Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

23 Kasım 2025

Edebiyat

Hayaller ve Kırıklıkları

Banu Yıldıran Genç

Paylaş

0

0


Sistemlerin ne olduğunu, neye yol açtığını asıl olarak kadınlar ve çocuklardan dinlemek gerekirmiş ve biz bunu çok geç yaptık. 

Çocukluğu Kenan Evren’le geçen kuşak aynı zamanda Türkiye’de renkli televizyonun yaygınlaştığı yıllarda bolca yabancı dizi ve film izleme fırsatı da bulan kuşaktı. Çocuklukta izlenenin, okunanın hatırası neredeyse bir ömür bizi terk etmediğinden, okuduğum roman sayesinde unuttuğumu sandığım bir filmi anımsadım. 

Malum 1950’ler sonrası komünizm karşıtlığı iyice hızlanıp dünyayı soğuk savaşa götürecek denli keskinleştiğinden, her zaman olduğu gibi kullanılabilecek tüm propaganda aletleri kullanılmış, edebiyattan sonra radyo, sinema, televizyon da bu amaca dahil olmuş. 1984’te çekilmiş Hudson Nehri Üzerindeki Moskova da bu amacı taşıyor muhtemelen. Ben bu filmi ne zaman izledim bilmiyorum, 90’lı yılların başı olabilir. O yaşlarım ailemde eski solcu filan olmadığından ve bu konular pek konuşulmadığından, politik bir görüşe sahip olmak bir yana, sağcılık-solculuk ne demek bana cevap verecek bir allahın kulunu aramakla geçiyordu. Bulamadığım için de ne bulsam okuyor, izliyordum.

Hudson Nehri Üzerindeki Moskova’ya gelirsek, film Robin Williams’ın oynadığı Sovyet saksafoncunun ABD’ye turneye geldiğinde iltica etmesini anlatıyordu. Filme dair iki şey anımsıyorum sadece, biri Robin Williams, diğeri tuvalet kâğıdı. SSCB’de kuyruklarda bekleyerek alındığı söylenen tuvalet kâğıdı filmin en önemli meselesiydi, çünkü bizim saksafoncu tuvalet kâğıdı alırken uçağına geç kalıyor ve iltica etmeyi düşünüyordu. 

“Aman Allahım,” demiştim kendi kendime, “tuvalet kâğıdı bile yokmuş, bu nasıl hayat.” Görünen o ki komünizm karşıtı propaganda bende etkili olmaya başlamıştı. Oysa yeni yeni okumaya başladığım yetişkin romanları ve mizah dergileri bambaşka şeyler söylüyordu. Kafam karışmıştı. Kafa karışıklığım çok uzun sürmedi neyse ki, üniversitede arkadaş olduklarım, çalışmaya başladığım işlerde karşılaştığım abi ve ablalar sayesinde sosyalizm bir ülkü olarak belirmeye başlamıştı önümde. Üstelik geçen üç beş yılda dünya darmadağın olmuş, SSCB ve Doğu Bloku kalmamış, solcular da hayal kırıklığı ile yeni dünya düzeni arasında gidip gelmeye başlamıştı.

Çok güldük, ağlamayalım

İşte hemen hemen annem yaşında olan, dünyaya gözlerini Romanya Sosyalist Cumhuriyeti’nde açan Alina’nın yaşadıklarını okudukça çocukluğum ve ilkgençliğimde maruz kaldığım propagandaya geri döndüm bir anda. Tüm sistemlerin, devletlerin, değişen inançların, politikaların hep ama hep en çok zarar verdiği kadınları, yaşamlarını, herkesten gizlediği utançlarını düşünüp öfkeden delirdim. Sophie Van LLewyn’in okuduğumdan beri aklımdan çıkmayan ve bu öfkeyi tetikleyen romanı Şişeye Tıkılan Şeyler’den bahsetmeye karar verdim.

Sophie Van Llewyn Romanya’da doğmuş, artık Almanya’da yaşıyor, İngilizce yazıyor. Birkaç röportajında Şişeye Tıkılan Şeyler’deki hikâyeyi vaftiz anne babasından esinlendiğini söylemiş. Kitabı okurken anlatılanların kurmaca olamayacak denli hakiki olduğunu anlamıştım çünkü uydurayım deseniz uyduramayacağınız denli absürttü yaşananlardan bazıları. Sophie Van Llewyn dergilere flash fiction yazarak başlamış, ilk romanı Şişeye Tıkılan Şeyler’in 2019’da Women’s Prize For Fiction’ın uzun listesine kalmasıyla da bu işi başardığını kanıtlamış. Flash fiction bizde pek kullanılmayan bir edebiyat terimi, genelde dergi ve gazetelerde yayımlanmak üzere yazılmış, 1500 kelimeden az olması belirleyici olan öykü türü diyebiliriz aslında. Mikro öyküyle öykü arasında bir yerde, biz kısa öykü derken onu da içine katıyoruz.

Şişeye Tıkılan Şeyler galiba flash fiction olarak yazılmış parçalarla başlamış çünkü kitabın bence böyle harika bir özelliği de var. Her bölüm ayrı bir öykü olarak okunabilecek denli bütünlüklü. Bu öykülerin birbirini tamamlamasıyla roman oluşuyor. Yine pek çok farklı teknik deneyerek, bazen sondan başa ilerleyerek, bazen sadece başlıkla, bazen bir mektup olarak, bazense yapılacaklar listesi biçiminde yazılmış bölümler. Yazarın oldukça eğlenceli bir biçimde başladığı aile hikâyesini aktarırken bir süre sonra yükünün ağırlaşması, şikayet etmeksizin taşımayı sürdürmesi, dayanamadığı yerde bizim de el attığımız o ağır ve acı yükü tam biz de taşımaya alışacakken hop diye geri alıp yok etmesi, romanı bir nevi başladığı gibi neşeyle, hayat dolu bitirmesi ise sanırım konuşulması gereken bir yetenek.

“Ailemizdeki Düşük Seviyeli İnsanlar” bölümüyle başlayan romanda genç bir kız olan Alina’yı ve parti üst düzey yöneticisi eniştesi sayesinde sahip olduğu Volga arabasıyla onu almaya gelen Theresa teyzesini tanıyoruz. Alina’nın annesi ve teyzesi konuşmuyorlar çünkü anne partiye sonuna kadar bağlı, bilinçli, sorumlu yurttaşlığı seçmişken teyze kocasıyla birlikte sözde eşitlik sağlaması gereken bu sistemin kaymağını yiyenlerden. Üstelik bir de Liberal Parti üyesi dede meselesi var. Komünistlerin ölüm cezasından küçülerek kurtulmuş. Babasına annesinin ölümünden beri Theresa teyze bakmış, Alina’nın annesi ise bir kez bile ziyaret etmemiş. İlk bölümü bitirdiğimizde “küçülmek derken…” diye aklımıza takılan sorunun cevabını ileride alacağız.

İlerleyen bölümlerde Alina âşık olacak, Liviu’yla evlenecek, ikisi de öğretmenlik yaparak hayatlarına devam edecekler, ta ki bu düzenli hayat Liviu’nun erkek kardeşinin Fransa’ya gidip geri dönmeyişiyle değişene kadar. Bundan önce sadece sıradan misafir olarak gördüğünüz kayınbiraderinizin hayatınıza bir kabus gibi çökeceğini bilebilir misiniz, bilemezsiniz. Alina’nın yıllar evvel Kış Dede’ye, yani 1948’de Komünist Parti geldikten sonra yasaklanan adıyla Noel Baba’ya yazdığı mektupta dilediği Levi’s kot pantolon, kayınbiraderinin kaçmadan önce ziyarete geldiği son gece Liviu’ya hediye ediliyor. Alina’nın sinir olduğu ve Levi’s’ın kendi hakkı olduğunu düşünmesiyle geçen o gece, düzenli ve normal hayatının son gecesi.

“Liviu beni çok sinirlendirdi. Ayrıca kardeşinin ona hediye ettiği kot pantolonu aklımdan çıkaramıyorum. O Levi’s kot benim hayalimdi. Üniversite hayatım boyunca kocama maddi destek çıkmak zorunda kalmasaydım bir kot pantolon alacak parayı biriktirebilirdim. O pantolonu hak ediyorum. Kazandım onu. Yarın Liviu’dan önce kalkıp kotu deneyeceğim. Şansım varsa üstüme uyar.” 

(Yukarıda bahsettiğim tuvalet kâğıdı gibi simgeleşen Levi’s kot pantolon 90’lardan itibaren bizim ülkemizde de dünyaya açılmanın örneği olacak.)

Sistemler ve yalanları

İnsan ne olabilir ki en fazla diye düşünüyor önce ama Türkiye’de de 12 Eylül’den sonra yaşananları, 90’lardan bugüne Kürt ailelere yaşatılanları, 15 Temmuz sonrasında yürütülen nefret hukukunu ve son bir yılımızı bilince, geride kalanı cezalandırmanın devletler ve sistemler ötesi uygulama olduğunu anlıyoruz. “Her Şeyin Değiştiği Cumartesi” bölümü Alina’nın saat saat anlatımıyla ilerliyor, kocasının polisler tarafından alınıp götürülmesiyle son buluyor. Bundan sonrası işkence edildikten sonra uzak bir köye sürülen Liviu, ona destek olmaya çalışan Alina, okulda yaşanan saçma bir olay, her salı Alina’yı sorgulamaya eve gelen gizli servis ve Alina’nın annesinin bir kılıç gibi üstlerinde sallanan gölgesi...

Sophie Van Llewyn bir yandan sosyalist Romanya’da bir ailenin başına gelenleri anlatır, bir yandan ana karakterin öğretmen olması dolayısıyla eğitim sistemini ve sosyalizmde olmaması beklenen tek adam rejimini gözlerimizin önüne sererken, bir yandan temel meselesini derinleştirerek anne-kız çocuğu ilişkisine dümen kırıyor. Alina devletin gadrine uğrarken biz herkesin dışladığı, sistemin istismar ettiği kadına olduğu kadar, annesi tarafından hep eleştirilen, hayal kırıklığı olduğu duygusunu hiç atlatamayan küçük kız çocuğuna da üzülüyoruz. 

Çevirmen olmak isterken öğretmen olmuş, bu sevmediği işi yaparken üstüne bir de kayınbiraderinin meselesiyle kıt dünyalarına hapsolmuş meslektaşları tarafında dışlanan, cüzzamlıymışçasına uzaklaşılan Alina’nın başına gelenler iyice karmaşıklaşıyor. İki kız öğrencinin kavgası sırasında fakir olanın saklamaya çalıştığı yasak yayını görmemiş gibi yapan Alina, babası polis olan ayrıcalıklı diğer öğrenci tarafından tehdit ediliyor ve bu, sonun başlangıcı oluyor. 

Bir ilkokul öğretmeninin küçücük kız öğrencisini ele vermesinin beklenmesi, dünyada inandığımız her şeye ters. Bunu yapmadığı için Alina’nın her hafta tacize, yavaş yavaş psikolojik işkenceye uğraması, en sonunda da kaçınılmaz sonla karşılaşması, hele bunları yaşarken bedeninin gün geçtikçe yabancı bir varlığa dönüştüğünü anlatması o denli gerçek ki. İnsan her sistem kapitalizmden evladır diye düşündüğü gençlik yıllarından utanıyor. Biz hep Amerikan propagandasına maruz kalmıştık ve sosyalist ülkelerin tabii ki bu anlatılanlar gibi olmadığını düşünüyor, orada yaşayan insanların en azından mutlu oldukları hayaline sarılıyorduk. Diğer taraf yapılanları sadece yalanlıyor, propaganda gücü ancak kendi yurttaşlarına, sınırlarına yetiyordu. 

Oysa bugün biliyorum ki biz de birer hayalperestmişiz. Sistemlerin ne olduğunu, neye yol açtığını asıl olarak kadınlar ve çocuklardan dinlemek gerekirmiş ve biz bunu çok geç yaptık. Günbegün bizi soyup soğana çeviren devletler, bir avuç zengin için harcanan kaynaklar, dünya tarihinde ilk kez ebeveynimizden daha fakir olmamız, eğitim, sağlık, barınma gibi en temel ihtiyaçlarımızın bile sağlanamıyor olması, bizi bu hayale sığındırmış. İnsan denen faktörü gözden kaçırmamak lazımmış, en ideal sistemi bile on on beş yılda mahvedecek denli hırslı, bencil bir canlıymış insan. Amacım eşitlik içeren sosyalizmi kötülemek değil, ben hâlâ bu sistemin en doğrusu olduğuna inanıyorum ama ne yazık ki bugüne kadar iyi örnekler gördüğümüzü sanmamız yalanların en büyüğüymüş. Bugün daha kötüsüyle karşılaşınca nostaljik duygulara kapılmamız çok normal ama işte o dönemi, içinden, tam ortasından yaşayan bir kadının mahvoluşuna tanıklık etmek nostaljiyi yerle bir ediyor.

“Maria kızarmış gözlerini diğer tarafa çeviriyor, Sevgili Önder’in karatahtanın yukarısında asılı resmine yalvaran bakışlarla bakıyor. Yirmi yıl sonra o resmin yerinde İsa Mesih’in ikonası asılı olacak ama 1975 senesinde çocukların Çavuşesku’nun tasvirine saygı göstermesi gerek.”

Ele vermediği öğrencisi tahtaya yazı yazarken yeni aşağı kayıyor ve Alina, Maria’nın kollarının çürük içinde olduğunu görüyor. Olan olmuş, çocuğu korumuş, yaşadığı her şeye karşın ele veremez ama öfke dolu. Başına gelenlerin sorumlusu o değil ama yine de kolları mosmor çocuğa ödevleri konusunda sıkıştıra sıkıştıra düşük not veriyor Alina. Gelecek dönem burs almasını kendince engelliyor, sonra da teneffüste sigara içerken, mor lekeler gözünün önünden gitmezken, en doğrusunu yaptığını düşünüyor. Bunları okurken Alina’ya da sinirlenmek mümkün ama her taraftan kuşatıldığınız bu sistemde iyi bir insan olarak kalmak mümkün mü, bilmiyorum. 

Tek adam meselesinin ve kitapta örnekleri verilen törenlerin, üst düzey partililere verilen imtiyazların, meydanlara dikilen heykellerin, okullara asılan resimlerin faşist yönetimlerle aynı olduğu gerçeği bir kez daha yüzümüze çarpıyor. Gariban halka kalan, sisteme ayak uydurmak için en birinci vatandaş olmaya çalışmak, babaya yaranmaya çalışan çocuk misali. 

Şişeye Tıkılan Şeyler’den Yalan Dolan’a 

Tüm bu can sıkıcı meseleleri bir kenara bırakırsak Sophie Van Llewyn insanı umutsuzluğa düşürmeyecek bir son hazırlamış bize. Üstelik kaçıp gitmenin yazının başında bahsettiğim filmlerdeki gibi başarı hikâyesi olmadığını da anlatacak kadar gerçekçi. Kaçıp gittiği ülkede bilmem kaçıncı sınıf insan olarak hasta bakıp alt temizlemekle geçen yıllar, üstüne anayurdunda ideallerinin ve hayallerinin bir arada tuttuğu iki kişinin yeni bir ülkede tutunacak hiçbir şey bulamayıp günden güne uzaklaşması, yapayalnız kalmak… Bunların hepsini Alina’nın teyzesine yazdığı mektuplardan öğreniyoruz. 

1989’da Sosyalist Romanya Cumhuriyeti’nin yıkılışından sonra yeni bir yüzyılın arifesinde ilk kez gittiği ülkesinde gördükleri ise hiç iç açıcı değil. Plastik, ruhsuz, rengârenk bir ülke. Yine de, eskisi de pek matah değildi…

Yararlandığı Rumen efsaneleri, Theresa teyzede bolca bulunan batıl inanç, küçülme meselesi derken, Sophie Van Llewyn bazen büyülü gerçekliğe göz kırpan bölümlerle ilerlemiş ve aslında yine görüyoruz ki sistemlerin dışında biz de çok benziyoruz. Teyzeler, kuzenler, kayınbiraderler ve en temelde duran anne karakteriyle Şişeye Tıkılan Şeyler’i geçtiğimiz yıllarda yayımlanan Veronica Raimo’nun Yalan Dolan’ına çok benzettim. Anne kız konusunu çok sevdiğimden o romana dair de yazmıştım.  Tabii biri Katolik İtalya’da, biri sosyalist Romanya’da geçiyor. Yine de, biraz evvel söylediğim gibi, her şey aynı.

Açıkçası Şişeye Tıkılan Şeyler’in ilk roman olarak farklı ve özgün olması sebebiyle hak ettiği değeri görmesini isterim. En başta saydığım filmler gibi propaganda parçası olarak görerek kötüleyenler ya da tam tersine propaganda sayıldığı için sevenler de olabilir. Ne yazık ki bu iki grup da hâlâ varlığını sürdürüyor, oysa roman bunlardan hiçbiri değil, hepsinden daha fazlası.

Seda Çıngay Mellor her zamanki gibi romanın akıp gitmesini sağlamış, dipnotlarla bizi bilgilendirmiş. Yine de dilin azizliği diyelim, Şişeye Tıkılan Şeyler maalesef orijinal isim Bottled Goods kadar iyi tınlamıyor bence ama yapacak bir şey yok, en yakın ve en uygun olanı seçilmiş. Bize kalan da şişeye tıkılan şeylerin ne olduğunu bulmak.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Her Nesne Bir Sanat Eserine Dönüşebili..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

A. Dilek Şimşek

16 Şubat 2025

Hayattan Notlar

HaikularSardunyalarınÜstü çiğ kaplı                         Yavru kuşlar uçuyor Bir çocuk içindekiTomurcuklarlaKaplanmış mezar Pire ne yiyorsun yeZıplayıp durmaUykum kaçıyor Pardon, birine benzettimDireksiyonu kavramıyor, kollarını ona teslim etmiş. Başı, omuzları, gövdesi arzın merke..

Devamı..

Sağlıklı Yaşam Endüstrisinin Tatsız Ta..

Andrzej Tokarski

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024