Oxford kendi ulusal diline ve o dilde ortaya konan edebiyata çok az ilgi gösterdi.
İngiliz Dili ve Edebiyatı öylesine geniş fırça darbeleriyle ve öylesine parlak renkli bir tuval üstünde çalışılır ki, kişilikler müfredatı gölgede bırakır. Bu yüzden edebiyat eleştirmeni F.R. Leavis, Downing College’daki derslerinde *belles-lettristes’i küçümser. Birmingham’da ise Profesör Selincourt, gençler üzerinde kötü bir etki bıraktığı gerekçesiyle T.S. Eliot’ı kötülemekle meşguldür. Bu arada geri kafalı Oxford’un kötü kalpli yaşlı filologları, Oxfordlu büyük bir şahsiyetin olabildiğince aşağılayıcı bir tavırla ifade ettiği gibi, İngilizcenin “Shelley hakkında gevezelikten ibaret” görülmemesi için hummalı bir çalışma içindedir.
Bütün bu malumat, tıpkı Stephen Potter’ın The Muse in Chains (1937) isimli kitabında ve John Gross’un The Rise and Fall of the Man of Letters (1969) isimli kitabında olduğu gibi, konuya giriş yapmak için kullanılan bilgiler dünyasından gelir. Hem Potter hem de Gross, 19. yüzyıldan itibaren Büyük Britanya’da İngilizcenin nasıl öğretildiği konusunda isabetli açıklamalar yapar ancak her ikisi de üniversitedeki işlerini bırakıp gazeteciliğe geçtiklerinden -hesaplaşacak bir meseleleri olmasa bile- İngiliz dili öğretiminin tarihini olağan gidişat içinde ele almak yerine farklı yönlere ışık tutar.
Uzun yıllar Cambridge Üniversitesi’nde Entelektüel Tarih ve İngiliz Edebiyatı alanlarında ders veren ve Literature and Learning: A History of English Studies in Britain isimli kitabında dil ve edebiyat öğreniminin nasıl olması gerektiğini ele alan Profesör Stefan Collini ise meslektaşlarının aksine hazırladığı hacimli çalışmada detaylara olağanüstü bir özen gösterir. İngiliz Dili ve Edebiyatı öğretimindeki sözde devrimleri ilave ayarlamalar olarak tanımlayan Collini, öğretim uygulamalarındaki dramatik değişiklikleri de süreklilik arz edip etmedikleri dikkate alarak detaylı bir biçimde inceler.
Örneğin İngiltere’nin en tanınmış edebiyat eleştirmenlerinden olan ve iki savaş arası dönemin olağanüstü önemli figürlerinden biri olarak kabul edilen I.A. Richards, Collini’nin kitabında sahip olduğu kabiliyetlerin çok daha fazlasını taşıdığına inanılan “mitolojik bir varlık” olarak nitelenir. Okumaya devam ettikçe edebiyatın pek bilinmeyen detaylarını öğreniriz. Mesela James Joyce, Ulysses’in bir kopyasını edebiyat konusundaki aşırı muhafazakâr görüşleriyle tanınan George Saintsbury’ye göndermek ister ve şöyle der: “Bana karşı herhangi bir hayranlığı olmasa da, ben ona hayran olacak kadar eski kafalıyım.”
Oxford’un filologları bile makul insanlar olarak çıkar karşımıza. Zira tek yaptıkları, sürekli kontrolden çıkma tehlikesi bulunan bu yeni disipline temel teşkil eden bilgilerin korunmasını sağlamaktır.
Bütün bunlar bizi ilk prensiplere, Collini’nin özellikle üstünde durduğu bir meseleye götürür: 1860’lı yıllarda üniversitelerde İngilizce eğitimi verilmesi bir zorunluluktu ve madem böyle bir zorunluluk vardı o zaman nasıl ve kimler tarafından öğretilmeliydi? O zamanlar İskoç üniversiteleri tarafından uygulanan bir öğretim modeli vardı ama çoğu İskoç öğrenci İngilizce eğitimine ancak on dört, on beş yaşında başladığından standartlar pek yüksek değildi.
Oxford 1795 yılından beri bünyesinde Rawlinson Anglo-Sakson Profesörü** barındırıyordu ama bu, Oxford’un kendi ulusal diliyle ya da o dilde ortaya konan edebiyatla gerçek anlamda ilgilendiği anlamına gelmiyordu.
Nihayet 19. yüzyılın sonlarına doğru –içerdeki şiddetli muhalefete rağmen– bir İngiliz Dili Bölümü kuruldu ancak en ayırt edici özelliği, modern bir üniversitede görmeye alışık olduğumuz İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümlere hiç benzemiyor oluşuydu. Oxford’un en köklü kolejlerinden olan Merton’daki ilk İngiliz dili profesörü olan Arthur Sampson Napier, Göttingen Üniversitesi’nden gelen bir uzmandı ve müfredat, Oxford’da uzun süredir verilmekte olan Klasik Diller derslerine göre tasarlanmıştı.
Collini’nin de belirttiği gibi, yeni kurulan bir bölüme karşı bu kadar ihtiyatla yaklaşmak gayet olağan bir durumdu. Profesör Napier, “çok az kişinin vakıf olduğu bir konuda, üstelik kimsenin duyamayacağı kadar alçak bir ses tonuyla,” dersler verdiği için alay konusu olmuş olabilirdi (Potter) ama kadro için başvuruda bulunan öteki adayların çoğu bu alanda eğitim alan akademisyenler değil, edebiyat gazetecileriydi.
Eski İngilizcenin anlaşılması güç dilbilgisi problemlerine olan ilgisi dolayısıyla filoloji Viktorya döneminin en moda akademik disiplinlerinden biriydi ve hem gösterdiği Cermen titizliği hem de edebiyatın aşırı süslü ve yapmacık tarzına olan uzaklığı sebebiyle saygı görüyordu. (1925 yılında Rawlinson kürsüsünde profesör olan JRR Tolkien, kendisini “dilbilimci” olarak tanımlamıştı.) Napier ilk derslerini vermeye başladığında karşılaşılan ilk güçlük personel bulma sorunuydu çünkü Oxford’dan ilhamla kurulan çoğu İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünün öğrencilerine sunmaktan büyük keyif aldığı Chaucer öncesi edebiyat –şimdi olduğu gibi o zamanlar da– neredeyse hiç kimsenin ilgi alanında değildi.
Profesör Stefan Collini’nin altı yüz kusür sayfalık eseri bütün bu konuları “edebiyat ve edebiyat öğrenimi” çatısı altında ele almakla kalmayıp aynı zamanda kamu hizmeti sınavlarına İngilizce dersinin dahil edilmesinden kırmızı tuğlalı üniversitelerin yükselişine, yükseköğretim müfredatında bulunan konuların lise ve ortaokul düzeyindeki müfredata yayılmasından İngiliz Dili alanında çalışan kadın akademisyenlere sunulan yeni fırsatlara kadar daha pek çok konuyu irdeleyerek bir ülkenin ulusal dilinin ne kadar önemli olduğunu ortaya koyuyor.
Fakat en geniş kapsamıyla üzerinde durduğu meselelerden biri, eski düzen yanlılarının vermiş olduğu tepkilerin ne denli uzun sürdüğü. Zorunlu ders olarak müfredata eklenen Eski İngilizce 1960’lı yıllara kadar İngilizce dersleriyle birlikte ilerlerken ilköğretim seviyesindeki kitaplar, savaş sonrası döneme kadar Addison, Goldsmith ve Dryden’dan seçilmiş metinlere doluydu. 1945 sonrasındaysa İngiliz Dili ve Edebiyatı bambaşka bir temayla tanıştı: İngilizcenin kültür üzerindeki etkisi ve İngilizce öğreniminin ders dışı dünyada ne ölçüde etkili olduğu. Collini’ye göre 1960’lı yıllara gelindiğinde İngiliz Dili ve Edebiyatı olağanüstü bir saygınlık kazandı ancak erişebileceği daha üst bir aşama kalmadığından düşmeye başladı.
Tabii bir de 1950’li yılların ortalarından itibaren İngiliz akademisyenlerin tanıklık ettiği sayısız düş kırıklığı var. Örneğin Malcolm Bradbury’nin Eating People is Wrong (1959) isimli romanındaki Profesör Treece, depresif anlarından birinde, hayatı boyunca asla kitap okumayacak bir yığın öğrenciyi her sonbahar üniversiteye kabul etmenin ne gibi bir anlamı olduğunu merak eder ve üç yılını boşta geçirdikten sonra çalışma hayatına reklamcılık alanında devam eder.
Bu arada Bradbury eleştirel açıdan dar bir bakış açısıyla, tek bir kritere göre değerlendirilmiştir. Arkadaşı ve meslektaşı David Lodge da öyle. Edebiyat ve edebiyat öğrenimi konusunda eksik olan bir şey varsa o da Bradbury-Lodge ekolünden gelen yazar-akademisyenlerin gazete haberciliğiyle akademi arasında köprü vazifesi gördüğü ve Paris’ten ya da Yale’den soğuk ideoloji rüzgârlarının esmeye başladığı 1960 sonrası dönemin detaylı bir incelemesi. Muhtemelen Collini, kitabının yönetilmesi güç bir hacme ulaşmasını istemediğinden bu dönemi es geçti ancak onun yapısalcılık, yapı söküm, Lacan, Derrida ve son zamanlarda İngiliz Edebiyatı alanında çalışan akademisyenlerin boyun eğmek zorunda kaldığı kurumsal teslimiyetler hakkında söyleyeceklerini keyifle okurdum.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan
*Belles-LettresFransızca kökenli bir edebiyat terimdir. “Güzel yazı” ya da “güzel edebiyat” anlamına gelir. Bilgi aktarımından ziyade estetik hazza, dilin ustaca kullanımına ve söz sanatlarına dayanır.
**Rawlinson Anglo-Sakson Profesörlüğü Oxford Üniversitesi’ne bağlı Pembroke College bünyesinde bulunan, Anglo-Sakson (Eski İngiliz) dili, edebiyatı, tarihi ve kültürü üzerine uzmanlaşmış profesörlük kürsüsünün resmi adıdır.






