Tuzlu Yüz’ün biçimsel atmosferinde en dikkat çekici öge, sözcüklerin arkasında kalan dil öncesi titreşimlerdir.
Ezgi Tanergeç’in Tuzlu Yüz romanı, Türk romanında giderek seyrekleşen, gürültülü, karnaval atmosferindeki romanların arkasında kalan bir sessizlik biçiminin izini sürüyor. Bu sessizlik, iletişimsizliğin sonucu değil; dile gelmeyenin taşıdığı anlamın yoğunluğuyla beliriyor. Romanın sessizliği, bastırılmış duygular kadar aşırı duyarlılığın da sessizliğidir. Ezgi Tanergeç Devridaim ve Geç Kalanlar Kümesinde olduğu gibi konuşma kadar susmanın çevresinde dolaşıyor. Bazen anlatıcının bilip de söylemediği cümleler, bir kitap dolusu sözü içerir. Tanergeç, okuyanı olay örgüsünün ve duygunun yavaş ilerleyen dalgalarıyla karşı karşıya bırakıyor. Tuzlu Yüz, ilk bakışta bir içe kapanma anlatısı gibi görünse de dış dünyanın kabuğuna sinmiş bir iç dünyanın romanıdır. Her kahramanın susup sessiz kaldığı anların arkasında yankılanan bir bilinç vardır. Geçmişin tortularına, duygunun kalıntılarına, belleğin kırılmalarına kulak kesilen bir bilinç. Bu bilinci anlatıcının da ardındaki Tanergeç’in kusursuz dengesi sağlıyor. Bu bakımdan Tuzlu Yüz’ün ısrarlı bi ritmi var. “Tuz” burada alelade bir roman nesnesi değildir. Devridaimdaki su bu romanda tuz olmuştur: Bir hafıza biçimi olarak tuz. Gözyaşının, denizin ve yaraların ortak kimyasıdır. Tuz, bedende acının, ruhta kalıcılığın imgesi olmuştur. “Yüz” de hem tanınma hem saklanma alanıdır. Her yüz, görünür olma arzusuyla gizlenme ihtiyacının arasında bir denge arar. Tanergeç’in anlatısında yüz, görünürde kimliğin derinlerde belirsizliğin yüzeyidir; tuzla çatlayan, duyguyla donan bir roman imgesidir.
Tuzlu Yüz, sade, neredeyse dingin bir anlatıya sahip. Bu dinginlik, fırtınanın ortasından bakmanın sakinliğidir. Ezgi Tanergeç üç romanında da çatışmaların ortasında sakin bir tutum ve dengeli bir dille duruyor. Tanergeç, görünür olaylardan çok görünmeyen titreşimlerin yazarıdır. Tuzlu Yüz, bu anlamda yalnızca bir bakma biçimidir de. İnsanın kendine ve başkasına nasıl baktığını, o bakışta neyi gördüğünü ya da neyi göremediğini sorgulayan bir kendine dönüş anlatısı.
Yüz, Tuz, Hafıza
Tuzlu Yüz’ iç içe iki kurgusu var aslında. Birincisi Haydar, Cinayet, Meryem ve diğerlerinin ne yapıp ettiklerinin merakla beklendiği olay örgüsünün inşa ettiği kurgudur. İkincisiyse görünür yüzeyin ardındaki dilin peşine düşen kurgudur. Ezgi Tanergeç için “yüz”, bir fizyonomi olduğu kadar anlamın üretildiği ilk mekândır. Yüz “göstergebilimsel bir sahne”dir; duygular, düşünceler, hatta suçluluk bile orada biçim ve anlam kazanır. Tanergeç’in romanında bu sahne sürekli bozulur, bulanır, yeniden kurulur. Tuzlu yüzler konuşur ama cümle kurmaz. Bu noktada “yüzün dili” ifadesi romanın temel metaforuna dönüşür. Çünkü Tanergeç’in karakterleri, sözcüklerin onlara olan güvenini yitirmiştir. Onların dili artık jestlerden, bakışlardan, suskunluklardan oluşur. Tam bu yüzden roman boyunca konuşma, bir tür başarısızlık hissi taşır. Ne söylense, eksik kalır sanki. Her cümle biraz utanır kendinden. Yüz bu eksikliği görünür kılar. Bu yüzden Tuzlu Yüz, kelimelerin olduğu kadar okurun zihninde canlanan mimiklerin romanıdır. Dil kadar tenin hafızasıdır. Romanın karakterleri, kendi yüzlerini yalnızca başkasının bakışıyla tanırlar. Kendi imgeleri, dışarıdan yansıyınca anlam kazanır. Bu yansıma tam değildir Lacan’ın betimlediği gibi: Özne her zaman kendi imgesiyle eksik bir ilişki içindedir. Tanergeç, bu eksikliği tuz metaforuyla derinleştiriyor. Tuz, yüzeyde biriken aynı zamanda eriyen bir mineraldir. Yani hem görünür hem geçicidir. Böylece yüz, tuzlanınca sabit bir kimlik değil, çözülmeye yazgılı bir perspektife dönüşür.
Romanın yüzleri, sabit ifadeler taşımak yerine zamanın akışına göre değişir. Barthes’ın “fotoğrafın yüzü zamana direnir” savının aksine, Tanergeç’in yüzleri zamanı emer; her ilerlemede biraz daha erir, biraz daha dağılır. Bu erime, romanın dilindeki şiirselliği ve tonu da besler. Çünkü yüz sadece portre değildir artık: bir yazı yüzeyidir. Bu anlamda Tanergeç’in romanında “yüz”, hem imge hem metin gibidir: Okunur ama tam çözümlenemez. Okur, yüzü izlerken aslında bir bilincin çözülüşüne tanıklık eder. Bu bakımdan romandaki her yüz, duyguların, suçlulukların, özlemlerin coğrafyasını taşıyan bir haritadır.
Kahramanların hafızaları geçmişleri kadar kadar bedeni de taşır. Tanergeç, hatırlamanın fiziksel bir süreç olduğunu sezgisel biçimde kavrar. Yüz, hatırlamanın en görünür organıdır. Romanın dili bu mikro hareketlerin çevresinde şekillenir. Böylece Tuzlu Yüz, sessizliğin estetiğini, bedenin yarı saydam diliyle örer. Elbette bu sessizlik, boşluk değildir. Aksine, anlamın en yoğun biçimidir. Barthes’ın “yüzün dili” kavramı burada yeniden biçimlenir: Tanergeç’in yüzleri, konuşmadan anlatmanın bir yolunu bulur. Her ifade bir susmanın yankısıdır; her susma, bir şey söylemenin başka biçimi. Bu denge, romanın hem şiirselliğini hem de düşünsel dokusunu kurar.
Tuzlu Yüz, insana, yüzündeki dili de hatırlatır. Her yüz, bir hafıza, her bakış, bir itiraf, her sessizlik, bir anlatıdır.
Sessizliğin Dili; Dil ve Biçim
Ezgi Tanergeç’in anlatıcıları sessizliğin değilse de dengenin mimarı gibidir. Onun anlatıcıları gerektiği kadar konuşur, çok çağrıştırır. O, romanlarında dolgu malzemelerini kullanmayı pek sevmez. Anlatılan, betimlenen, kurgulanan her ayrıntı gerektiği kadar vardır. Onun her paragrafı, kelimeler kadar boşlukların mantığıyla kurulur. Bu kurulma biçimi merak unsurunu hep diri tutan bilinçli bir tutumun yansımasıdır. Bu bakımdan Tuzlu Yüz, hem olaylar dizisi hem bir “dil olayı” olarak okunabilir. Sessizliğin estetiği anlamın kendisine dönüşmüş bir yapı ilkesidir.
Romanın dili, yüzeyde sade bir tonla ilerler. Fakat bu sadelik, bir yoksunluk değil, arıtılmışlık halidir. Tanergeç’in cümleleri parıltılarını duygu kadar, içsel gerilimden alır. Tanergeç sanki kelime ekonomisini, etik tavır gibi işler. Gereksiz olana yer vermek sanki onun için etik ihlaldir. Sözcükler dengeyle yazılırken yoğunluk artar. Barthes’ın “dilin susmaya eğilimli olduğu anlar” dediği dinamik Tanergeç’in romanlarında anlatının nabzına dönüşür.
Romanın biçimsel düzeni, sürekli geri dönme ve çözülme hareketiyle akar. Olaylar birbirini izler; izlerken birbirini yankılar. Bu bakımdan onun romanlarında kurgu akışkan olduğu kadar durdurulmuş bir zamana sahiptir. Tanergeç hatırlamanın doğrusal olduğu kadar dairesel bir eylem olduğunu hissettirir.
Bence Tuzlu Yüz’ün biçimsel atmosferinde en dikkat çekici öge, sözcüklerin arkasında kalan dil öncesi titreşimlerdir. Cümleler tamamlandığında bile bir yankı oluşuyor. Ben bu yankılarda duygusunu hissettim. Bu biçimsel kurguda sessizlik, boşluk değildir tabi. Varlığın en yoğun formudur. Anlamın ortaya çıkışı, fotoğrafın netliğini çevresindeki karanlık belirlemesi gibi diyaloglarda, iç konuşmalardadır. Ezgi Tanergeç, dilin kendi sınırlarını fark eden bir bilinçle yazar. Bu bilinç anlatıyı hem kırılgan hem dirençli kılar. Tuzlu Yüz, biçimsel olarak kendi iç yasasına sadık bir romandır. Yazarın dili, okuru ne duygusal abartıya ne de analitik mesafeye teslim eder. Denge, söylenenle söylenmeyen arasındaki o ince hat üzerinde kurulur. Bu da romanı, Türk edebiyatında nadir görülen bir estetik tutarlılık örneğine dönüştürür: sessizliğin anlamı, biçimle özdeşleşmiştir. Tanergeç’in başarısı içsel kırılmaları alışılmış melodrama hatta trajidelere dönüştürmeden anlatmasında gizlidir. Yazar, karakterlerinin acısını alelacele yüceltmez; gözlemler, anlar sonra acılarına ortak olur. Bu gözlem, romanı insanın kendi sessizliğine karşı dürüst olabilme cesaretini imleyen ahlaki bir düzleme taşır.
Tuzlu Yüz, çağdaş Türk romanında duygunun biçimle dengelendiği nadir örneklerden biri. Duygusal yoğunluk, estetik ölçüyle tutulmuştur. Düşünce, soyutlamaya kaçmadan derinleşmiştir. Tanergeç, okurla arasına bir duvar örmez. Yankı bırakan bir boşluk bırakır. Bu bakımdan Tuzlu Yüz sadece merakla okuduğumuz bir hikâye değil, bir yüzleşme biçimidir de Tuz, belleğin tortusuna; yüz, insanın görünür oluşuna direnen yanına karşılık gelir. Bu ikisi birleştiğinde ortaya çıkan şey, insanın kendini anlatma çabasının kırılganlığıdır. Tanergeç, bu kırılganlığı bir eksiklik değil, bir estetik ilke olarak anlatmıştır






