Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

19 Kasım 2025

Edebiyat

Polat Özlüoğlu: "Hayatlarını devrime feda eden yüz binlerden biri Meşhur."

Kudrettin Yörükoğlu

Paylaş

0

0


Şimdiye kadar öyküleriyle karşımıza çıkan Polat Özlüoğlu, bu kez ilk romanıyla, Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar’la karşımızda. İthaki Yayınları etiketine sahip olan roman okurlarını beklerken ben de Özlüoğlu’na sorularımı yönelttim.

“ÖYKÜNÜN HİÇBİR ZAMAN BİR BASAMAK OLDUĞUNU DÜŞÜNMEDİM”

Kudrettin Yörükoğlu: Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar ilk romanınız. Bir öykücü olarak yaklaşık 400 sayfalık bir roman yazma deneyiminizi bizimle paylaşır mısınız? Bir de şu eski “Öykü, romana geçmek için bir basamaktır,” lafını nasıl yorumlarsınız?

Polat Özlüoğlu: Öykünün hiçbir zaman bir basamak olduğunu düşünmedim. Türler arasında geçirgenliğe aşinayım ve gezinmeyi seviyorum. Zaten yazdığım öyküleri göz önüne alırsak uzun soluklu ve hacimli hikâyeler kaleme almışımdır. Hiçbir zaman üç dört sayfalık öyküler yazmadım. Bir hikâyeyi enine boyuna irdelemeyi, küçük anlara, hayattan kesitlere odaklanırken öncesi, sonrasını da anıştırmayı, sezdirmeyi ve kurguyu buna uygun şekilde yapılandırmayı önemsiyorum. Bazen bir karakteri ya da hikâyeyi bir öyküye sığdıramazsınız. Meşhur’un hayatı da ilk yazmaya başladığımda birkaç bölümde bitmeyecek gibiydi, velhasıl bitmedi. Yirmi dört haftada ilk hali ortaya çıktı. Sonrasında yıllarca üzerinde çalıştım. Nihayetinde yeniden yeniden yazıldı, daha da dallanıp budaklandı ve bir roman bütünlüğüne kavuştu. Elbette bu kadar hacimli olacağını düşünmemiştim. Ama bazı hikâyeler, karakterler ve dönemler sizden hakkıyla anlatılmayı talep eder. Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar böyle bir romandı.

KY: Peki, Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar nasıl ortaya çıktı? Yani böyle bir konuda yazmaya nasıl karar verdiniz?

PÖ: Açıkçası karakter odaklı başlayan bir hikâyeydi. Meşhur isimli bir kadın vardı aklımda. 1980 darbesinin karanlığını, kötülüğünü ve şiddetini yaşamış ve bu cendereden çıkıp hayatın içine savrulmuş bir karakterdi beni yollara düşüren. Sonrası bir kalem ve bir deftere kaldı. Âdeta Meşhur’un peşine takıldım. Zorlu bir yolculuğa başladığımı daha ilk sayfalarda biliyordum. Ülkenin en karanlık, en korkulu, en zalim döneminin içinden geçen bir kadına odaklanıyoruz. Ruhunda ve bedenindeki yaralarla, izlerle yaşayan bir kadın, şiddetin devlet eliyle meşrulaştırdığı bir nesli bitirmeye, yok etmeye dayalı bir darbenin gölgesinde şimdiki zamana dair üç günlük bir hikâye anlatıyorsunuz. Birbirine paralel ilerleyen pek çok olayı da içine alan bir roman. Öykülerde de toplumsal travmaları ve kırılma noktalarına dayalı bireysel hikâyeleri konu aldım. Bir yazar olarak 1980 darbesine dayalı uzun uzun bir hikâye anlatma şansım olmamıştı. Bu romana ve elbette Meşhur karakterine kısmet oldu. O yakıcı, yıkıcı zamanların altında kalan bir enkazdan farkı kalmayan bir kadının küllerinden doğuşunu, yeniden hayata tutuşunu bu kitapta anlatmak mümkün oldu.

“PERUK DÜKKÂNI ONUN SIĞINAĞI”

KY: Cansız mankenler arasında bir cansız gibi yaşayan biri Meşhur. Kimse onun hakkında doğru düzgün bir şey bilmiyor. O da kendini anlatmıyor zaten. Neredeyse cansız mankenler ondan daha dışa dönük ve dikkat çekiciler. Bu tezatlık güzel. Keza, Meşhur’un bir peruk dükkânı çalıştırmasına karşın, yaşadığı problem yüzünden saçlarını 1 numaraya vurdurması da öyle. Buna dair neler söylemek istersiniz?

PÖ: Siz çok güzel özetlemişsiniz. Karşıtlıklar, ikilikler, çatışmalar bir hikâyenin gelişmesine ve okuyanın dikkatini cezbetmesine yardımcı olur. Bu romanda pek çok tezat var. Meşhur’un kimsesizliği, devrimci olması, darbe mağduru olması, fiziksel ve duygusal yaralarının bir şekilde onu hayata hem dokunduran hem de hayattan kopartan hallerin içine sokuyor. Bir kadın düşünün aidiyetsiz, yersiz yurtsuz, kimseye kendini bağlı hissedemiyor ve kadınlığın sembollerinden biri olan saçsızlığını kamufle etmek ve geçmişten, karanlıktan kaçmak için önce örtünüyor, sonra saçlarını sıfıra vurduruyor ve sonra peruk takıyor. Kendini toplum dışında konumlayan, insanlardan kaçan, kalabalıklara karışmayan, ketum, sessizliğine sığınan, kimseye güvenmeyen bir kadın Meşhur. Onun bu yalnızlığa ve sessizliğe gönüllü kaçışı sadece peruk dükkanında kırılıyor. Dükkânda insanlarla temas halinde. Bu temas tek taraflı ve yüzeysel de olsa sadece orada kendini iyi hissediyor. Bir anlamda peruk dükkânı onun sığınağı. 

KY: Aslında Meşhur ne kadar susarsa kendi içinde o kadar çok konuşuyor. Hatta içinde konuşan kızların kendi karakterleri, kendi fikirleri var. İçeride konuşan bu yok-kızları oluşturmaya nasıl karar verdiniz?

PÖ: Meşhur’un dilsizliği, direnişi işkencede çözülmemek için konuşmamayı seçmesi dolayısı ile mecburiyettendi aslında. Başka çaresi, yolu yoktu. Bu yüzden bir şekilde içindeki sessizliği kırması gerekiyordu. Bunu kendi kendine sessizce konuşarak yenmeye ve yıkmaya çalıştı. Kendi sesini kaybederken içinde bir sürü ses ortaya çıktı. Tek sesten pek çok ses, söze, cümleye ve tek bir kızdan onlarca kıza kavuştu. İç ses dediğimiz şey onun zihninde, fikrinde, hissinde bir sürü kıza evrildi. Meşhur suskunluğunu, yalnızlığını, aidiyetsizliğini bu seslerle kırdı. Yani bir anlamda bu yok-kızlar ister istemez doğdu. O sesler Meşhur’un dayanma, katlanma, ayakta durma sebebi bir anlamda.

“İNSANLAR ACILARINDA BİRBİRLERİNİ BULURLAR”

KY: Meşhur’un kendine yakın bulup konuştuğu kız hasta. Diğer yakınlık kurduğu Madem Eleni de Rum. Varlıklardan, mutluluklardan, rütbelerden ziyade kusurlar, acılar ve rahatsızlıklar insanları birbirlerine daha mı yaklaştırıyor ne?

PÖ: Meşhur’un yakınlık hissettiği kız Elmas, onun gibi sessizliğe bürünmüş, kimsesizliğe mahkûm ve ölüme akraba, yakın bir karakter. Madam Eleni de bu memlekette ayrımcılığı en ağır şekilde yaşamış, dışlanmış, yalnızlığa sığınmış, her zaman yabancı damgası yemiş bir kadın. Ya da taksici Muhsin annesizliğinde, yoksulluğunda buluşuyor Meşhur ile. Evet bazen insanlar yalnızlıklarında, kusurlarında ve acılarında, korkularında birbirlerini bulurlar. Romanda birbirine bir mıknatıs gibi çekilen, yaklaşan, birbirinde kendini bulan, birbirine sığınıp tutunan karakterler var. Hayat biraz da huzursuzlukların, rahatsızlıkların, deliliklerin insanları birbirine eşitlediği ve yakınlaştırdı bir şey değil mi? 

KY: Meşhur, kimsesizler yurdunda büyümüş evsiz biri. Kendine bir ev bulamadığından ötürü devrimci olup ülkeyi baştan sona bir ev haline getirmeye çalışmış, bunu beceremeyince hem gerçek hem mecazi anlamda yine evsiz kalmış, yine yersiz yurtsuzlaşmış gibi, ne dersiniz?

PÖ: Kimsesiz bir çocuk olarak doğup büyümek, hayata atılmak, mücadele etmek sanırım en zor insanlık hallerinden biri. Çünkü yuva denen o sıcaklığa, aile denen o geleneksel kuruma hasret büyüyorsunuz. Meşhur da çocukken hep pencerelerden izlediği diğer çocukların yani ailesi olan, annesi, babası, kardeşleri, kendi odası, kıyafetleri, kitapları olan çocukların hayatına, sıcaklığına özlem duyuyor. Onlar gibi sığınacağı, kaçacağı, kucaklayacağı bir eve ihtiyaç duyuyor. Devrimci mücadele içinde onun gibi düşünen, onun gibi tüm ülkeyi yuva belleyen, eşitlik ve adalet temelli bir dünya özlemi çeken insanlarla bir araya geliyor. Kimsesizlikleri, yalnızlıkları, direniş ve isyan duygusunda birleşiyor. Hayatlarını devrime feda eden yüz binlerden biri Meşhur. Bir amaçları, hayalleri, mücadeleleri var. 1980 darbesi bir silindir gibi üzerlerinden geçince evsizlikleri, kimsesizlikleri, aidiyetsizliklerinde buluşuyorlar. Çünkü devlet onlara üvey evlat muamelesi yapıyor. Onları cezalandırıp tutsak ediyor, fişliyor, damgalıyor, pek çoğunu kaybediyor. 

“İNSAN HAYATI HAFIZA ÜZERİNE İNŞA EDİLİYOR”

KY: “Bazen unuttuğunu zannediyorsun, unuttuğuna inandırıyorsun kendini. Bir süre kayboluyor, zihninin en derin köşelerine süpürüyorsun. Kullanmadığın eşyalar gibi kaldırıyorsun raflara. Sonra... Sonra insan tuhaf yaratık. Hah şimdi unuttum bak, kalmadı bir şey, bitti gitti, diyorsun ama olmuyor. Sen unutsan bir süre, etin unutmuyor.” Bunu biraz açalım mı? İnsan acılarını unutabilir mi ve neden buna ihtiyaç duyar?

PÖ: Unutmak, hatırlamak ve hafıza üzerine çokça düşündüğüm ve yazı evrenimde sıklıkla ele aldığım kavramlar. İnsan hayatı hafıza üzerine inşa ediliyor. Bazılarımız unutmak için bazılarımız ise hatırlamak için hayatta kalırız. Oysa şimdilerde unutmak daha elzem hale geldi. Artık unutma çağı diye adlandırdığımız bir dönemin içinden geçiyoruz. Her şeyi geride bırakın, sadece tüketin, geçmişi unutun deniyor. Acıları, travmaları, kayıpları, ölümleri çok çabuk unutup geride bırakıyoruz. Yaşamı hatırlayarak değil unutarak değerli kılmaya çalışan bir yaşam ve bilinç hali bize dayatılıyor. Yası bile doğru dürüst yaşamak yerine tedavi etmeye kalkıyor, ayrılık acısını danışarak çözmeye çalışıyor insanlar. Bir an önce o kötü ruh halinden, acı duygusundan kaçıp kurtulmamız salık veriliyor, ne kadar çabuk unutursak o kadar mutlu olacağımız söyleniyor. Yani insani duygulardan uzaklaşarak hayatta kalmamız, acıyı, yası, kaybı layıkıyla yaşamadan hazza odaklanmamız önem arz ediyor. Yani bir anlamda insani duyguları göz ardı ederek bireysel olana yöneliyoruz. Bu bazı duyguların kaybına neden oluyor maalesef.    

KY: “Peruk almak, bir nevi başka bir hayatı giyinmek gibidir. Onu takınca insan ister istemez başka bir ruh hâline bürünür, sonuçta canlıdır bu saçlar da, kopup geldiği başın hikâyesini, rüzgârını, kokusunu, havasını, suyunu da sırtlanıp getirir üzerinde.” Buradan hareketle, başkalarının hikâyelerinin bizim acılarımızı gizlediğini söyleyebilir miyiz?

PÖ: Herkesin hayatı, kendi deneyimi, kişisel tarihi, hafızası ve hikâyesi ile örülmüştür. Başkalarının hikâyelerine sığınmak acıları unutturmaz ya da gizlemez. Edebiyat biraz da toplumsal belleği diri tutmak için sığındığımız bir liman. Hikâyeler okumak kendi hikâyemizi, acılarımızı, yalnızlıklarımızı, korkularımızı, kabuslarımızı unutmak için değil hatırlamak için değil midir? Yalnız olmadığımızı, benzer duygular içinde olduğumuzu bilmek için değil midir? Hikâyesiz hayatta kalamayız. Mümkün olduğu kadar anlatırız bir dinleyen bulduğumuzda ya da yazarız okunması için. Peruklar da aslında başka hikâyelerle gelirler. Ancak bu hikâyeleri bilemeyiz elbette. Sadece bir his olarak bize nüfuz ederler. Sahip olduğumuz acıyı, kaybı, yokluğu gizlemez, aksine görünür kılar. Hatta hatırlatır, altını çizer.

“DÜNYAYA NASIL VE NEREDEN BAKTIĞIN ÖNEMLİ”

KY: Romanın bazı yerlerinde Meşhur’un çevirdiği kitaplarla ilgili, ana hikâyeden bağımsız gibi görünen ama onunla sıkı bağı olan bölümler mevcut. Bu fikir, bu anlatım biçimi nereden çıktı?

PÖ: Meşhur’un aidiyetsizliğini, yersiz yurtsuzluğunu, kayboluşunu ve acıda buluşmasını, kendine ortak bulmasını bu kitaplar sayesinde görüyoruz. Çeviri yaptığı bu kitaplar, romanlar, öyküler, oyunlar onun yalnız olmadığını, yeryüzünde onun yaşadığı işkenceyi, haksızlığı, adaletsizliği yaşayan başka insanlar da olduğunu imliyor. Yani acısında buluşuyor. Yaralarında, korkularında, ruhsal ve fiziksel hasarında ortak bir geçmişe ve belleğe sahip olduğunu anlıyor. Birbirlerine benzediklerini görüyor. Yaşadığı kötülüğün dünyanın her yerinde yaşandığını bilmek onu etkiliyor. Bir de şunu idrak ediyor. Karanlığın, kötülüğün benzerliği dehşete düşürüyor Meşhur’u. Bunu roman içinde haykırmak için külliyata ihtiyaç vardı. Meşhur o kitapları çevirdikçe yeryüzünde onun gibi yara almış benzer insanlar olduğunu fark ediyor.

KY: Bir de bize edebiyatla kurduğunuz ilişkiye dair neler söylemek istersiniz? Bir yazar neden yazar?

PÖ: Edebiyat, dert edindiğim bazı şeyleri paylaşma imkânı bulduğum bir mecra. Uykularımı kaçıran, vicdanımı zorlayan, canımı acıtan konuları yazarak ortaya koyuyorum. Nerede durduğumu yazdığım metinlerle belli ediyorum. Meselesi olan insanların yazdıklarında daha samimi olacaklarını düşünüyorum. Bu dünyaya nasıl ve nereden baktığın önemli. Zayıfın, mağdurun, yalnızın, ötekinin, kaybolmuşların penceresini aralamalı insan…

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Her Nesne Bir Sanat Eserine Dönüşebili..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

A. Dilek Şimşek

16 Şubat 2025

Hayattan Notlar

HaikularSardunyalarınÜstü çiğ kaplı                         Yavru kuşlar uçuyor Bir çocuk içindekiTomurcuklarlaKaplanmış mezar Pire ne yiyorsun yeZıplayıp durmaUykum kaçıyor Pardon, birine benzettimDireksiyonu kavramıyor, kollarını ona teslim etmiş. Başı, omuzları, gövdesi arzın merke..

Devamı..

Sağlıklı Yaşam Endüstrisinin Tatsız Ta..

Andrzej Tokarski

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024