Ciğerlerindeki lekeler geçmiyor, ateşi hala düşmüyor, diyor annem. Sesi camdan. Her an yere düşüp kırılabilir. Sözcüklerin arasında boşluklar var. Anladım, diyorum. Annem ağlıyor, ben yoldan geçen arabaların renklerini aklımda tutmaya çalışıyorum. Beyaz, beyaz, gri. Trafik ışıklarında bekleyen yayaların kıyafetlerini inceliyorum. Askılı elbise, spor taytı, kot ceket. Bir yaz gündüzü için serin, diye düşünüyorum. Dün süt bitti. Markete gitmem gerek. Balkon terliklerini çıkarıp içeri giriyorum. Mikrodalga fırını kapatıyor ve sıcak kruvasanları Morocco desenli tabağa koyuyorum. Seni akşam tekrar ararım, diyorum. Aramayı bitir tuşuna basıyorum. Hıçkırıklar kesiliyor. Fakat iki yüz elli kilometre ötedeki aile evimizde hala duyuluyor, biliyorum. Kalbimde, onun kalbindekinin aynını taşıyorum. Evde süt yoktu değil mi, yeniden hatırlıyorum. Zırhımı kuşanıyorum. Saat 12:35.
Yeşil ışığın yanmasını bekliyorum. Anahtar, cüzdan, telefon. Pantalonumun sağ cebi çok şişkin. Hiçbir yer güvenli değil, diye düşünüyorum. Hava, su, sokaklar, ev eşyaları, otoparklar, alışveriş merkezleri. Hiçbiri güvenli değil. Her an ölebilirim. Her an ölmek mümkün. İnsanlar ölünce nereye gider? Ölünce nereye gideceğimi bilmiyorum. Aylardır kimseye sarılmadım. İki paket süt alıyorum. İndirime girmiş, dört lira elli kuruş az ödüyorum. Güle Güle yazısının önünde ellerimi dezenfekte ediyorum. Yazı kartondan, şişe plastik. Kartonu ve plastiği yanyana ve sabit tutmayı nasıl başarmışlar ki? Otomatik kapı kapanıyor. Yeşil ışığın yanmasını bekliyorum.
Süpermarketin evimin karşısında oluşu ne iyi. Bu sayede tembellik etmiyor, dolap boşaldıktan sonra en geç iki gün içinde kalkıp alışverişe gidiyorum. Market arabasını çok doldurmuyorum; o zaman kontrol etmek güçleşiyor.
Ilık süt ve soğumuş kruvasanlar. Dolaptaki çilek reçeli aklıma geliyor. Fakat hayır, hayır onu çıkarmıyorum... Koyu pembe, cam kavanoz. Onu görmemek için buzdolabını açmıyorum. Aklımı oyalamanın başka başka yollarını arıyorum.
Ev çok sessiz. Çünkü yalnız yaşıyorum. Kalkıp televizyonu açıyorum. Sokak gürültülerini daha iyi duyabilmek için balkon kapısını aralıyorum. Rüzgâr perdeleri savuruyor. Rüzgâr saçlarımı savuruyor. Kahve makinesini çalıştırıyorum. Bardağa biraz süt ekliyorum. Kanepeye oturup ayaklarımı uzatıyorum. L koltuğun L'sindeyim. Günlerden pazartesi. Dört sabahtır olduğu gibi bugün de kötü haberle başladı. Bardağın içine bakıyorum. Teyzemin gözlerini düşünüyorum. Teyzemin gözleri sütlü kahve rengindedir. Annesininkiler yeşil olduğu için babasının gözlerini almış olmalı. Ancak bundan emin değilim. Kızları onu en son otuz sene önce görmüş, bense hiç görmedim. Bunu birine anlatıyor olsam dedemin öldüğünü düşünürdü. Fakat hayır, o ölmedi. Yalnızca yeniden evlenip Güney'e yerleşti. Ölen anneannemdi. Aile evimize bir hayli uzak olan süpermarkete gidip irmik, tereyağı, tarçın almaya altı ay önce gitmiştim. Ve bunu... tekrarlamak istemiyorum. Bunu tekrarlamaktan çok korkuyorum. Hayır, market eve uzak olduğu için değil. Hayır. Sebep kesinlikle bu değil.
Teyzem dışarda pastel renklerde polyester eşarplar, içerde oyalı tülbentler takar. Onu ziyaret ettiğimde beyaz saçlarını bir kutu boyayla boyarım. Saçları ince telli ve kısadır. Tıpkı benimkiler ve anneminkiler gibi. Onun mutfağı, en sevdiğim yerlerden biridir. Cam kaplarda ıslak kek, un kurabiyeleri, kavanozlarda ev reçelleri... Lahana yaprağına patates sarma, kete ve kuymak. Misafirleri için hazırlar hepsini. Çocuğu yoktur ve buna çok memnundur; çünkü teyzem bir alkolikle evlidir. Ve çok sık, çok güzel, çok sessiz gülümser. Teyzem. Bir gün annemin yanına taşınacağını ve tasarruflarım el verdiğinde o ikisi için bir ev yemekleri lokantası açacağımı hayal ediyorum. Küçük bir dükkan. Annem kasada duracak, teyzem elbette mutfakta. Karnım acıkmaya başlıyor.
Ciğerlerindeki lekeler hâlâ orada, diyor annem. Ben, masaörtüleri mavi pötikare desenli olmalı diye düşünüyorum. Kenarlarına ikişer mandal takmalıyız ki örtüler sonbaharda uçup gitmesin. Bir de isim gerek tabii, tabela için. Ve ateşi kırk derece. Taksim Meydanı'ndaki kızgın kestaneleri düşünüyorum. Ocaktaki makarnanın altını kapatıyor, süzgeci ararken köy evindeki şömine ateşini, Haziran'da giyilen kaşmir bir kazağın sıcaklığını düşünüyorum. Seni sabah tekrar ararım, diyorum. Saat 20:17 ve ben, annemin sesindeki kristalleri duyuyorum. Işıkları yanan evleri saymaya başlıyorum.






