I
Peribacalarından birinde konaklıyormuşuz.
Yanımda tanımadığım bir kadın.
Gün doğarken, tek başıma dolaşmaya çıkıyorum.
Bakıyorum, kapının önünde küçük bir çocuk.
Sen de nerden çıktın, diyorum.
Duymamış gibi yüzüme bakıyor. Ama gene de yüzünde belli belirsiz bir gülümseme.
Gözleri çekik; sanki bir Çinli.
Nerden geldin sen, diyorum. Anan baban kim?
Yanıtlamak yerine elini uzatıyor tutayım diye.
Eh, buna da karşı konulamaz ya.
Tutuyorum uzattığı eli. Yumuşak, çok yumuşak elciğinden elime akan sıcaklık tüm bedenimi sarıyor.
Onun küçük adımlarına uyduruyorum adımlarımı.
Bir süre, konuşmadan yürüyoruz.
Güneş bir hayli yükselmiş. Bir kayanın üzerine oturup, iki elini avuçlarıma alıyor, gözlerimi, elimden geldiğince sevecen, onun gözlerine dikip soruyorum:
Söyle bakalım şimdi küçük adam, kimsin sen, nerden geliyorsun, hangi ev senin evin?
Yanıtı gene o gülümseme.
Birden, bir gerçeği sezinler gibi ürperiyorum: Hayır, hayır bu olamaz, bu kadarı fazla, hayır olamaz, bu bir düş.
Bağırıyorum. Avazım çıktığı kadar bağırıyorum.
Çocuğun yüzünde bir korku var: duymuyor beni.
Oturduğum kayadan kalkıyor, yumuşak, sıcacık elinden tutuyor, geldiğimiz yoldan geri dönüyorum.
Konakladığımız peribacasının kapısına vardığımızda benimle birlikte olan ama tanımadığım kadın karşılıyor bizi.
Sabah sabah bir çocuğumuz mu oldu, diyor gülerek.
Sanırım evet, diyorum.
Yere çömelip kollarını açıyor.
Çocuk, anasına koşar gibi, benim bile adını bilmediğim bu kadının kollarına atılıyor. Yanaklarından öpüyor.
Bu yalnız bir çocuk, diyor kadın. Sevgi nedir bilmemiş bir çocuk bu. Nerden buldun onu?
Uzaydan gelmiş, diyorum.
Bir kahkaha atıyor kadın.
Bir uzaylı mı? Burda hepimiz bir uzaylı değil miyiz?
Ama o bizim dilimizden anlamıyor, diyorum.
(Nerden uydurdum bunu? Ama belki de gerçek, belki de dilsizler bizim dilimizi bilmedikleri için bizlerle konuşmuyor olamazlar mı?)
Bunu da nerden çıkardın, diyor kadın.
Bir konuş bakalım, diyorum. Ona bir soru sor. Bakalım seni anlayacak mı? Bir sözcük, bir hece söyle. Bağır. Haykır. Bir dene.
Kadın bağrına bastığı çocukla yüz yüze şimdi. Görüyorum, o da değişti. O da artık aynı insan değil. Bir sözcük, bir hece arıyor; herhangi bir sözcük değil, böylesi bir âna uygun bir sözcük. Dudaklarını ısırıyor. Gözleriyle benden yardım diliyor. Ama ben yardımına koşmak yerine uyanmayı yeğliyorum.
II
Bir gün, her zamanki gibi, onunla duyulur duyulmaz bir sesle konuşurken, kulağıma uzaktan, çok uzaktan bir ses geldi. Sanki biri “Baba” diyordu.
Aynı heceyi kısa bir aradan sonra yineleyerek, Ba – ba.
Bir yandan kulağımı kabartırken, öte yandan yan gözle, yanıbaşıma gelmiş onu gözlüyordum. Dudaklarının iki kez açılıp kapandığını gördüm. Elimi omzuna koyup biraz daha kendime doğru çektim.
Ne bu sözcüğü yinelemesini istiyordum, ne de onu başka bir sözcük söylemeye zorlamak.
O akşam, bundan karıma bile söz etmedim. Bu tansığı onun da yaşamasını diliyordum; er geç yaşayacağını bilerek.
İlerki günlerde, o, kulağa değil de doğrudan doğruya insanın yüreğine seslenen sesi birkaç kez daha duydum.
Birincisinde, elini uzatıp,
Tut, dedi.
İkincisinde, birlikte çayırda oynaşırken bir tutam ot koparıp, bana uzatırken,
Yeşil, dedi.
Üçüncüsünü, bir akşam, karım, yakarır gibi, tek heceden oluşan o sözcüğü, üst üste iki kez söyledi: Su – su. Ben, o, bir aradayken söyledi. (Mozart’ın
Requiem’ini dinliyorduk.)
Eşime baktım, duymamıştı. Kalktım, ona bir bardak su verdim.
Bir çölü aşmış Bedevi gibi kana kana içti.
Boş bardağı uzatırken, gene, üst üste iki kez,
Su – su, diye (sanki) inledi.
Bir kez daha baktım karıma.
Duymadığı gibi, getirdiğim bardağı başına dikip kana kana içtiğini de görmemişti.
Birkaç gün sonra, eşimi, beyazlar içinde gördüğünde, ilk cümlesini söyledi:
Anne çok güzel!
Yüreğim duracak gibi oldu.
Eşime, Duydun mu, dedim.
Kimi, neyi? dedi.
Hiçbir şey duymadın mı, dedim büyük bir şaşkınlıkla.
Hayır, dedi. Hiçbir şey duymadım, senin geğirmelerinin dışında. Neydi?
Hiç, dedim. Biri konuşuyor gibime gelmişti.
Karım, kendisine hayranlıkla bakan ufaklığı yanına çekip saçlarını okşadı, hatta alnına bir de öpücük kondurdu.
Bense dalıp gitmişim.
Biliyorum, çok geçmeden ay yüzünü gösterecek. Dolunay. Gecenin ortasında bir güneş doğacak. Gece güneşi. Her yer aydınlanacak. Kırk yıl boyunca gizlendiğim o taşın ardından çıkacağım. Çevrede gene kimseler olmayacak. Sevdiğim kadının adını haykıracağım. Ama sesim çıkmayacak. Orda, öyle donup kalacağım. Ağzımdan bir sözcüğün çıkması için yılların geçmesi gerekecek. Kapının önünde biri elimden tutup bana, Sen de nerden çıktın, diyene değin.
Yılların susuzluğuyla ondan su isteyeceğim. Onun bana uzattığı kupadaki suyu içeceğim. Kana kana içeceğim. Sonsuza değin içsem bile dinmeyecek susuzluğum.
Sanırım bu susuzluğu o da
gördü.
Ben yeniden susayacağım.
Sonra gözümü açacağım.
Ne anne. Ne baba.
Yalnızca çocuk. Benim gibi.
24-25 Haziran ‘05