Günaydın! Gazetelerini ben aldım bu sabah, çayın var mı? Poğaça da aldım, şu senin sevdiklerinden, peynirli, dereotlu.
Sevdiğimiz küçük bir tören bu; Çay-poğaça, gazete okumak, değer bulduğumuz haberleri birbirimize göstermek. Tabii törenin olmazsa olmazı Ülkü’nün haberleri okurken ettiği küfürler. Küfür ettikten sonra hemen arkasından, “Eğer küfür ediyorsan, hayatı artık daha iyi anlamışsındır, unutma bunu,” diye ekliyor.
Gazeteleri bitirip fotoğrafların asılı olduğu duvara gidiyor her sabah yaptığı gibi, Özgür’ün fotoğrafını okşuyor önce, sonra Memduh eniştemin, anneannem Gülnihal’in fotoğrafıyla bitiriyor ayini. Gözlerinden akan yaşı sabahlığının kollarına silip dönüyor hayata. Bense her seferinde şaşırıyorum acının en dibine kadar inip, hayata bu kadar kısa sürede nasıl dönebildiğine. Hâlâ ondan öğreneceğim çok şey var.
“Hadi bir kahve yap içelim! Geçen gün çok okumuş, yazmış yeni yetme bir psikolog ile karşılaştım bir arkadaşın evinde, bana baktı, baktı ve, sizin yardıma ihtiyacınız var, dedi. Olabilir dedim ona, uzman sizsiniz ben pek anlamam bu insan ruhundan. Benim kahvemi çok kaynat, biliyorsun çok kaynamış severim. Beni duyuyor musun Sevgi? Bunu sana söyledim. Size bir mektup yazacağım dedim ona, bu mektubu okuyunca hâlâ beni tedavi etmek isterseniz hemen hastanız olmaya hazırım.”
“Yazdın mı?”
“Sen geldiğinde bitmek üzereydi. Biliyorsun ben bilgisayara pek alışamadım, benim vefakâr erica’da yazıyorum. Daktilodan çıkartmadan okur musun mektubu bana?”
Eski bir alışkanlığımızdı bu, Gazetelere, dergilere, yazdıklarını da önce bana okutur, sonra kulağını rahatsız eden yerleri düzeltirdi. Kahvesini verdikten sonra okumaya başlıyorum.
“Merhabalar,
Çok genç olmanız nedeniyle bu ülkede yaşananları bilmediğinizi düşünüyorum. Tabii bu bir mazeret değil, Bir devri anlamak için o devirde yaşamak gerekmiyor. Yoksa o koca koca tarih kitapları neden yazılsın ki! Biz toplumsal hafızasını kaybetmiş, bilerek-isteyerek kaybettirilmiş bir milletiz. Ülkenizin yakın tarihini okusaydınız belki bir fikriniz olurdu, okumadığınızı düşündüğüm için biraz uzun bir mektup olacak. Eğer değerli zamanınıza kıyıp okursanız bir devri, bir devrin kaybolmuş insanlarını tanıyacaksınız. O gün de söylediğim gibi, okuduktan sonra hâlâ beni tedavi etmek isterseniz, hazırım. Hatta bu mektubu okumak için harcadığınız zamanı tedavi ücretine ilave etmenizi rica edeceğim.
Deniz, Oğlum Özgür’ün okuldan arkadaşıydı, arkadaş demek ne kadar doğru bilmiyorum, sevdalıydılar demeliyim sanırım. 12 Eylül öncesi askeri ateşe olan babası, ülkede darbe olacağını sezip Deniz’i yurtdışına, ateşe olarak çalıştığı Berlin’e kaçırdı. Bir süre Berlin’de sanat eğitimi alan Deniz, başarılı bir heykeltıraş oldu. Evlendi, çocukları oldu. Yazıyordu da bu ara, sanat dergilerinde öyküleri yayınlanıyordu. Yazdığı bir öyküyü, en sevdiğim öyküsünü ekliyorum ki bizi biraz daha yakından tanıyın diye.
İşte Deniz’in öyküsü, kurmaca değil, kendini anlatmış. Ölen arkadaşlarını hiç unutmadı Deniz, kayıp arkadaşlarını aramaktan hiç vazgeçmedi. Her hafta elinde, Özgür’ün fotoğrafıyla Cumartesi Annelerinin yanında yerini aldı. Orada hiç bulundunuz mu bilmiyorum? Oraya, cumartesi günleri ölü anneler oturur, çocukları kaybedildiği için yaşamayı beceremeyen ama umutlarını kaybetmeyen anneler. Bir daha hiç kimseyi onu sevdiği gibi sevemeyecek eşler, sevgililer. Gidin bence, anlarsınız belki, ya da sizin deyiminizle empati yaparsınız.
Deniz’in narin ruhu çok uzun süre taşıyamadı bu acıyı, bayılmalar başladı, ağlama krizler falan. Ünlü bir psikiyatra götürdü ailesi Deniz’i. Telefonla konuşuyorduk, hep bir vaz geçmişlik vardı sesinde son zamanlarda. Bir Mektup bırakmış psikiyatrına ölümü seçmeden önce.
Merhabalar sevgili doktor,
Şimdi hep birlikte bizden iyi olmamızı bekliyorsunuz. Hayatlarımızın üzerinden postallarınızla geçtikten sonra iyi olmamızı bekliyorsunuz. Bizim çiçek yetiştirip, kedi besleyip mutlu olmamızı umuyorsunuz. Çığırından çıkmış ruhlarımızı kendi deyiminizle “tedavi” etmeye çalışıyorsunuz. Bana göre bizi ehlileştirmeye, evcilleştirmeye çalışıyorsunuz. Ölenler öldü, kaçanlar hep göçmen kaldılar, gittikleri yerde de, döndükleri anavatanlarında da. Sürekli sürgün! Her zaman her yerden ve her şeyden sürgün! İşkence görenler zamanla onardılar işkencede lime lime olmuş organlarını. Ruhları her gün yine yeniden parçalandı oysa. Bir arkadaşım, Nuray, otuz iki2 yıldır kendisine işkence yapan bir ‘Koku’yu arıyor mesela. Bize ne oldu? Her şeyi sessizce kenarda oturup izleyenlere? Sağa-sola karışmayıp cici çocuk olanlar. Mesleklerimiz oldu, dolgun maaşlarımız, güzel evlerimiz, arabalarımız. Çiçekler yetiştirdiğimiz balkonlarımız. Başlarına kocaman kurdeleler taktığımız kızlarımız, oyuncak silah almadığımız oğullarımız oldu. Yaşadık. Hiç utanmadan, iyi günler diledik oğlu kaybedilmiş bir anneye, artık hiçbir gününün iyi olmayacağını bile. Evet, yaşadık, yaşayakaldık belki de başka türlüsünü beceremediğimiz için. Bir devrin günahını yaşıyorum doktor bey, ben artık iflah olmam. Bağırmam, karşı durmam gereken günlerde susmanın dayanılmaz acısını, suçluluk duygusunu bastırmaya çalışıyorum çok konuşarak. Geç kaldınız, diyebilirsiniz. Biliyorum çok geç kaldım. Ama yine de giderayak bir şeyler söylemek istiyorum. Cansız bedenim bu güne kadar sustuğum çığlığımdır.
Deniz.
Yardım dediniz ya ‘Yardıma’ rağmen öldü Deniz! Ben bu mektupta geçen ‘İşkence görenler zamanla onardılar işkence de lime lime olmuş organlarını. Ruhları her gün yine yeniden parçalandı oysa.’ Bölümüne giren biriyim. Doğru bir tespit yapmış Deniz; işkence acısı geçmiyor, tuhaf bir şekilde büyüyor ruhunda yarattığı tahribat. Gecenin bir yarısı sesini duyuyorsun işkencecinin. O iğrenç. Sarımsak, tütün, ucuz parfüm, ter, alkol karışımı kokusuyla uyanıyorsun. “Konuş” diyor sana sürekli, o yüzünü görmediğin koku, “İsim ver bana” diyor o ömrünün sonuna kadar unutamayacağın ses. Bir kokudan ve bir sesten bu kadar nefret edebileceğini düşünebiliyor musunuz? Günün birinde bir bakkalın sesi ona benziyor diye adamı koklamaya, o beyninde yer etmiş kokuyu bulmaya çalışmanın ne denli yıkıcı bir şey olduğunu yazıyor mu okuduğunuz kitaplar? Dahası da var! “Hiç utanmadan ‘iyi günler’ diledik oğlu kaybedilmiş bir anneye, artık hiçbir gününün iyi olmayacağını bile.” Yazmış ya Deniz; orada sözü geçen annelerden biriyim. Seksen darbesinde gözaltına alınan oğlum Özgür kaybedildi. Henüz yirmi yaşındaydı. Yaralı ruhumu bir yana bırakıp oğlumu aramaya koyuldum. Bu ara 12 Mart darbesinde uzun süre gözaltında kalan ve gördüğü işkencelerde ruhu bir az önce okuduğunuz mektupta anlatılandan çok daha fazla incitilen, hiç kimsenin bir daha iş vermek istemediği eski öğretim üyesi kocam Memduh’un da hayatını idame ettirmek zorundaydım bir yandan da. Psikoloji bir bilim dalı değil bence, eğer bilimse de tamamen belli bir sınıfın güdümüne girmiş bir bilim dalı. Mesela savaş çıkartan silah üreticilerini değil de savaşa gitmek istemeyen vicdani retçileri tedavi etmeye çalışıyorsunuz. Adam diyor ki, ‘Sizin kirli savaşınıza girmem ve başka bir insanı sizin kazancınız için öldürmem’. Bu düşüncenin önünde saygı ile eğileceğinize tedavi etmeye kalkışıyorsunuz. Dünyada bu kadar savaş, bu kadar zulüm, varken her şeye gözlerimizi kapatıp bireysel mutluluğa erişmemizi öneriyorsunuz. Üzgünüm! Burjuvazinin borazanı olsun diye, ‘ruhu’ sağlam mutlu, çok çalışabilen işçileri olsun diye icat edilmiş bu ‘bilime’ evet benim için tırnak içine alınmayı hak eden bu bilime inanmıyorum. Sizinle arkadaş olarak sohbet etmeye her zaman hazırım. Yargılarımı kişisel algılamazsanız sevinirim. Saygılarımla, Ülkü Ertürk.”
Sesim titremeye başlıyor mektubun sonuna yaklaşırken
“Sakın mektubun üzerine ağlama çocuk,” diye sesleniyor oturduğu yerden.
“Ben senin ne sulu göz olduğunu bilirim, ıslatırsın şimdi mektubu, işin yoksa bir daha yaz. Bana kalsa öyle de gönderirim ama kadın gözyaşı izlerini görüp ajitasyon yaptığımı falan sanır. Zaten bir havalar, bir havalar. Beni tedavi edecekmiş! Belki de evde bir hayvan beslemeliymişim, ruhuma iyi gelirmiş. İyi fikir! Ben sizi alıp besleyeyim diyecektim ama son anda tuttum çenemi. Ne bu ya? Kaybettikleri oğlumun yerine kedi mi seveceğim. Kedi de severim, köpek de severim, kendimi biraz zorlasam hamamböceklerini bile seveceğim. Ama ne alakası var? İnsanın sürekli yaşadığı bir acısı olabilir, o acı yaşadıkça oğlu da yaşayacakmış gibi gelebilir. Sen bana bir kahve daha yap en iyisi bu kesmedi beni.
“Dokunmasın üst üste,” diyorum fısıldayarak.
“Ne dokunması be! Bazı insanlar yüz fincan kahve şiddetinde, bu aptal kadın daha çok dokundu bana.”
Kahve yapmaya mutfağa gidiyorum, cezveye bir damla yaş damlıyor, bir devrin kaybedilmiş bütün çocukları için.






