Karanlık Yıllar
19 Haziran 2019 Edebiyat

Karanlık Yıllar


Twitter'da Paylaş
0

Yüzyıllara varan bir acıyı, kederi, kaderi, göçü, utancı bugüne bağlayarak utancın her türlüsünü konu alan Kandan Adam...

Abdullah Aren Çelik’in Kandan Adam romanı ilk etapta karışık bir kurgu romanı gibi görünse de birlikte yürüyen üç öykünün bir birine yaslanması, iç içe geçmesi ve birbirini beslemesi, tazelemesiyle ayakta duran bir roman. Ayakta durmasını sağlayan üç ayağı var.

Bir: Romanda öne çıkan, olayların etrafında döndüğü Ahmet Boz karakterinin geçmişinde yaptığı bir soruşturmadan dolayı yetkileri alınarak pasif bir göreve verilmesinden dolayı kaçan şevkine rağmen altan alta verilen hırsını besleyen meslek aşkı.

İki: Birinci şıktan mütevellit mutsuz giden evliliğini düzeltme, eski güzel, mutlu günlerine dönme arzu ve gayreti.

Üç: Yüzyıllar önce ölen, öldürülen biriyle gömülen yarım bir mührün günümüzde (romanın geçtiği dönem) işlenen bir cinayetle ilişkilendirilmesinin üzerindeki sis perdesini aralamak için hayatını ortaya koymaktan çekinmeyen olaylar silsilesi.

Romanın ana karakteri, karasal iklimlerde kış mevsiminde hayatı çekilmez hale getiren kar. Roman boyunca neredeyse hiç durmuyor; buna eşlik eden diğer bir karakter de eski komiser Ahmet Boz. Romanda öyle çok kişiyle karşılaşmıyorsunuz. Ahmet Boz zaten eski şaşalı günlerine dönmek için çeşitli karakterlere bürünerek bu açığı kapatıyor desek bir karakter açığı olduğu anlamı çıkartılmamalı.

Emniyet müdürlüğünün arşivinde görevlendirilen Ahmet Boz bir cinayet dosyasına iliştirilen bir not üzerine yeniden heyecanlanır. Bu cinayeti çözerse eski itibarlı günlerine döneceğini, karısıyla kötü giden ilişkilerini düzelteceğini, kendine olan inancının geri geleceğini düşünerek özgüvenin artacağını sanır. İşin o kadar kolay olmadığını, evdeki hesabın çarşıya uymadığını roman ilerledikçe anlıyoruz.  Kısaca böyle özetleyeceğimiz Kandan Adam romanı istiklal mahkemelerine kadar gidiyor. İstiklal mahkemelerine kadar gidince biraz daha geri gidiyoruz, oradan biraz daha geri, derken yazar bizi yüzyıllardır devam eden kötülüğün kendini her seferinde nasıl yenilediğini, sudan sebeplerle ötekilere soluk aldırmadığını ta işin başına götürerek gösteriyor. O da Bayburt Beyi Bıyıklı Mehmet Paşanın gökyüzüne fırlattığı bir okun pandoranın kutusu gibi ortalığa saçılmasıyla başlıyor.

Karakterler…

Ana karakter (kar’ı saymazsak) olan Ahmet Boz üzerinden ilerlersek; tutarsız, idealist, klostrofobisi olan, yerli halkı beğenmeyen,  hakir gören biridir. "Şu insanlara bak, ne giyinmeyi, ne konuşmayı, ne yürümeyi, ne de adam akıllı susmayı biliyorlar." (s. 89)  "Otobüsün içi tıkış tıkıştı ve içeride kesif bir koku vardı. Midesi bulandı." ( sf: 160 ) Yerli halkı sevmez ama, "Ağır adımlarla postanenin önüne geldiğinde, telefon kulübesinin içerisinde ısınmak için bekleyen sekiz dokuz yaşlarında üç çocuk fark etti, içi acıdı." ( sf: 104 ) Şeklinde düşünecek kadar tutarsızdır.

Dilan sinemasının sahibi Vecdet Dalan’ın yanağında ben varken, dayısının yüzünde yara var ve bir gözü görmüyor, müze müdürü aksıyor, Ahmet boz’un elinin üzerinde kıllı bir ben var. Karakterlerin fiziksel özelliklerinde hep “kusur” vardır. Diyarbakır’da da roman boyunca kar yağmasını belki bir kusur olarak değerlendirirsek yazarın vermek istediği mesajdan çok da uzaklaşmadığımızı düşünüyorum. Ortak fiziksel kusurları, eksiklikleri roman metnindeki karakterler üzerinden aynı paydada buluşturmak, dışlanmışlığı, ötekileştirilmişliği, ezilmişliği ve belki de horlanmışlığa işaret eden bir “kusurdan” bahsedildiğinin alt metni olabilir.

Sorunlu cümleler

"Ne kadar çabalarsa çabalasın kariyerinde aldığı bu yara nedeniyle, yıllarca karısının kendisini terk ettiğine inanmaktan alıkoymamıştı kendisini." (s. 44)

"Susmaya, yazılmış başka bir aşk mektubu var mı diye evi incelemeye karar verdi. Fakat şu an vakti yoktu. Ertelemeye karar verdi."(s. 45) Cümlenin ve anlamın hantallaşmasına, vesile olan "karar verdi" kısımları için tekrar düşünülerek belki başka bir yoldan aynı anlam verilebilir.

"‘Aynı yatağı paylaşan, aynı yastığa baş koyan, yaşadıkları hazzın neticesinde bir damla kanla başlayan hikâyeleri, başladığı yerde kanlı bitmek üzereydi." (s. 263) Eğer başka bir sayfada gözümden kaçmadıysa, "bir damla kanla başlayan" cümlesinin anlamını, etkisini, mesajını iyiye yormak neredeyse imkânsız. Kadının (eşi) bakire olduğuna vurgu yapmak, imada bulunmak bana sorunlu bir bakış açısı gibi geldi. Asıl amaç bu olmasa dahi bunu çağrıştıracak en ufak bir kelimeden, cümleden kaçınmak gerek. Kadının bakire olması gerektiği beklentisini hiçbir şekilde parlatmamak, süslememek, olumlamamak gerekir. Alt benliğe böyle mesajlar iletmemek gerekir.

Kurgudaki telaş

Ahmet Boz’un adli tıpta kadavraya ait özel eşyaları incelerken yarısı olmayan mührü vermeyeceğini bile bile gayri resmi bir şekilde doktordan istemesi ve doktorun onu ret etmesi üzerine el çabukluğuyla mührü cebine atması üzerine çıktıktan sonra doktorun mührün yerinde olup olmayacağını kontrol edeceğini düşünmesi gerekir. Oysa gayri resmi bir istek, rica olduğu için adli tıpta her şeyin kayıtla kontrolle, yetkilendirilmiş kişilere ancak verileceğini bilmesi gerektiğinden şüpheleri üzerine çekmeyecek şekilde yani hiç sormadan yine o el çabukluğunu konuşturabilirmiş. Okuyucu Ahmet Boz’un bu isteğinin ret edilmesi üzerine doktorun mührün yerinde olup olmadığını kontrol etmesini bekler, fakat doktor kontrol etmez.

Mekân ve zaman

Romanın geçtiği yılları birkaç yerde tahmin etmemize rağmen parasal konular geçtiğinde, liradan altı sıfır atılmadığı yıllara denk gelen, milyonlarla telaffuz edilen birkaç diyalogla tahminimizi ne kadar doğrulatsak da, Ahmet Boz’un Dilan Sinemasının sahibiyle görüşmeye giderken vizyonda olduğunu öğrendiğimiz, Kuzuların Sessizliği, Schindler’s List,The Godfather, Berlin in Berlin gibi birkaç filmden hangi yıllarda olduğumuzu anlarız. Yaratılan atmosferde herkesin omuzun üstünden arkasına bakarak yürüdüğü, sorgusuz sualsiz insanların infaz edildiği, kaybedildiği yıllar olan doksanlı yılların ortalarında olduğumuzu anlamamız artık zor değildir. Fakat yazar, "O mektup da 1991 yılının Şubat ayında yazılmıştı. Bu da karısının en az iki yıldır bir ilişkisinin olduğunu gösteriyordu" (s. 214) diyerek okura yardımcı olarak netleştiriyor.

Ahmet Boz’un karısının kendisini aldattığını öğrendikten sonraki ruh hali oldukça sahici. Önce karısındaki güzelliğin farkına varıyor, zira kaybedilen kıymetlidir. Sonra kıskançlık krizine giriyor. Fakat yazarın, aldatan eş fiğürü üzerinden mutsuz bir evliliği irdelerken karakter hep karısını öldürmeyi düşünür, planlar, nedense ayrılmak hiç aklına gelmez. Mektupları okuduktan sonra özeleştiri yapıp kendindeki eksiklik ve yanlışlar üzerine odaklanması romanın sonunda karısının mektuplar hakkında söylediklerini doğrular niteliktedir.

Yüzyıllara varan bir acıyı, kederi, kaderi, göçü, utancı bugüne bağlayarak utancın her türlüsünü konu alan Kandan Adam romanı bir anlamda Türklük ve Müslümanlık sözleşmesinin tezahürü niteliğinde.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR