileniyor ve bunları yakalamakta bir hayli yetenekli: detaylardan biri hemen elinizin altındayken öteki belli belirsiz görünüp kaybolabilir; tasavvurunuzda beliren imgelerden biri ehemmiyetsizken öteki mucizevi olabilir. Petterson sorgulama ve mantıkla değil de resimsel ve mekânsal olanla ilgili. Şiire bu kadar yakın cümlelerden oluşan ancak bir o kadar da kesin fakat muallak bir düzyazı biçemine nadiren rastlanır. Üstelik Petterson’un insan güdüleri ve kendini kandırma konusundaki netliği sadece romanlarda görülen cinsten.

per petterson at çalmaya gidiyoruz ardından lanet olsun zaman nehrine oggito

Lanet Olsun Zaman Nehrine’de karşımıza çıkan anlatıcı karakter Arvid Jansen, alışık olduğumuz Petterson kahramanlarından biri ve bu isim pekâlâ Petterson’un yazmış olduğu diğer romanların da ismi olabilir. Dış dünyadan destek bekleyen bu içe dönük anlatıcı, her iki pasajda da kendi anılarının üstünde gezinir ve nihayetinde zaten aşina olduğu benlik iddiasına, yani başladığı noktaya döner: “Trondhjemsveien’den geçen seyrek taksilerden birini tuttuğunda onunla ben de giderdim bazen”, “Hayata dair konuştuklarının ağzımda bıraktığı tat yakınlarda bir cenazede söylediğim ilahiyle aynıydı.” Arvid’in yaşamı, tıpkı kendi cümleleri gibi oradan buraya sürüklenir, alelade başarısızlıklar ve sonu gelmeyen kayıplar arasında gidip gelir. Küçük erkek kardeşini altı yıl önce kaybetmiştir ve annesi de mide kanserinden mustariptir. Kendisi boşanmanın eşiğinde, kariyeri durma noktasındadır. Yaralı ve çocuksu halleriyle annesinin varlığının temin edeceği güvenceye ihtiyaç duyan Arvid ölü ve diri kardeşleriyle endişeli bir rekabete girerek bırakın otuz yedi yaşını, on yedi yaşındaki birinin bile dile getirmeye utanacağı türden bir şikâyeti ağzından kaçırır:

“Beni her gün düşünmüyorsundur,” dedim.

“Hayır,” dedi, “neden düşüneyim ki?”

“Doğru, neden düşünesin ki,” dedim. “Ben de seni her gün düşünmüyorum.” Ama bu doğru olmadığından ekledim: “Aslında ben düşünüyorum.”

“Düşünmen gerekmez,” dedi sırtı dönük.

“Evet, gerekir,” dedim.

Petterson’un çoğu kahramanı, kardeşlerinin ya da ebeveynlerinin ölümüyle ya da ortadan kaybolmasıyla ruhsal olarak sarsılır.

Annesi birkaç günlüğüne doğup büyüdüğü sahil kasabasına dönmeye karar verdiğinde Arvid de onunla birlikte gider. Ama ailesiyle hiç kurmadığı bir iletişimin arayışında olan Arvid’in Danimarka’daki sahil evindeki varlığı adeta fuzulidir. Durumu acınası ve kaotik bir hal almaya başlar. Kanepede uyur, babasının eski kıyafetlerini giyer, içki içer, düşüp kafasını çarpar, bir barda kavga eder eder ve evin manzarasını kapadığı gerekçesiyle ağaçlardan birini keser – çünkü annesine, babasının yapamadığı şeyleri yapabildiğini kanıtlamak istemektedir. Saplantılı bir biçimde anıları üzerinde gezinip durur ve roman, Danimarka’daki şimdiki zamanla Arvid’in anıları arasında mekik dokur. Arvid’in genliğinde komünist bir aktivist olduğunu, bir süre fabrikada matbaacı olarak çalıştığını ve kardeşinin öldüğünü öğreniriz. Proletaryanın gücüne ve çalışma fikrinin asaletine kapılan Arvid, kolej eğitimini yarıda bırakıp bir iş bulacağını söylediğinde annesinin ona sırt çevirdiği hissinden bir türlü kendini kurtaramamıştır ve o zamandan beri aralarında “Rio Grande gibi” bir nehrin olduğunu düşünür: “Artık beni sevmeyecek, istemeyecekti.”

Petterson’un çoğu kahramanı, kardeşlerinin ya da ebeveynlerinin ölümüyle ya da ortadan kaybolmasıyla ruhsal olarak sarsılır. Çoğu yalnızdır, ya eşlerinde/ partnerlerinden ayrılırlar ya da başka bir şekilde yalnız kalırlar. Daha eski tarihli ama Lanet Olsun Zaman Nehri ile bağlantılı olan Ardından’ın anlatıcısı da Arvid ismini taşır. Bu iki roman arasında, sol harekete meyilli bir gençlik dönemi, oradan buraya sürüklenme ve umutsuz duygu durumu da dahil olmak üzere pek çok ortak unsur bulunur. Romanın (Ardından) başlangıcından altı yıl önce Arvid bütün ailesini bir feribot kazasında kaybeder ve kendisiyle hayatta kalan tek erkek kardeşinin yaşamları bu felaketin Ardından değişime uğrar. Ardından, Lanet Olsun Zaman Nehri kadar karmaşık bir anlatıya sahip değil ancak insana tekinsizlik hissi veren aynı dipsiz açılışlara, zamansallığın parçalanıyor gibi göründüğü ve anlatıcının bakışının uzak mesafelere konumlandırıldığı anlara sahip. Arvid, Nisan ayında ağabeyiyle birlikte Danimarka’daki kaza yerinden döndüklerini anımsar: “Kiralık minibüsün içini hâlâ boşaltmamıştık ve hâlâ bir nevi ilkbahardı, şimdiye kadar gördüğüm en uzun ilkbahar. O kendi hayatına gitti, ben de kendi hayatıma. Sonra sessizlik çöktü. Ne olduğunu bilmiyorum. Ne olmadığını da bilmiyorum (…) Artık uçmuyorduk, artık yüzmüyorduk. Dibe doğru yol alıyorduk ama bunu göremedik.” At Çalmaya Gidiyoruz’daki anlatıcı Trond Sander’in yaşamıysa çok daha izoledir: Norveç’in uzak doğusundaki bir kulübede tek başına yaşayan altmış yedi yaşındaki Trond Sander, kulübesinin o hayattaki son evi olmasını umut eder. Anlatının başlangıcından üç yıl evvel karısını bir trafik kazasında kaybeden Trond, aynı kazadan güç bela kurtulmuş ve aradan geçen süreçte kızlarına yabancılaşmıştır. Sibirya Hayali’nin kadın anlatıcısı, romanın son üçte birlik kısmını oradan oraya sürüklenerek ve ağabeyinden haber bekleyerek geçirir: “Günler geçip gidiyor ve ben de onlarla birlikte gidiyorum. Ama geçip gidenleri saymıyorum. Bekliyorum. Bu akıp giden bir duygu.”

Petterson’un eserlerindeki bu derin boşluk ve gecikmişlik hissinin kaynağı muhtemelen 1990 yılının Nisan ayında Oslo’dan Frederikshavn’a giden feribotun alev alması ve Petterson’un anne ve babasıyla erkek kardeşi ve yeğeninin de içinde bulunduğu yüz elli dokuz kişinin hayatını kaybetmesi. Petterson, Guardian’dan James Campbell ile yaptığı söyleşide, annesinin 1989 yılında yayımlanan ilk romanını okuduktan sonra ona bir daha böyle çocukça bir şey yazmamasını salık verdiğini ve bir hafta sonra feribot kazasında öldüğünü söylüyor. Lanet Olsun Zaman Nehrine’deki Arvid’in annesi de tıpkı kendi annesi kadar serttir ve Petterson’un İngilizceye çevrilen bütün romanları – yani 1990 yılından sonra yayımlanan her şey – dile getirilen ancak muhatabına asla ulaşamayıp sonsuzlukta asıl kalan bir yanıt kadar çözümsüz bir dünyada geçer.

Petterson’un kahramanlarının geçmişleriyle olan ilişkisi karmaşık, yoğun ve endişe uyandırıcı. Çocukluk dönemleri onlar için bariz bir biçimde canlı. Mesela Arvid çocukluğuna duyduğu özlemi, “hani neredeyse kendisini bile korkutan, diş gıcırdatıcı bir yoğunlukla,” hatırlar. Petterson’un kitaplarında geçmişin hayaletleri görüngesel bir kuvvetle günümüze döner, hayata tutunur ve şimdiyi kolundan çekiştirir. Cümleler çoğu zaman akışın ortasında hiçbir belirti vermeksizin şimdiki zamandan geçmiş zamana kayar. Ama romancının, çocukluk anılarına böylesine doğal ve kolay bir biçimde erişmesi okura da keyif verir. Oslo’da bir meydanda yürüyen Arvid Jansen, sadece yürümekle bile geçmişin topoğrafyasını, Ringen Sinemasını anımsar:

per petterson at çalmaya gidiyoruz ardından lanet olsun zaman nehrine oggito

“Hem Grensevein hem de Finnmarkgata’daki binalarda, ayrıca yolun karşı tarafındaki benzinciye doğru ışıklı tabelalar vardı; hangi taraftan gelindiğine bağlı olarak sağda ya da solda, Trondhjemsveien caddesinden girişte, Ringen Sineması’nın kırmızı neon ışıkları görülürdü, kitapçının sırasında ama film bittikten sonra yarı körleşmiş vaziyette Tromsøgata’ya Bergersen’in kafesinin tam karşısına çıkılırdı.”

Benzer şekilde Trond Sander, At Çalmaya Gidiyoruz’da zamanının büyük bir kısmını hem sevdiği hem de yabancılaşmış olduğu geçmişi düşünerek geçirir. Petterson, Sander’in 1948 yazında yaptığı ot biçme, odun kesme ve istifleme gibi işleri anımsadığı sahneleri maharetle işler ve hasat mevsiminin Tolstoy ya da Hardy romanlarında rastladığımız duyumsal dolaysızlığına erişir:

“Reçine kokuyordum, giysilerim kokuyordu, saçlarım kokuyordu, gece uyumak için yatağıma girdiğimde tenim kokuyordu. Bu kokuyla uykuya dalıyor, bununla uyanıyordum ve gün boyu bu kokuyu alıyordum. Ben orman olmuştum.”  

Petterson’un kurmaca dünyasında çocukluk dönemini anımsayanlar sadece orta yaşlılar değil. Mesela Oslo’da yaşayan on sekiz yaşındaki Audun Sletten, taşradaki çocukluğuna döner ve en acı verici olan hatıralar bile coşkuyla akıp gider:

“Sonbahardaki mısır tarlalarını, Temmuz’daki Aurtjern Gölü’nü ya da penceremden uzanabildiğim elma ağacını unutmadım ve tek yapmam gereken uzanıp bir elma koparmak ya da Siri Skirt’ün yürüdüğü ve onluk iki øre karşılığında bana eteğinin altını gösterdiği,  bir keresinde altında hiçbir şey yoktu ve eteğini çenesinin altına kıstırıp etrafında iki kez dolaşmama izin vermişti, uzun çakıllı yolu ya da Hurdal Gölü’ndeki rafting tatilini anımsamaktı.  Babam beni kendisiyle gelmeye zorlamış, oltanın ucuna takılan, epey ürktüğüm bir turna balığını çekmeyi reddettiğimde de yüzüme vurmuştu. Ben de ayağıma bir çivi çaktım ve böylece eve dönmek zorunda kaldık.”

Petterson’un 1992 yılında Norveç’te yayınlanan ikinci romanı It’s Fine by Me’nin anlatıcısı Audun Sletten, Oslo’da yaşayan işçi sınıfından bir çocuk ve tıpkı ötekiler gibi o da sorunlu. Abisi kullandığı aracı nehre sürer ve boğulur. Anne ve baba ayrıdır. Beş yıldır görmediği babası çocukluğunda ona şiddet uygulamış ve kötü davranmıştır. Petterson’un kendi aile trajedisine yakınlığı göz önüne alındığında It’s Fine by Me’de Audun’a çizdiği iyimser portre dikkate değer. Zira yaşam oku, zorlukların kazdığı siperlerle durdurulamaz: Petterson’un, birinci tekil şahıs tarafından şimdiki zamanda aktarılan bu gençlik romanı, açık yürekli bir bildungsroman. Kitaplar, politika ve müzikle yaşam enerjisini geri kazanan Audun, yazma azmiyle kendi yolunu çizmeye karar verdiğinde yıl 1970’tir ve Audun ile Arvid (Petterson’un favorisi olan bu isim ilke kez burada görünür) her şeylerini birbirleriyle paylaşırlar. Jimi Hendrix henüz ölmüş, Vietnam Savaşı politik söylemi şekillendirmiştir. Okuldaki Ulusal Kurtuluş Grubu’nun üyesi olan Arvid, Genç Muhafazakârlar isimli bir grupla mücadele ederken Audun olan biteni izlemekle yetinir: “Pasif bir üyeydim çünkü aklımda farklı pek çok şey vardı.” Kitaplarla haşır neşir bir aileden gelen Arvid, Audun’a Jan Myrdal’ın kitaplarından birini tavsiye eder: “Kitabı bana uzatıyor, önce ilk sayfayı sonra ikincisini okuyorum; insanın aklında dönüp duran şeyler hakkında yazılmış. Saf, az ve öz. Bu kitaptan edinmem gerek çünkü farklı, cesur ve açık bir şeyler var içinde.” Hemingway, London, Groky ve Tolstoy gibi bazı yazarlar onlar için önemlidir. Hatta Audun, yazmak için kullandığı defterin, Paris Bir Şenliktir’i yazarken Hemingway’in kullandığı deftere benzediğini düşünmekten büyük bir haz duyar. Arvid’in babasıysa çocuklara kendince bir tavsiye verir:  

per petterson at çalmaya gidiyoruz ardından lanet olsun zaman nehrine oggito

“‘Bunu okuyun çocuklar, belki o zaman istediğiniz şeylere ulaşmak için çaba göstermenin ve ter dökmenin nasıl bir şey olduğunu anlarsınız.’ Arvid homurdandı ama ben okudum, şu an üçüncü kez okuyorum. Kitabın adı Martin Eden, Jack London tarafından yazılmış. Vahşetin Çağrısı’nı ve Deniz Kurdu’nu okumuştum, neredeyse tanıdığım herkes bu ikisini okudu fakat yalnızca Arvid ve ben Martin Eden’i okuduk ve bunu kendimize saklıyoruz. Bu kitapla ve onun mücadelesiyle ilgili farklı bir şeyler var. Okur okumaz bir yazar olmak istediğimi ve bunu başaramazsam mutsuz bir insan olacağımı anladım.”

Tıpkı Arvid Jansen gibi Audun da okulu bırakmaya ve bir iş bulmaya karar verir. Ve bir fabrikada baskı operatörü olarak çalışmaya başlar. Petterson, işçilerden birinin sol elinin üç parmağını kaybettiği dehşet verici bir sahne de dahil olmak üzere fabrika yaşamının olağanüstü canlı ve gerçekçi bir tasvirini sunar. Dünyayı somut ve elle tutulabilir bir şey olarak duyumsayan Audun’un isyankâr canlılığı, tanık olduğu bu dehşetle bile solmaz.

Petterson, Hemingway’den etkilendiği kadar Knut Hamsun’dan da etkilenmiştir ve Hamsun’un erken dönem romanları “Gizemler” ve “Pan” Petterson’un bu herhangi bir yere demir atamayan kahramanları için model olmuş olabilir – bilhassa Hamsun’un rasyonaliteyle birlikte gelen motivasyonu ortaya çıkarıp ardından gizlerken başvurduğu biçem. Ancak It’s Fine by Me bize başka bir etkiyi daha,  Alan Sillitoe ve Barry Hines gibi yazarların savaş sonrası işçi sınıfının yaşamlarını aktardığı İngiliz kurmacalarını ve Ken Loach’ın kurulu düzene başkaldıran genç kahramanlarla dolu erken dönem çalışmalarını anımsatır. Hem Audun Sletten hem de Arvid Jansen için Cumartesi Gecesi ve Pazar Sabahı’ndaki (Sillitoe’nun bu romanı, Karel Reisz tarafından 1960 yılında Gece Olacak ismiyle sinemaya uyarlanmıştır) genç Albert Finney yol göstericidir. Lanet Olsun Zaman Nehrine’de Arvid, annesiyle Finney’e duydukları hayranlığı aktarır:

“Annem de beğenmişti Albert Finney’yi, filmin ilk sahnesinde bisiklet fabrikasında torna tezgâhı başında, kollarını sıvamış duruşunu ve dobra dobra yaşlı işçilerin savaş öncesi yılların çamuruna saplanıp kaldığını, kendisinin hayatını böyle heba etmeyeceğini, onlar gibi kaderine razı olmayacağını ilan edişini.”

It’s Fine by Me, Petterson’un sonraki romanlarından hem daha yüzeysel hem de başarısızlık tehdidiyle yaratılan atmosfer daha ince. Audun Sletten, Albert Finney’nin söz verdiği gibi bütün potansiyelini ortaya koymuş ve hayatını boşa harcamamış olabilir ama henüz otuzlu yaşlarının sonlarında olmasına rağmen Arvid Jansen bütün zamanını tüketir. O yüzden genel itibariyle Petterson’un sonraki dönemlerde yazdığı romanlar, politik eylemin zaruri ve heyecan verici olduğu tarihsel bir anı, aynı eylemin artık önemini yitirdiği şimdiki zamandan gözlemler.

At Çalmaya Gidiyoruz ve Sibirya Hayali takıntılı bir biçimde İkinci Dünya Savaşı’nın etrafında dönerken Norveç ve Danimarka direniş hareketinden hatırlananları da içerir. Alman birliklerinin Danimarka’nın kasabalarından birine girişi,  Sibirya Hayali’nde muazzam bir biçimde aktarılır:

“Jesper fren yaptı, bisikletinden indi ve çömelip etrafı dinlemeye başladı. Ben de onun gibi yaptım. Geleceğimizi dinliyorduk. Soğuğu delip geçen bir uğultu geliyordu uzaktan, şiddeti hiç azalmadan sürekli artan bir uğultu, Jesper ayağa kalktı, titriyordu, omuzlarını ovuşturdu ve denize baktı.”

Hem Lanet Olsun Zaman Nehrine’nin hem de Ardından’ın anlatıcısı otuzlu yaşlarının sonlarında ve kırklı yaşlarının başında olmasına rağmen yaşlanmıştır. Bu anlatıcılar zihinlerinde sürekli yetmişli ya da seksenli yılların politik olanaklarına (ve aynı zamanda politik tiyatrosuna) dönerler. Her iki romanda da Sven Lindqvist’in Wu Tao-tzu Efsanesi adlı kitabından, değişimin noksanlığına dair adeta bir ağıt işlevi gören bir alıntı yer alır: “Şiddet olmadan toplumsal ve iktisadi özgürleşme mümkün müdür? Hayır. Şiddetle mümkün müdür? Hayır.”

Lanet Olsun Zaman Nehrine’nin ismiyse Mao’nun bir şiirinden gelir:

“Kırılgan ayrılış imgeleri, o zamanki hali köyün.

Lanet olsun zaman nehrine; otuz iki yıl geçmiş bile.”

Arvid’in de izah ettiği gibi bu şiir politik değildir ancak bedeni zamanla savaş içinde olan bir adamı gösterir, “tıpkı benim gibi; zaman nasıl da arkadan yetişiyordu, küçük elektrik şokları gibi nasıl da teninin altında dolaşıyordu.”

Lanet Olsun Zaman Nehrine 1989 yılında geçer ve Petterson, o yıl yaşanan siyasi çalkantıların güçlü bir tasvirini yapar: Arvid, yabancılaşmış olan annesinin ilgisizlikle örülü duvarlarını aşmaya çabalarken Berlin Duvarı ve duvarla birlikte Avrupa Komünizmine ilişkin umutların son gerekçesi de yıkılır. Gazetelerden birinde “Duvar Yıkıldı” manşetini gören Arvid’in nefesi kesilir, gözleri dolu dolu olur: “Çok kötü geldi birden, hiç dikkatimi çekmemişti, gerçekten çok kötü gelmişti ve ağlamaya başladım (…) zaman arkamdan geçip gitmiş ve ben dönüp bakmamıştım.”

Bir yanda dünyanın tarihsel zamanı işler öte yanda insanın kişisel zamanı. Arvid, Rio Grande’nin karşı yakasında mahsur kaldığından tarihsel zaman nehrinin ne denli hızlı akıp gittiğini fark edememiştir. Petterson’un kurmacasında kişisel geçmişe – çocukluğa, ebeveynler tarafından yaratılan kalıcı izlere, ailenin tarihindeki bütün zevk ve acılara, durmaksızın geriye – bakış hem çekiminden kaçılamayan bir cazibe hem de tehlike içeren bir eylemdir. Hayal, rüya ve hafıza Petterson’un kahramanlarını hareketsiz bırakır, onları zamanın dışına çıkarıp derin sularda sürüklenmeye bırakmakla tehdit eder. Ardından’da Arvid’in erkek kardeşi intihar etmeye çalışır ve Arvid hemşireye, “Kardeşimin herhangi bir sorunu yok, sadece kendini geçmişe bakmaktan alamıyor,” der.

Petterson’un romanlarının gizemi de burada saklı. Okurda aniden çıkan bir rüzgârla savrulduğu izlenimi bırakır.

Guardian’a verdiği röportajda Petterson ailenin, kendi yazınının merkezinde olduğunu ve bundan hiçbir zaman şüphe duymadığını ifade ediyor. Gerçekten de bu merkezilik, onun kurmacalarının yorucu keyiflerinden biri. Ancak Petterson’un karakterleri kendi aile yaşamının merkezinde olmadığı gibi süzülerek işgal ettikleri romanların da merkezinde değiller. Trajediyle lanetlenen, yokluk tarafından sürekli takip edilen ve ölülerle rekabet eden bu karakterler, normal hale dönmenin özlemini çektikleri bir hayatı, sanki kendi hayatlarının dışında başka bir yerdeymiş gibi deneyimlerler.

Petterson’un romanlarının gizemi de burada saklı. Okurda aniden çıkan bir rüzgârla savrulduğu izlenimi bırakır. Onun kahramanlarına alışmak kadar, onlardan ayrılmak da zor – tıpkı cümleleri gibi. Seslerini nerede duyurularsa duyursunlar aslında başka bir yerde başka bir rüyada kayıptırlar. Sibirya Hayali’ndeki anlatıcı “Kahvaltımı yarı uyur bir halde mutfak tezgâhının üzerinde bir şeyler yiyerek yaptım, rüyalar henüz gövdemi terk etmemişken bisikletime bindim ve Telefon İdaresi’nin yolunu tuttum,” der. Bu, Petterson’a özgü bir cümle. Katı bir gerçekçilikle başlayıp lirik bir askıya alma haliyle biter. Bir gövdenin henüz rüyalar tarafından terk edilmemiş olması herhangi bir mevcudiyet bildirmediği gibi okur için de imkân dahilinde değildir. Bu nedenle Petterson’un kahramanları genellikle çift yaşamlıdır, kahramanlığın iki farklı versiyonunu deneyimliyormuş gibi görünürler: gerçek ve hayal, bulanık bir şimdi ve keskin bir geçmiş. At Çalmaya Gidiyoruz’da kızı Trond Sander’a babasının en sevdiği romanlardan olan David Copperfield’ın açılış cümlesinden her zaman rahatsızlık duyduğunu itiraf ettiğinde bu kaygısını güçlü ve etkili bir biçimde dile getirir: “Kendi yaşamöykümün kahramanı ben mi olacağım, yoksa bu yeri başka birisi mi ele geçirecek, bu sayfalarda göreceğiz bunu.” Ve Trond’un kızı, Petterson’un anlatım gücünü tümüyle gözler önüne seren bir yorumla devam eder:

“Bu başlangıcın biraz ürkütücü olduğunu düşünmüşümdür hep, çünkü bizim gerçekten de kendi yaşamlarımızın başkahramanı olmayabileceğimizi düşündürüyordu insana. Böyle bir şeyin nasıl olacağını anlayamazdım, bu kadar berbat bir şeyin; benim yerimi alan kişiye bakmaktan başka hiçbir şey yapamadığım bir tür hayalet yaşamda belki de  kişiden nefret edecektim, onu çok kıskanacaktım, ama elimden hiçbir şey gelmeyecekti, çünkü şu ya da bu zamanda yaşamımın dışına düşmüş olacaktım, tıpkı bir uçak koltuğu gibi, diye düşünmüştüm, havaya fırlamış, boşlukta uçuyordum, geri dönmeyi başaramıyordum ve başka biri o yerin benim olmasına rağmen uçak koltuğunda kemerini bağlamış oturuyordu, oysa bilet benim elimdeydi.”

(The New Yorker)

Ç.N: Lanet Olsun Zaman Nehrine (Çev. Aslı Biçen),  At Çalmaya Gidiyoruz  (Çev. Deniz Canefe) ve Sibirya Hayali’nden (Çev. Banu Gürsaler Syvertsen)  yapılan alıntılarda Metis Yayınları tarafından yayımlanan çeviriler kullanılmıştır.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Jorge Luis Borges’in Kütüphaneniz İçin..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Semih Gümüş

24 Kasım 2025

İmralı Tartışması, Dem Parti, CHP ve M..

Süreçte iktidar tarafından bugüne dek somut bir adım atılmamış oluşunu hatırlatanlara karşı, “Onun da zamanı gelecek” demek süreci toplumsallaştırma ve açıklık çizgisinin dışına çıkmaktır. Adeta ortalığa bir ateştopu yuvarlandı ve onun gidip CHP’..

Devamı..

Frankenstein’dan Drakula’ya Ölümün ve ..

M. R. Granatino

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024