Uyuşan sol ayağını hafifçe kaldırdı. Aynı ana denk gelen frenle sendeledi ama düşmedi. Yanındakine abandı sadece. Zaten hiç kimse düşmemişti. Birbirine omuz atmıştı herkes. Kanıksanmış birkaç homurtu duyuldu o kadar.
Gençler tek elleriyle telefonlarına bakmaya devam ediyor, diğerleri boş gözlerle askılara uzanan kolları arasından, camdan görebildikleri kirli geçişlere bakıyorlardı.
Durak ayarlı bu insanlar, biyolojik saatlerine eklenmiş gibi sadece inecekleri an kıpırdıyor, kapıya doğru ilerliyorlardı.
Kadın pek alışık değildi böyle yolculuklara. Genellikle evdekilerden rica ederdi gideceği yere bırakılmayı, en azından uygun bir noktaya kadar.
Bugün eski komşular hep birlikte Nadire Hanım’a gidecekti. Yeni ev almışlardı, şu lüks olan bir artı bir denilenlerden. Şaşırmıştı herkes, o kadar ıncık cıncığı olan evi nasıl sığdıracaklar diye. Atmazdı hiçbir şeyi Nadire Hanım. Neredeyse her toplandıklarında aynı mor kazağını giyerdi. Artık bir bey, bir ben demişti. Bize yeter. Hem temiz, kutu gibi ev., pek de kolaylıkları var. Gerçi sekizinci kat ama ne yapalım.
Ya çarşı, pazar diye sormuşlardı?
Evet uzak, ama site içinde idare ediyoruz. Küçük bir market var, işimizi görüyor. Bizim oğlan telefona büyük marketi de yükledi. Bey oradan hallediyor, ben sadece ne lazım onu söylüyorum, demişti.
Nadire Hanım evini alalı beş ay olmuş, “hayırlı olsun” a gitme vakti çoktan gelmiş, geçiyordu. Hediyelerini hazırlayıp bugüne sözleşmişlerdi.
Dün geceden karar vermişti nasıl gideceğine. Hem kimseyi işinden gücünden etmem hem de biraz hareket olur, nefes alırım diye düşünmüştü. İki otobüs, bir metrobüs, hepsi kısa süreli, indi bindi demişti tarif ederken Nadire Hanım.
Asılı duran kolunun bileğini hafifçe döndürerek saatine baktı, neredeyse iki saattir yollardaydı.
İneceği durağa üç durak vardı var olmasına ama, tükenmişti.
Kendisi bu kadar zorlanırken şu insanların tek elleriyle, hatta tutunmadan yapabildiklerine hayranlıkla bakıyordu.
İlk bindiği ve yerleştiği noktada hemen hemen sabitti. Aynı zamanda binen ve neredeyse sırtına basarak onu geçen genç adam, sol çaprazdaki pencere yanı koltuğa oturmuştu.
Hem de ne oturmak!
Çabuk ve atik dedi, o koltuğu ne zaman, nasıl gördü de yerleşti? İnanılmaz bir beceriydi.
Kadının gözü bu genç adama takılmıştı. Sırtını dik bir şekilde koltuğa dayamış, kollarını kavuşturmuş, ayaktakilere şöyle bir bakmış ve gözlerini pencereden yana çevirmişti.
İlk göz göze gelişleri o esnada olmuştu. Kadında gıpta, genç adamda özgüven bakışları vardı.
Kadın artan sırt ağrısıyla birlikte ayaktaki fanilerden olduğunu hatırladı.
Bu temiz yüzlü delikanlı, küçük oğlundan beş, altı yaş büyük olmalıydı. Her an bir kibarlık edecekmiş gibi inceliği vardı, temiz, tıraşlı, elmacık kemikleri belirgin bu yüzün.
Her kıpırdanışta bir anne şefkatiyle umutlanıyordu kadın.
Genç adamsa biraz gevşemiş, koltuğa kaykılmıştı şimdi. Yüzünde nedensiz bir tebessüm beliriverdi. Bu huzur kadını rahatsız etti. Dalga mı geçiyor bu?
İnsanlar burada can çekişirken, gevşek, gevşek…
Sonra adam hareketlendi. Kucağındaki sırt çantasının ön bölümündeki fermuarı açtı. Elini dibe kadar soktu, kâğıt mendil paketini çıkardı, açtı, içinden bir adet çekti. Görüş alanına giren camın buharını temizledi.
Kadını ise ter bastı, giydiği şık mantonun buralara uygun olmadığını çoktan anlamıştı.
Adam kirli mendili cebinden çıkardığı poşete koydu. Bak sen şuna dedi kadın içinden, bir de titiz ha!
Sonra hoşuna gitti, kaç erkek şu hareketi yapar. Kendi çevresindekileri düşünürken durak anonsuyla irkildi. Açılan kapıdan, içerideki nemli montların yarattığı boğucu havayı biraz dağıtmasını umdu.
Genç adamın kıyafetleri çok iyi sayılmazdı, ama bir özeni vardı, belliydi. O kadar rahattı ki, ayna karşısındaymış gibi, paltosunun yakasını yuları kaldırdı, düzeltti. Atkısını ağır, ağır katladı. Seyredildiğini anlayınca yüzüne büyük gelen gözlüklerini, çıkardı ve üstten üsten etrafa şöyle bir bakış attıktan sonra tekrar taktı.
Aynı çatı altında, kendisi nefes almakta zorlanırken, karşısındaki bu rahatlık kadını iyice daralttı. Bir yandan sevimli de gelmişti bu hareket.
Otobüsün ikili koltukları arasında, ayaktakiler, birbirine geçmiş üçlü bir sıra oluşturuyordu. Orta aks kapıya gitmek isteyenler için hareketli bir koridordu. Bu koridoru kullanan şişmanca bir adam ilerlerken kadını o kadar sıkıştırdı ki, Nadire Hanım’a götürdüğü, içinde altılı pasta tabağı olan hediye paketi, koltuk demiriyle karnı arasında kaldı, neredeyse midesine battı. İstemeden de olsa bir “ah” çıktı büzüşmüş ağzından. Gözü hemen genç adama kaydı. O da O’na bakmıştı. Belki bu sefer, dedi içinden kadın.
Oysa genç adam ellerini kucağındaki çantanın üzerinde birleştirip, başını hafifçe sol omzuna pencereye doğru eğdi ve gözlerini kapadı.
Vay utanmaz bir de uyuyacak ha…
Bu rahatlığına bakılırsa son durağa kadar gidecek galiba. Belki de çok çalışıyor. Zaten de çok zayıf baksana. Uzaklarda oturduğu için yollarda uyukluyor zavallı, dedi.
Kısa bir tünele girip çıktılar. Kadın karanlıktan çıkınca gözü alışana kadar emin olamadı, genç adamın dudaklarında aynı tebessümü ve elindeki su şişesini görünce askıdaki kasılmış, uyuşmuş elini serbest bıraktı.
Yeter ya, buna hiç mi terbiye vermemişler, ayıptır ayıp…






