Edebiyat başka bir açıdan bakıp onu herkese gösterebilme cesareti ve sorumluluğudur çünkü bence.
Dilan Özdemir: “Maske” isimli öykünüzde, “Gittikçe genişleyip ağırlaşan söyleme isteğinin baskısıyla iki büklüm olmak. Doğru sözcükleri bulmaya çalışarak ıkınmak saatlerce. Ve ardından gelen o müthiş patlama. Tıpkı fikrin içine ürpertilerle aktığı zamanki gibi ve şimdi artık akış dışarı doğrudur. Dünyaya verme zamanı gelmiştir.” diyorsunuz. Yazının bir doğum sürecine benzemesi çoklarınca aşikârdır. Siz yaşamın içinde yazıyı nereye koyarsınız? Onun gündelik yaşamdaki karşılığı, özellikle bir yazar olarak, sizce nedir?
Gizem Pınar Karaboğa: Bir metin ortaya koymak doğurmak gibi, evet. Yazma süreci ise sevişmeye benziyor. Önce fikri bulmak; meselenin nihayet net, pasparlak belirdiği an. Ardından o fikri nasıl işleyeceğinizi bulmak, mekân, atmosfer, biçim, dil… tüm bunlar sevişmeye dair. Çalışmaktan nefret ediyorum, yazıdan kaçmanın yollarını hep buluyorum ama eğer başlayabilmiş ve kendimi kaptırabilmişsem, evet sevişmeye benziyor. Oradaki kadın yazarın ilham meleği erkek. İlhamı adamdan alıyor, doğumu da kadın gerçekleştiriyor elbette.
DÖ: Bu sancılı uğraşıyı düşünerek; yazı yazarı nasıl şekillendirir? Ondan eksilttiği şeyler var mıdır? Yazarın yazıyı/yazımı şekillendirirken ona kattığı nedir veya ondan eksilttiği bir şey var mıdır?
GPK: Yazarken, örneğin karakteri ben oluşturuyorum ve ona bir rota belirliyorum ama kahraman kendini sahiden gerçekleştirebilmişse kendi yolunu o kendisi oluşturuyor ve beni de şaşırtıyor. Böylece hem birbirimizle kaynaşıyor hem birbirimizden ayrışıyoruz. Birbirimize çok şey katıyoruz.
DÖ: Eşyanın bir kişiliği var öykülerinizde. Bu sizin için bir anlatım aracı mı yoksa hayattaki her şey betimlerinizden nasibini alır mı? Eşyanın bile anlatılmaya değer bir hikâyesi var mıdır kurmacanızda?
GPK: Öykü için lüzumluysa eşya da dahil oluyor. Betimlemeler ise çevreme hep bu şekilde baktığımdan olsa gerek. Siz de yapmışsınızdır; çocukken ahşabın üzerindeki halkalara bakar, onları bir şeylere benzetirdik. Yere düşmüş saç teline bakar yılana, sol anahtarına, kediye, türlü türlü şeylere benzetirdik. Hâlâ aynıyım.
DÖ: Sizin edebiyatınızın her şeyi yeniden biçimlendiren bir yanı var. İnsan bedeni, küp prizma eşyalar, çöpler, birleşen eller… Yeniden, farklı şekillerle yorumlanıyor ve okura da yeni bir görme biçimi sunuyor. Edebiyatın görmek üzerindeki etkisi nedir sizce?
GPK: Yeni bir görme biçimi sunabiliyorsa buna sevindim. Edebiyat başka bir açıdan bakıp onu herkese gösterebilme cesareti ve sorumluluğudur çünkü bence. Bunu yaparken de dili nasıl kullandığım benim için önemli.
DÖ: Karakterleriniz genelde bir iyi ihtimalin ümidini taşıyor gibi geldi bana. Siz böyle düşünüyor musunuz? Yaşama bir türlü katılmış hissetmiyor olmalarının bunda bir payı var mı?
GPK: Ümit taşımak için direniyorlar sanırım. Hayata katılma girişiminde bulunuyorlar ama katılırlarsa ümitlerini hepten yitireceklerini düşünüyor olabilirler. Bu soruyu sormasanız bunun farkında bile değildim, teşekkür ederim.
DÖ: Kentin ve ona ait öğelerin önemli bir yeri var öykülerinizde. Bir mekân olarak mı yoksa bir duygu olarak mı işliyorsunuz kenti kurguda?
GPK: İkisi birlikte olsun istiyorum. Örneğin Kadıköy; rıhtımı, barlar sokağı, kaybettiğimiz Rexx sineması, Haydarpaşa garı, kafeleri, meyhaneleri ile hem karakterlerin gezindiği mekânlar hem de onlarca duygu.
DÖ: Esininizi nerede buluyorsunuz?
GPK: Çoğunlukla Kadıköy’de Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nde kafede yazıyor, daha doğrusu notlar alıyorum. Yolda olmak da besliyor, hep küçük notlar alırım. Kalemimi harlayan ise ya aşk oluyor ya da bir yazar olarak söyleme sorumluluğu taşıdığım acılarımız… Bizim acımız çok. Hapsedilmiş yazarlarımız, gazetecilerimiz, ülkesine dönemeyen güzel insanlarımız çok.


.jpg)



