Sokağın sessizliğini, kaldırım taşlarının kör suskunluğunu yarmak istercesine tak tak vuruyordu topukları yere. Bu sesi bir tek kendi mi duyuyor diye merak etmiyor değildi. Bir çağlayan haline dönüşen burnunu ve sağanaklara meyil veren gözyaşlarını silmesi gerekiyordu. Karşıdan gelen tuhaf bakışları geçiştirmek için bile olsa bunu yapmalıydı. Ciğerlerine kadar nemin nüfus ettiği duvarların, çarpık çurpuk yan yana dizilerek oluşturduğu sokağın yüreğinden kopup gidiyordu işte. Kapkara yeleli bir attan kaçıyormuşçasına yürüyorken bile neden üşüdüğünü anlamıyordu. ”Keşke,” diyordu “Keşke montumu alsaydım sırtıma…” Durdu arkasına döndü. Gözleri birilerini arıyormuşçasına uzak uzak bir yerlere baktı ve daldı. Söylendi kendi kendine. “Neyimi aldım ki yanıma; zifiri mutluluğumu mu aldım? Yer yer sökülmüş umutlarımı mı? Yoksa artık bana küçülen gülüşlerimi mi aldım? Hayır. Hayır zaten artık almama gerek te yoktu.”
Döndü şekersiz kahve tadındaki sokakların tadına basa basa koşar adım yürüdü. Nereye gidiyordu kendi de bilmiyordu oysa… Şunu biliyordu; artık gölgesi bile olmayan bir kadındı.
Oturmamıştı; güvelenmiş bir un çuvalı gibi yığılmıştı deniz kenarındaki banka. İtilmekten gözleri küçülmüş ,açlıktan derisi kemikleşmiş bir köpek yaklaştı kendisine. Yiyecek bir şeyler arar gibi dolaştı etrafında, çok sonra kadının ağladığını fark edip karşısına dikilip uzak uzak yerlere baktı. ”Evet,” dedi, “seninle aynı kaderi paylaşıyoruz; yaşamaya aç bırakılmış ve hayattan bir adım geriye itilmişiz hep.”
Denizdeki su mu karanlıktı yoksa gökyüzü mü bütün günün zehrini kusmuştu denize anlamadı. Çok sonra idrak edebildi, geceydi günün nefretini havaya üfleyen. Şaşaladı!
Yorgundu. Yürümekten değil mutluluğun peşinden koşmaktandı bunu anlamıştı. İçindeki çocuğu susturacak okkalı bir tokat atmıştı hayat ona. Aldatılmayı yaşamıştı adanmışlığında, sadakatinde tatminsizliği görmüştü…
Ne çok soru vardı kafasında ama en çok da, “Bunu bana nasıl yaptın?” sorusuydu yüreğinden kopup dudaklarına doğru yol bulan. Aldatılmıştı. Bunu seneler önce baba ocağından telsiz duvaksız, suçlu bir mutfak kedisi gibi camdan atlayarak kendisine kaçtığı adam söylüyordu. Ne de kolay söylemişti. Kolay mı olmuştu acaba başkasının soğuk nefesini kendisinin sıcak gülüşüne tercihi? Gözünden yaş değil sonu hayır olmayan yılları akıyordu sanki. ”Hiç mi değmedim hayatına hiç mi dokunmadım düşlerine hiç mi ısıtmadım sobasız iki göz odanı?” diye söylenerek yok oluyordu eksik sözcükleri zifiri gecede.
Sardı kollarını göğsüne yitip giden harcanan yılları gibi kimsesiz ve üşüyordu. ”Pişman değilim,” deyişine üşüyor, ”Beni buna sen mecbur ettin deyişine,” içerliyor, o çok sevdiği karışık saçlısına bir daha dokunmayacağı için ise çok üzülüyordu. Dizlerini döve döve çığlık atıyordu artık; martılar şaşaladı, deniz bile uykusundan uyandı, gökyüzü kadehin dibindeki son yudumunu içip naralar atan içi yanık adamlar gibi kükredi, fareler deliklerini kaybetti, köpekler ağu içmiş gibi yerde debelendi, şehrin ışıkları kötü bir suç işlemiş gibi karardı ve yıldızlar bile gözlerini ebediyete kapadı.
Ama hiçbir insan oğlu duymadı bu feryadı. Hele karışık saçlısı, keçi sakallısı, güzel gülüşlüsü hiç duymadı. Artık duyamazdı da, nitekim ondan fersah fersah uzakta hiç var olmamış bir ülkenin hiç yaşanmamış bir şehrindeydi yüreği.
Durdu düşündü çıkarken montunu almamıştı ama masumiyet emaresi biricik yavrusunun üstünü örtüp çıkmıştı. ”Bunu,” dedi, “bunu ona nasıl yaparım?”
Onun beş duyusu yoktu altıncı duyusuydu kızı. Hayatı onunla duyuyor, mutluluğu onda tadıyor, düşlerini onda kokluyordu. Bunu kızına yapamazdı. ”Bu eve giremez bir daha kızını göremezsin,” demişti tam da evden çıkarken güzel gülüşlü hercai mutluluğu…
Sildi elinin tersiyle yüzünü, gözünü, kendinde iz bırakan her şeyi. Kalktı banktan ; ”Bırakma,” diyordu ebedi uykusuna yatan geceye. ”Bırakma beni. Gidersem artık gölgesi olmayan biri kadın olacağım.” ”Git,” diyordu hep bir ağızdan börtü böcek, yer gök. Dili sökün eden bank yalvarıyordu, elini kolunu sallaya sallaya konuşuyordu dertli ağaç, birbirlerine laf yetiştiriyordu kaldırım taşları. Ay hüzün perdesini çekmiş yüzüne oradan sitem ediyordu, martılar çığlık yarışındaydı, kuşlar tarih öncesinden haber getiriyormuşçasına huzursuz bir heyecanla kanat çırpıyordu, sokak lambası bile almış eline sazını uzak diyarların küf yanığı türkülerini söylüyordu.
ep bir ağızdan bin ağızdan aynı acı gerçeği soluyup tadına bakıp kadının önüne kustular:
“Biz ne gölgesiz kadınlar gördük.”






