Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

27 Temmuz 2022

Edebiyat

Romandan Hiç Bahsetmemek

Alejandro Zambra

Paylaş

2

6


Yazıyoruz, tıpkı artık bizim için tanıdık olan bir kafesin içinde açlığın uysal sanatçıları gibi dolanıp duruyoruz; her seferinde saçma bir saydam elbiseyi tamir ediyoruz.

“Söylemem gereken neyse onu söylüyorum, edebiyat yapmıyorum” diye yazıyor Clarice Lispector, bir çalar saatin “sinir bozucu sakin kalbi”ni araştırmaya niyetli güzel ve tuhaf öyküsü “O relatório da coisa”da (Şey Üstüne Rapor). Yazmaya dair daha iyi bir tanım bilmiyorum, en azından bu kadar net olanını, çünkü benim için hayati bir meseleyi vurguluyor: Edebiyat yapmanın şartı edebiyat yapmamaktır.

Kitaplar edebiyata hayır der. Bazıları. Diğerleri, çoğunluk evet der. Pazara, kutsal ruha ya da hükümetlere itaat ederler. Ya da bir kuşağın uysal fikrine. Veya daha da uysalca bir gelenek fikrine. Ben hayır diyen kitapları tercih ediyorum. Hatta bazen de ne dediklerini bilmeyen kitapları tercih ediyorum.

Okumak istediğimizi okuyabilmek için yazarız. Başkalarını okumak istemediğimizde yazarız. Fakat zamanın büyük kısmında başkalarını okumak isteriz.

Belli bir tarz ya da eğilimle hakiki benzerlikler bulmak benim için dünyanın en zor işi, özellikle de bir tarz sahibi olmamayı ve herhangi bir eğilime yakınlaşmamayı tercih edeceğimden. İstikrarı nasıl koruyacağımı bilemem. Kendime temel bir prensibe ya da ortak bir amaca göre çekidüzen vermeyi beceremem. Ayrıca bunun gereksizliği su götürmez. Ben okumayı seviyorum. Bunu söylemek tuhaf kaçabilir ama artık yazarların okumayı sevdiğinden de emin değilim. Çok iyi bir şarkı dinleyince onu kendisi yazmamış olduğu için kıskançlıktan kıvrandığını söyleyen Sting miydi, Bono muydu hatırlamıyorum. Sting’in ya da Bono’nun kıskançlığının ne kadar saçma olduğunu gösteren şu şiiri Roberto Juarroz mu Marcelo Pellegrini mi yazmıştı emin değilim: “Okumak istediğimi okuyabilmek için / Onu yazmış olmam gerekir / Ama onu yazmayı bilmiyorum / Kimse nasıl yazılacağını bilmiyor.”

Okumak istediğimizi okuyabilmek için yazarız. Başkalarını okumak istemediğimizde yazarız. Fakat zamanın büyük kısmında başkalarını okumak isteriz; bu nedenle Sting’in (ya da Bono’nun) kıskançlığını anlayamıyorum: Pek çok kez, neredeyse sürekli başkalarının yazdıklarını okumak isteriz; yazarız ama sadece başkaları okumak istediğimiz kitabı yazmadığı zaman. Bu nedenle biz de kendimizinkini yazarız, asla olmasını istediğimiz şey olamayanı. Edebiyata hayır deriz ki, edebiyat da kendince bize hayır desin. Kitabın her zaman beklenmedik bir alan olması için; kitap bir çıkış olur ama beklediğimiz çıkış değil.

“Belki de beni yazıdan tamamen kurtaracak olan yazmayı bilmemektir” diyor Clarice Lispector yeniden. A Descoberta do Mundo’daki (Bir Dünyanın Keşfi) yazılarında Lispector öykülerinin öykü olmaması, romanlarının roman olmaması arzusunda ısrarcıdır, zorlama deneyselciliğe ya da hayran olunası bir sabırla tekrar tekrar düzenlenen edebiyat atölyelerinin yapıldığı o müşterek alanlara bağlanmakla hiç ilgilenmez: Lispector okuru şaşırtmayı ya da ele geçirmeyi ummaz, daha ziyade kendisi, terk edebileceği halde nasıl, ne olduğunu, neye ihtiyaç duyduğunu, nasıl başladığını görmek için yazmaya devam ettiği bir hikâye tarafından ele geçirilmeyi ister. “Son derece tuhaf şiirlere izin var. Romandan hiç bahsetmeyelim” der birdenbire, yekten ve bir çalar saatin “sinir bozucu sakin kalbi”yle ilgili öykü keskin şekilde biter: “Artık bu gizemli öyküye son vereceğim. Zira çok yoruldum.”

Bana kalırsa bir öyküyü bitirmek için yazarın yorulmasından daha meşru bir sebep olamaz. Clarice Lispector dinlenedursun ben parantez açıyorum.

alejandro zambra

Benim kuşağım edebiyat eğitimini temelde milli edebiyat olarak alan son kuşak. Şililileri, daha net bir ifadeyle ölü Şililileri okuyarak büyüdük, bunun nedeni diğerlerinin sürgünde olması ya da o yıllarda sürekli ev hapsinde tutulmalarıydı. Bizim evde diğer orta sınıf evlerin tümünde olduğu gibi kitaplık Ercilla dergisinin hediye olarak verdiği ucuz kitapların toplamından ibaretti. Ercilla Kitaplığı İspanyol edebiyatı için kırmızı, Şili edebiyatı için kahverengi, dünya edebiyatı için de bej renkli onlarca kitaptan oluşuyordu. Latin Amerika edebiyatı koleksiyonu yoktu. Bizim için Latin Amerika edebiyatı mevcut değildi. Doña Bárbara, Martín Fierro ve Borges’in Ficciones’i dünya edebiyatı içinde yer alıyordu, yanlış hatırlamıyorsam seride İspanya edebiyatından en güncel kitap Unamuno’nun Sis romanıydı.1 Benim kuşağım Şili edebiyatının kahverengi olduğuna ve Latin Amerika edebiyatı diye bir şeyin olmadığına inanarak büyüdü. Doksanlı yılların başında sürgün edebiyatı, Latin Amerikalıların, Gringoların, Avrupalıların, Japonların kitapları ortaya çıktığında kendimizinkileri sanki uzaklarmış gibi, uzakları da sanki yakınlarmış gibi okuduk. Yukio Mişima bizim Severo Sarduy’umuzdu. César Vallejo, Paul Celan’ımızdı. Macedonio Fernández, Laurence Sterne’ümüzdü. Raymond Carver, Raymond Chandler’ımızdı. Álvaro Mutis büyükbabamızdı. Robert Creeley sağır arkadaşımızdı. Marguerite Duras, Delmira Agustini’miz ve Delmira Agustini, Edgar Allan Poe’muzdu. Emily Dickinson ilk aşkımızdı. Borges’se bizim Borges’imizdi.

Bu tastamam dağınıklıktan, bu geç kalmış buluşmadan halihazırdaki manzara zuhur etti. Kimilerimiz ülke değiştirdi ve kimsenin olmadığı kadar Şilili oldu. Diğerleri İngiliz, Gringo ya da İsveçli olmak üzere Şili’de kaldı. Dalga geçmiyorum: Bir sürü Şilili yazar Roberto Bolaño’nun Şilili olmasını talihsizlik sayar. Belki de onları rahatsız eden şey uyruğundan şikâyet etmemesiydi. Şilililerin çoğunun Şililileri ya da Latin Amerikalıları okumak istemediğini söylesem abartmış olmam. En iyi ihtimalle Sándor Márai okumak istiyorlar. Bu kötü mü bilmiyorum. Belki de iyidir, Sándor Márai okumak daha iyidir. Ben okumadım. Herhalde Sándor Márai okumamış tek Şilili yazar benim.

Biz Şilili romancılar içeri doğru yazarız, roman aslında sıkıştırılmış bir şiirin uzun bir yankısıymış gibi.

Parantezi kapayıp Clarice Lispector’a dönüyorum, sadece nefes almak için bir yazının ortasında durup şu dediğini hatırlamak için olsa bile: “Çok kolay ve çok akıcı yazıyorum. Bundan kuşkulanmak gerek.” Biz de Şili’de böyleyizdir: Akıcılıktan, sözün basitliğinden kuşku duyarız, bu nedenle lafı bu kadar eveleyip geveliyoruz. Bu bir eleştiri değil, bir tespit. Yazıdan da kuşku duyuyoruz. Yazıda da kekeliyoruz. Konuşma diliyle yazı dili arasında keskin bir ayrılık var: Aramızda söylediğimiz ama yazılmayan bir sürü sözcük ve cümle mevcut. Gabriela Mistral, Nicanor Parra, Enrique Lihn ve Gonzalo Millán bu ayrılığa karşı mücadele etti; her biri kendi meşrebince bir Şili dili arama cesaretini gösterdi. Violeta Parra onu keşfetmeye, yaratmaya ve bu yetmezmiş gibi şarkısını da söylemeye cesaret etti.

Şili edebiyatının büyük sırrı söylenenle yazılan arasındaki boşluktur. Neruda aslında zarif bir peltekliği, dolambaçlı yollardan ilerlemeyi ve sonsuzca başıboş gezinmeyi teşvik eden edebi bir ifadeyi icat etti. Antişiir bizi bu anlık retorikten kurtardı. Parra’yla başlayan yol Lihn’le, Juan Luis Martínez’le devam etti, fakat bunlar sadece sonu gelmeyecek bir listede yer alan isimler. Şilili şairler bir süredir Neruda’yı unuttu. Fakat romancılar unutmadı. Biz Şilili romancılar içeri doğru yazarız, roman aslında sıkıştırılmış bir şiirin uzun bir yankısıymış gibi. Belki de yazılmamış ama Şili romanında mevcut olan o şiiri bulmak gerekiyordur. O şiiri yazmak ve daha fazlasını yapmak gerek; onu inkâr edecek bir şey.

Romansız roman; edebiyatsız edebiyat.

“Roman aptalların şiiridir” demişti Eduardo Molina, hiç şiir yazmamış ama zevkine göre Fransızlardan araklayan şair. Her nasılsa doksanlı yılların başında Şilili romancılar cesaretlerini topladı ya da en azından o zamanlar böyle yaptıklarını söylediler. Sözün basitliğine büsbütün inanıyorlardı. Temsiliyet fikrine körü körüne güveniyorlardı. Son derece tuhaf toplantılar yapıyor, bu toplantılarda Şili edebiyatı bu mudur, şu mudur diye tartışıyorlardı. Romancılar şair olmamanın kompleksini üzerlerinden atmışa benziyordu. Halk ya da kent bile kutsanıyordu: Santiago’yu büyük bir kent olarak, üstelik büyük kentleri canından bezdiren dertlerden mustarip olmaktan memnun bir büyük kent olarak ele alan tartışmalar almış başını gitmişti. Walkman’li gençlerden bahsediliyordu, o yazarların sadece varlığını işittiği diğer gençlerden –walkman’siz gençlerden– ayırt etmek için. Hatta bazıları McCondo adında paralel bir dünya kurarak gençliğin hırıltılarını kucaklıyordu.

Sonunda herkesin zevki kendine. Ben adı olmayan ya da adını sürekli değiştiren, hep Santiago ya da hiçbir yer olan bir kentte yazmayı tercih ediyorum. Görüşü netleştiren sosyologlar ya da coolhunter’lara gerek duymadan yazmayı tercih ediyorum. Hiçbir şey bana boom deneyiminden daha uzak değil. Hayatta okuduğum en iyi romanlardan biri Albaya Mektup Yok (madem devam ediyoruz, en kötülerinden biriyse Benim Hüzünlü Orospularım). Fakat boom’u geç okuduk, neyse ki her şeyi geç okuduk. Boom hakkında konuşmak benim için Góngora mı Quevedo mu diye tartışmak kadar tahrik edici olurdu.

Fakat Clarice’in durup nefes aldığı ve şöyle dediği andan bahsediyordum: “Çok kolay ve çok akıcı yazıyorum. Bundan kuşkulanmak gerek.” Kendi kuşağımdan bahsediyordum, yazdıkları pek az birbirine benzeyen ya da hiç benzemeyen bir arkadaş grubundan. Manifestoları olmayan, yazdıkları kitaplardan başka hikâyesi olmayan bir kuşak. Potansiyel gençliğinden kuşkulanan ve arada bir durup nefes alarak şöyle diyen bir kuşak: “Çok kolay yazıyorum. Bundan kuşkulanmak gerek.” Son derece tuhaf şiirleri romanlara tercih eden bir kuşak.

alejandro zambra okumamakTabii romandan hiç bahsetmeyelim. Ben en azından kitaplardan konuşmayı tercih ediyorum. “Bir roman halihazırda kapakla arka kapak arasındaki herhangi bir şeydir” diyor Uruguaylı yazar Mario Levrero, kendini yazmaya mecbur ettiği, yazmak istediği şeyi yazmasının imkânsız olduğunu bilerek yazdığı başyapıtı La novela luminosa’da (Aydınlık Roman). Bu nedenle de roman yerine onu romandan uzaklaştıran dikkat dağıtıcı şeyleri anlatır: Yazım denetimiyle kavgaları ve antidepresan alması gereken saati bildirecek bir programın hayalini kurduğu Visual Basic’le maceraları. Kitabın en mutlu ânı yazarın coşku içinde şu notu aldığı andır: “Word 2000’i düzelt!!!!!!” Elbette Word 2000’i düzeltmek Levrero’nun yazdığı ama yazmadığı o dipsiz romanı yazmaktan çok daha kolaydır. Fakat aydınlık romanı yazmak için karanlık romandan geçmek gerekir; hakiki edebiyat yapmak için, Levrero’nun söylediği gibi, sahte edebiyata müracaat etmek zorunludur. Romansız roman; edebiyatsız edebiyat.

Edebiyatın tamamı eninde sonunda bir eksikliktir. Her edebiyat hem kişisel hem de ulusaldır. Her edebiyat kendisine karşı, kişisel olana, ulusal olana karşı savaşır.

Bazen böyle olur. Bazen planlarının acı şekilde suya düşmesini gözlemleyen bir yazarın akılda kalmayacak görüntüsünü temsil ederiz sadece. Bana gelince, yazdığım kitaplarla hayal ettiğim kitaplar birbirinden farklı. Fakat benim hayal gücüm pek gelişkin değildir: Belki de iyi bir belleğim, iyi niyetli bir belleğim ya da istemsiz bir iyi belleğim vardır. Bonzai’yi ya da Ağaçların Özel Hayatı’nı yazdığım zaman neyi temsil etmek istediğimi pek de iyi bilmiyordum. Belki de hiçbir şeyi temsil etmek istemiyordum. Bu kitaplara dair söyleyebileceğim her şey yazılmalarından sonrasına tekabül ediyor ve daha ziyade artık bittiklerinde onları okuduğum ilk ve tek seferde düşündüklerimle ilgili. Her iki kitapta da bana kıymetli görünen imgeleri açma arzusundan başka bir şeye yaslanmadım. Şimdi düşünüyorum da, belki de bu romanları yazarak ortalama hayatları, kırmızı, bej ve kahverengi kitapları okuyarak büyüyen bizlerin hiç de roman olamayacak hayatlarını isimlendirmek istedim. Belki de karakter olmak istemeyen ya da karakter olamayan karakterleri anlatmak istedim, belki de bunun sebebi Şilili olmaları. Belki de bitkisel hayatta gibi geçen zavallı geçmişimizden, sahtekârlıktan, yeni kırılgan ailelerden, nihayetinde tıpkı John Ashbery’nin söylediği gibi “birinin okumayı bıraktığı bir kitap” olan hayattan ve ölümden, uzak ölülerden ve yakın ölülerden bahsetmek için yazmak istedim. Fakat belki de kendim uydurdum. Belki de bana düşen sadece kendim için fena olmayan bir yazı keşfetmekti. Belki söylediğim şeyi söyledim, çünkü başka bir şeyden başka bir şekilde bahsetmek istemedim, zaten bahsedemezdim. Edebiyatın tamamı eninde sonunda bir eksikliktir. Her edebiyat hem kişisel hem de ulusaldır. Her edebiyat kendisine karşı, kişisel olana, ulusal olana karşı savaşır, çünkü Henry Miller’ın Kara İlkbahar’ın başına yazdığı gibi, “sokağın ortasında olmayan şey yanlıştır, türetilmiştir, yani edebiyattır”.

Yazıyoruz, tıpkı artık bizim için tanıdık olan bir kafesin içinde açlığın uysal sanatçıları gibi dolanıp duruyoruz; her seferinde saçma bir saydam elbiseyi tamir ediyoruz. Sonuç ne? Hiçbir şey mi, yoksa öncekilerin hepsi mi? Jean Tardieu’nün sevdiğim bir şiiri var, son dizesi şöyle: “Je né sais pas, je né sais pas, je né sais” [Bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum]. Bir de Mark Strand’ın “et cetera et cetera” [vesaire vesaire] diyen o güzel ağıtı. Ve “quizás, quizás, quizás” [belki, belki, belki] diyen o eski ve insanın diline dolanan şarkı. Fakat en iyisi şimdilik son vereyim, edebiyat olmaksızın.

Eylül 2007

1 Yanlış hatırlamışım: İspanyol kitapları koleksiyonu Unamuno’nun romanından daha güncel birkaç kitabı da içeriyordu, aralarında Federico García Lorca’nın Kanlı Düğün’ü, Antonio Machado’nun Seçme Şiirler’i de vardı. Bu düzeltmeyi Josep Mengual Català’nın Negritas y cursivas (Kalın ve İtalikler) adlı blogundaki nazik notuna borçluyum.

YORUMLAR

ahmet turkben

https://www.hemengeliriz.com

1 Ağustos 2022

ahmet turkben

https://www.hemengeliriz.com

1 Ağustos 2022

ahmet turkben

beyaz eşya servisi https://www.hemengeliriz.com

1 Ağustos 2022

ahmet turkben

beyaz eşya servisi https://www.hemengeliriz.com

1 Ağustos 2022

ahmet turkben

beyaz eşya servisi https://www.hemengeliriz.com

1 Ağustos 2022

ahmet turkben

beyaz eşya servisi https://www.hemengeliriz.com

1 Ağustos 2022

Öne Çıkanlar

Kitabın Esrarengiz KökenleriOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Mehmet Dinç

29 Eylül 2025

Zülfü Livaneli’yi Neden Okumalıyız?

Livaneli insan doğası ve tutkularını bilince çıkarmada isabetli tespitlerde bulunur.Zülfü Livaneli uluslararası çapta tanınan bir yazardır. Sanatındaki derinlik onu bilge konumuna taşır. Zorlu aşamalardan geçmesi, hayati riskler alması ve şartlar ne olursa olsun du..

Devamı..

Edebiyatı Savunmanın Önemi

Maris Kreizman

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024