Okumaya dair en eski anım, altı yaşlarımdayken okuduğum Ronald McCuaig kitabı Gangles. Kitabın ana karakteri Avustralya’dan gelen yerli bir kızdı. Fıskiyelerin üzerinde dengede durabiliyor, bu yüzden de balinaların püskürttüğü su üzerinde onlarla birlikte seyahat edebiliyordu. Çocukluğumun en önemli deneyimlerinden biri sanırım bu kitabı okumaktı. Şimdi elime alıp göz gezdirdiğimde bunu anlamam gerçekten imkânsız. Bu denli ufak bir hikâye nasıl olur da bu denli büyük bir anıya dönüşebilir. Salt sihir.
Büyürken en sevdiğim kitap, Ursula K Le Guin’in Yerdeniz Büyücüsü’ydü. Gençliğimde muhtemelen on kez falan okumuşumdur. Doğaüstü yetenekleri olan büyücü bir genç öylesine kibirlidir ki, bu kibri yüzünde kötünün de kötüsü bir yaratık dünyaya iner. O andan itibaren takip başlar. Yaratık sürekli peşindedir artık. Ne zaman ki, onunla yüzleşir ve ona gerçek adıyla seslenir, o zaman hikâye nihayete erer.

Ergenlik çağımda en çok etkilendiğim kitap, Norveçli yazar Jens Bjørneboe’nin The History of Bestiality üçlemesiydi. Kitabın asıl teması insanoğlunun doğasındaki kötülüktü ve tarih boyunca süregiden savaşlar, katliamlar, işkenceler üzerinden ilerliyordu. İlk okuduğumda on altı yaşımdaydım ve birilerinin bana insanlıkla ilgili saklı tutulan gerçekleri açıkladığını hissetmiştim. O sıralar annemle birlikte yalnız yaşıyorduk. Son derece sabırlı bir insan olmasına rağmen bir gece karşısına geçip bütün gerçeklerin artık farkına vardığımı ve dünyada olup bitenlerin inanılmaz biçimde dehşet verici şeyler olduğunu söylediğimde kendine hakim olamayıp gülmeye başladı. Hayatım boyunca bu kadar kırılmamışımdır herhalde. Kahkahasını hâlâ zaman zaman duyuyor ama artık kendim de için için gülüyorum.
Fikirlerimi değiştiren yazar Jorge Luis Borges. İşte tam anlamıyla niçin okuduğum sorusunun yanıtı: fikirlerimin değişmesini, hayata olan bakışımın çeşitlenmesini istiyor, dünyayı görmenin farklı biçimlerini arıyorum. Borges bana bunu derinlemesine hissettirdi. Özellikle de en sevdiğim öykülerinden olan Tlön, Uqbar, Orbis Tertius. Bu öykü bize dünyanın aslında onunla ilgili düşüncelerimizi yansıtan bir ayna vazifesi gördüğünü, yani bildiklerimizin gördüklerimizle ilgili olduğunu anlatır.
Bende yazar olma isteği uyandıran kitap, Frederick Marryat’ın Percival Keene isimli kitabıydı. Çocukluğumda denizde geçen macera kitaplarını çok severdim ve Marryat’ın kitabını okuduktan sonra bir tane de kendim yazmaya karar verdim. On yaşındaydım. İşe bir gemide ne var ne yok listelemekle başladım ve on beş sayfa kadar ilerlediğimde hâlâ hiçbir şey olmamıştı. Yazmayı bırakmamın sebebiyse bu değildi, ağabeyim bana artık kimsenin yelkenli gemilerle ilgili kitaplar okumadığını söylemişti.

Yeniden okuduğum kitap ya da yazar, Virginia Woolf’un Deniz Feneri. İlk kez üniversitede okumuş ve işin doğrusu pek bir şey anlamamıştım. Bana göre yalnızca modernist bir düzyazı örneğiydi. Ama birkaç yıl önce yeniden okuduğumda romandaki her şey bana, kendimi bile hayrete düşürecek denli yakın geldi. Üstelik Woolf’un kullandığı dilin karakterlerle okur arasında mesafe yarattığına dair düşüncelerim tersine döndü. Romanda her şey, burada ve şimdi serbest kalıyor. Herhangi bir anlatı olmadan, hikâyelerimiz onları başka bir şeylere dönüştürmeden evvel yaşadığımız anlar.
Tekrar tekrar okuduğum kitap, Tolstoy’un Savaş ve Barış’ı. İlk okuduğumda on dokuz yaşındaydım. İkincisinde yirmi dokuz, üçüncüsünde kırk dört. Gerçekten en sevdiğim romandır. Bir kitapta olup biten her şeyi on yıl içinde unutmak gibi bir maharetim var ve bu yüzden tekrar tekrar okusam da ilk kez okuyormuşum gibi oluyor. Ama sırf bu yüzden, yani bütünüyle unuttuğum için, bir kitabı yeniden okuyup yeni bir şeyler görmem pek olası değil. Mesela yirmi dokuz yaşındayken başka bir yazarla Savaş ve Barış hakkında konuştum, şans eseri kırk dört yaşındayken tekrar karşılaştık ve onun söylediğine bakılırsa kitapla ilgili düşüncelerim, ilk karşılaşmamızdaki düşüncelerimin aynısıymış. Oysa benim için her şey çok yeniydi…
Çok geç keşfettiğim kitap Turgenyev’in Avcının Notları. Kitabın ismini İsveçli bir yazarla yapılan televizyon röportajında duymuştum. Kitaptan bahsederken hayatını kısmen de olsa bu kitaba borçlu olduğunu söylüyordu. Daha güçlü bir biçimde nasıl ifade edilir bilmiyorum. Okudum ve ne demek istediğini anladım. Olağanüstü sade ve etkiden uzaktı – dünyayı kendisinde toplayan okuduğum nadir kitaplardan biriydi.
Şu an okuduğum kitap Judith Hermann’dan Birbirimize Her Şeyi Söyleyebilirdik. Gerçekten de dünyadaki en iyi yazarlardan birinin hazine değerindeki kitabı.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan
(Guardian)






