Yeni bir dil öğrenmenin beynimizi doğrudan etkilediği uzun süredir bilinen bir gerçek ama bu etkinin boyutu hâlâ tartışma konusu.
Makine çevirisi, yapay zekâ teknolojisindeki hızlı gelişmeler sayesinde kısa süre içinde hayatlarımıza girdi. Fakat makine çevirisi, her ne kadar yabancılarla olan iletişimimizi kolaylaştırsa da, belli bir süre sonra beyin kapasitemizi ve sosyal becerilerimizi olumsuz yönde etkileyecek.
Hem madem ki elimizde böyle bir teknoloji var, madem ki yapay zekâ daha şimdiden yazdıklarımızın ve söylediklerimizin eş zamanlı tercümesine imkân tanıyor, o halde okullardaki yabancı dil eğitiminin olduğu gibi kaldıralım gitsin, zira artık hiçbir faydası yok. Yani artık İngilizcedeki düzensiz fiilleri, İspanyolcadaki dilek kipinin hikâyesini, Almancadaki isim çekimlerini öğrenmek için harcadığımız zaman tarihe karıştı. Dahası artık hangi dili konuştuğuna bakmaksızın yeryüzündeki herkesle anında kaynaşabiliriz…
Doğruya doğru, makine çevirisi dev adımlarla ilerliyor. Kat edilen bu olağanüstü mesafeyse dilin, doğal dil işleme adı verilen bir alanıyla ilgili. Dile özgü güçlükleri aşmak üzere tasarlanan nöral ağlara dayalı aplikasyonlar, çeviri alanında yaşanan devrimin de nüvesini oluşturuyor. Üstelik Google, Microsoft ve Baidu gibi teknoloji devleri epey uzun bir süredir bu alana ciddi miktarlarda yatırım yapıyor ve peş peşe nöral çeviriye dayalı aplikasyonlar üretiyorlar. Mesela şu an Facebook, günde en az dört milyar içeriği yabancı dilden ana dilimize otomatik olarak çeviriyor. Hatta bazı durumlarda yazılımlar manuel çeviriden çok daha iyi sonuçlar üretebiliyor ve bunlar, mükemmellikleri mutlak olmasa da, iş yaşamımızda kullandığımız standart belgeler için gayet yeterli. Ya da gündelik etkileşimlerimiz için: dil bilmeseniz dahi Japonya’daki havalimanına indiğinizde rezervasyon yaptırdığınız otele nasıl gideceğinizi sorabilir, Peru’da ziyaret ettiğiniz bir köyün tarihini yerlisinden öğrenebilirsiniz.
Ötekilikle yüzleşmek
Fakat bu yeni gelişmeler, bir dizi sorunu da beraberinde getiriyor. Öncelikle şunu aklımızdan çıkarmamız gerek: dillerin çoğulluğu, dilbilimin incelemekte olduğu alanı da aşarak muazzam bir zenginlik ortaya koyar. Bir dil sadece karşılığı bulunacak kelimelerden ibaret değildir. Her dilin ardından o dile ait bir kültür, tarihsel bir miras, alışkanlıklar ve farklı dünya görüşleri bulunur. Bu yüzden yabancı bir dil öğrenmek, konuşma kalıplarını ya da yüzlerce kelimenin anlamını ezberlemek değildir, daha ziyade ötekilikle yüzleşerek muhatabın bakış açısını benimsemeye cesaret etmek demektir. Üstelik bilimsel çalışmaların ortaya koyduğu sonuçlara bakılırsa çok dillilik empatiyi, yani kişinin kendisini bir başkasının yerine koyarak onun düşünce ve eylemlerini anlama becerisini geliştiriyor. Ve biliyoruz ki, bu sayede diğerkâmlık gibi sosyal beceriler en üst safhaya çıkıyor.
Çift dilli olmanın beynin işlevleri açısından avantajları
Yeni bir dil öğrenmenin beynimizi doğrudan etkilediği uzun süredir bilinen bir gerçek ama bu etkinin boyutu hâlâ tartışma konusu. Bilhassa Viorica Marian, Anthony Shook ve Ellen Bialystok tarafından yapılan çalışmalar bize çok dilli insanların daha fazla sayıda aktif nöronal bağlantıya sahip olduğunu ve beyinlerinde bilgi işleme süreçlerinde rol oynayan gri madde yoğunluğunun daha yüksek olduğunu gösteriyor.
Görüntüleme teknikleri aracılığıyla yapılan araştırmalara göre bir dilden ötekine geçerken – yani mesela belli kelimelerin karşılığını bulmak için hafızayı kullanırken – beyin aktivitesi kayda değer bir oranda artıyor. Ve bu da daha sağlıklı bir beyin, Alzheimer ya da bunama gibi ciddi hastalıklardan azade daha uzun bir hayat demek.
Çocuklar üzerinde yapılan araştırmalarsa erken yaşlardan itibaren en az iki dil öğrenen çocukların daha fazla serebral plastisiteye sahip olduğunu gösteriyor. Serebral plastisite, bilhassa öğrenme safhasında beynin kendini yeni duruma adapte etme becerisini ifade eden bir kavram ve Fransız nörobilimci Stanislas Dehaene, bu bulguları doğrulamakla kalmayıp ebeveynleri, çocuklarına birden fazla dil öğretmeye teşvik ediyor.
Bilişsel becerilerimiz risk altında
McGill Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre GPS kullanımı yaygınlaştığından beri beyinlerimizin, mekânsal bilgiyi hafızada tutan ve yön bulma becerisini yöneten hipokampüs bölgesindeki aktivitede önemli bir azalma söz konusu. Makine çevirisi ve eş zamanlı çevirinin önümüzdeki yıllarda bu tarz değişimlere yol açacağı muhakkak.
Bu da demektir ki, çok sayıda farklı karmaşık görevin kısa süreler içinde yerine getirilmesini sağlayan ya da bunları kolaylaştıran teknolojik çözümlerin, uzun vadede beyin kapasitemizde azalmaya ve sosyal becerilerden yoksunluğa sebep olacağı bir döneme girmek üzereyiz. Dolayısıyla yapay zekâ teknolojilerindeki ilerlemeyi körü körüne alkışlamayı bırakmalı ve bunun gerek bilişsel gerekse sosyal alanda karşımıza çıkaracağı problemler konusunda düşünmeye başlamalıyız.






