Claire Dederer erkek yazarlardan, babalardan, hayatlarını onları için kolaylaştıran karılarından bahsediyor. Pek çok alıntı ve örnekle.
Günlerdir çok canım sıkkın. Neil Gaiman meselesi. Alışmış olmam lazım artık diye düşünüyordum. Sonuçta daha yeni bununla ilgili bir kitap bile okumuştum. Alışmamışım, bu kez de bambaşka nedenlerle canım sıkıldı. Benim çok gönül bağım yoktu Gaiman’la ama oğluma o lisedeyken önermiştim. Çok sevdi, uzun yıllar sürekli ondan bahsetti. Ne kadar da “onun” yazarıymış, hele o sarkazm yok mu, bayılıyormuş filan. Geçen yaz yazar hakkında ortaya atılan tek bir iddia vardı, geçtiğimiz günlerde başka pek çok mağdur bulundu, kirli çamaşırlar ortaya döküldü. Yazar elbette kimseyle rızası dışında bir şey yapmadığını savundu ama hayır diyemeyecek mağdurların ortak noktalarından biri gidecek yeri, kalacak evi, işi olmaması, Neil Gaiman ve karısı için çalışıyor olmasıydı. Sonuçta bu rıza işlerindeki güç dengesini bilmeyecek kadar saf değiliz.
Bu konuya dair yeni okuduğum Claire Dederer’in Canavar - Hayranların İkilemi adındaki kitabı yayımlandığından beri tartışılıyor. Claire Dederer 2017 yılında The Paris Review’da yayımlanan ve Longform Deneme Ödülü kazanan yazısı Canavar Erkeklerin Sanatıyla Ne Yapacağız? ile birlikte bu konuyu düşünmeye başlıyor. Böyle erkekten bol ne var? Yavaş yavaş canavar kavramına dahil ettiği bazı kadın sanatçıların da eklenmesiyle uzun ve son derece kişisel, kafası karışık ki bence kitabın en hoş yanı da bu, bir metin haline geliyor. Yayıncısının bölümlere ayırmasını istemesiyle de elimizdeki bir giriş ve on üç bölümden oluşan kitap ortaya çıkıyor. Elbette her bölüm aynı etkileyicilikte değil. Özellikle Roman Polanski’nin anlatıldığı “Giriş” bölümü ve Woody Allen’a değinen ilk bölüm kitaba müthiş bir başlangıç yapmamızı sağlıyor.
Claire Dederer’in sade anlatımını, hiçbir biçimde zorlamayan dilini, kişisel olandan bahsetmekten çekinmemesini çok sevdim, öncelikle ondan başlayayım. Bu zor konunun insanın kendi kafa karışıklığını aktarmadan anlatılması bence pek mümkün değil. Kitabın sonlarına doğru Dederer’in yaşamının ve anneliğinin muhteşem bir bölüme bağlanmasını ise daha çok sevdim ki kitapta en sevdiğim üçüncü bölüm de bu oldu, bu kısma daha sonra geleceğim.

Ağzımızdaki kekre tat
Giriş bölümünde yazar bize her şeyin nasıl başladığını anlatıyor. Yazacağı kitap için araştırma yaparken Roman Polanski’nin yaşamına denk geliyor ve olan biten karşısında dehşete düşüyor. Yönetmenin çocuk tecavüzcüsü olduğunun idrakiyle tüm filmlerini tekrar izlemeye başlıyor ve ne yazık ki filmleri hâlâ çok sevdiğini fark ediyor.
“Kendime Polanski’nin bir dâhi olduğunu, konunun burada kapandığını, sorunun çözüldüğünü söyledim; ancak filmleri seyrederken içimi kaplayan, tatsız bir şekilde huzursuzluğa benzeyen hissi yok sayamıyordum. Huzursuzluktan da kötüsüydü. Vicdanım sızlıyordu. Polanski’nin işlediği suçun hayaleti odayı terk etmiyordu.”
Nasıl? Tanıdık geldi mi? Ben çok sinefil olmadığım için yönetmenlerde bundan çok rahatsız olmadım ya da yukarıdaki hissi yaşamadım diyeyim. Yine de şu paragrafı okur okumaz sevdiğim pek çok yazar geldi aklıma, sevmiş olduğum ama artık ağzımda kekre bir tat bırakan… Hepimizin kendimizce bulduğumuz çözümler var, biliyorum.
Son yıllarda kendimi rahatlatmalarımı düşünüyorum de… Ölmüşse sorun değil artık, yabancılarda çok dert etmiyorum da yerli yazarsa hayatta okumam, ırkçı olması o kadar da rahatsız etmiyor beni, yeter ki taciz tecavüz olmasın… Daha neler neler. Yazarı iptal etmek demek seviyorsam eğer eserinden de mahrum kalacağım demekti, e madem öyle Tolstoy karısına neler yapmıştı, Dostoyevski kumarbazdı, Céline Nazi’ydi, ne yapacaktık.
Claire Dederer’in Woody Allen sevgisiyle ne yapacağını bilmez halde yazdığı ilk bölüm “Yoklama”da karşımızdaki hakikat ortaya çıkıyor: Sanatçının yaşamöyküsü. “Benim zevk alma, özellikle de sanat eserleri tüketerek zevk alma becerim de sürekli tehdit altındaydı - bunalım, bıkkınlık, dikkat değişikliği yüzünden. Şimdi bir de yaşamöyküsü denen şeye dikkat etmem gerekiyordu; sanatçının yaşamöyküsü zevkimi engelleyen bir şeye dönüşmüştü.”
Sonra artık erkeklerle de sınırlı değildi hiçbir şey. Son on yılda sosyal medyanın etkili bir hale gelmesiyle sanatçıların çoğuyla olmaz olsaydı keşke diyeceğimiz bir yakınlığa büründük. Sanatçılar hakkında hiçbir şeyi bilmediğimiz, gizemli hallerini matah sandığımız o günleri gerçekten özlüyorum çünkü şu geldiğimiz noktada sevdiğim pek çok sanatçının gönderisini “Sus be kadın/adam!” içsesimle okuyorum. Hatta bazen “keşke biri telefonu elinden alsa” dediğim de oluyor, itiraf ediyorum.
Kitabın üçüncü bölümü “Hayranlar”ın konusu J.K.Rowling mesela. Harry Potter ile gönüllerimizi kazanan bu kadının translar konusunda nasıl ağzından köpükler çıkaran bir canavara dönüştüğünü gördük maalesef. Kullandığı çirkin dil hepimizi rahatsız etti ama ne yapacaktım, Harry Potter’ları okudum, izledim bir kere. Hadi bir daha izlemeyeyim, vicdanımı rahatlatayım ama bu kez de geçen yaz olimpiyatlardan beri aklıma takılan bir soru kafamı karıştırıyor. Rowling’in kabalıkta ve saçmalamakta sürekli el yükseltmesi buradan yaptığı primle ilgili gibi gelmeye başladı. Her şey sahte miydi.

Bize düşen zor kararlar
İptal kültürü sadece kadın-erkek sanatçıları kapsasa da iş orada bitmiyordu hiçbir zaman. Bir yayınevini, bir sinema salonunu ya da artık unutulmaya başlansa da Gezi Olayları’nda protesto ettiğimiz mekânları da silmeliydik aklımızdan. Tamam sinemaya başka yerde giderim, yemeğe zaten düşkün değilim ama bir daha yüzüne bile bakmamam gereken o yayınevinin çıkardığı kitaplar ne olacak? Bu ikilemi çabuk aştım mesela. Ne yaptım? Yayınevini protesto etmedim. Kendimce geçerli bahanelerim de vardı üstelik. Oradan kitabı çıkacak yazarların ne suçu vardı, önceden anlaşma yapmış olanların, ilk kez kitabı yayımlanacakların? Sonra o yayınevinde çalışan pek çok emekçi arkadaş var, onlar niye mağdur olsun? İşte bu ve başka bahanelerle kaçındığım pek çok protesto var, sanırım olacak da…
Yani pek çok insanın kınım kınım kınayacağı kadar duyarsız biri miydim ben acaba? Böyle kalın derili, hiçbir şeye inancı olmayan, her şeye boş işler bunlar diye bakan… Öyle biri olmadığımı biliyorum ama her izleyenin, okuyanın derdi ya da yarası başka. Bizi en çok yaralayan yerde savunma sistemimiz çalışmaya başlıyor. Beni en çok yaralayanın ne olduğunu bulmam için Canavar’ı okumaya devam etmem gerekiyormuş.
“Ben, izleyicinin hikâyesini anlatmak istiyordum. İzleyici bir şeyler izlemek, okumak ya da dinlemek istiyor. Bu sayede izleyici oluyor. Ama etrafıma baktığımda izleyicinin yeni bir görevi olduğunu fark ettim. İçinde bulunduğum, acı gerçeklerin yüzümüze vurulduğu o tarihi anda izleyici başka bir şeye dönüşmüştü: yeni yeni canavarlar tarafından tekrar tekrar öfkelendirilen bir gruba. İzleyici, canavarı dramatik bir şekilde kınamaya bayılıyor. İzleyici bir Kevin Spacey filmi daha seyretmeyi reddederek sırtını dönüyor.”
Claire Dederer canavarları kınamamızın altında o korkunç potansiyeli bizim de taşıdığımızı bilmemizin yattığını söylüyor. Açıkçası bu fikrine katılmıyorum, Polanski ve Allen’ın Yahudi olduğu için bu derece eleştirildiği imasına da. Rowling’e dair fikirlerini fazlaca üstten vermesi, Micheal Jackson’ın ne yaptığıyla ilgili tek bir sözcük bile etmemesi de beni biraz huzursuz ediyor. Pek çok bölümü dağınık buluyorum ama bu kitap Claire Dederer’in şahsi fikirleri ve bunu en baştan itibaren açıkça söylüyor, hatta kitapta her “biz” dediğinde “biz değil ben” diye kendisini düzeltiyor. Yukarıda saydığım iptallerden kaçınma sebeplerim nedeniyle beni de kaypak sayanlar, fikirlerime katılmayanlar olacak çünkü bu konu üzerine konuşmak bir ipin üstünde dengede kalarak yürümeye çalışmak kadar zor, her an düşebilirsiniz, belki düştünüz bile.
“Günümüzde işler böyle yürümüyor. Artık sanatçıların yaşamöykülerinden kaçamıyoruz. Yaşamöyküleriyle dolup taşıyor, yaşamöykülerinden usanıyoruz. Biyografik bilgi çağında yaşıyoruz ve herhangi bir kişiye yeterince bakarsanız en azından ufak bir leke bulabilirsiniz üstünde. Bir yaşamöyküsü olan herkes -yani hayattaki herkes- ya iptal edildi ya da iptal edilmek üzere.”
Bingo.
Küçük şahsi iptallerim
Peki benim hassas noktam neresiydi acaba? Yukarıda yapmadığım iptalleri saydım, yaptıklarım da var. Claire Dederer kitapta Trump nefretinden ve bu adamın başkan olmasına hâlâ inanamamasından bahsedip duruyor. Şimdi Trump bir kez daha başkan olmuşken, ne halde çok merak ediyorum çünkü Dederer yaşıtları gibi romantik solcu bir dönemden geliyor ve gelinen berbat noktayı kabullenmekte epey zorlanıyor. Amerika’da da bizde de keskin bir kutuplaşma sanatta da yıllardır kendisini belli ediyor. Kültürel iktidar kavgası son zamanlara hızlandı hatta. Benim bu konuda tarafım nettir mesela, pek çok insandan daha net. İktidara yakın belli başlı birkaç yayınevinin kitabı evime giremez, evet oradan çıkacak iyi kitapları kaçırmak pahasına. Ama izleyiciye bu da yetmiyor, hemen “şu yayınevi de kara para aklıyor” diyorlar, “o ne olacak?” Vallahi her şeyi de ben sırtlayamam, üzgünüm.
Yine uzun yıllardır okumadığım iki yazar var, 19’umdan beri aklımdan çıkmayan Güneş K’nın yüzü suyu hatırına, biri direkt fail, biri dolaylı yoldan konuyla ilişkili. Bu tamamen benim hassas noktam, yaralandığım yer. Aynı hassaslığı Polanski’ye gösteremedim çünkü olayı yaşandığı zaman okumakla sonradan okumak bile duygularınızın yoğunluğunda fark yaratıyor. Sonra pandemide me too hareketi gibi başlayıp Nazi subaylarının liste tutmasına benzeyerek son bulan tacizci yazar ifşaları oldu mesela. O gündemin çıkış noktası olan yazar da benim için çok önemli değildi. Ama değişen davranışları, seçtiği yol ve bir ailenin trajedisine dönüşen hatasıyla iptal ettiğim bir yazar daha oldu, üstelik eskiden arkadaşımdı. Sanırım en zoru da bu. Kişisel bağ.

Annelik-Canavarlığa giden yol
Kitapta en sevdiğim bölümlerden diğer ikisi “Ben Bir Canavar mıyım” ve “Çocuklarını Terk Eden Anneler” oldu. Neden böyle oldu, onu da biliyorum. Claire Dederer’in leke, iptal, yaşamöyküsü diye bahsettiği yerlerin uzandığı nokta herkeste değişiyor. Canavarlığın size nereden temas ettiğiyle, sizin hassas noktanıza dokunup dokunmadığıyla çok ilgili bu. Benim hassas noktam da uzun bir süredir, annelik.
Claire Dederer erkek yazarlardan, babalardan, hayatlarını onları için kolaylaştıran karılarından bahsediyor. Pek çok alıntı ve örnekle. Bu konuyu Rachel Cusk’ın Övgü’sü için yazdığım “Hayattan Alacaklı Olanlar”da uzun uzun yazmıştım, öfkemden ve haksızlığa uğradığımız duygumdan vazgeçmedim, o nedenle aynı şeyleri tekrar etmeyeceğim. Kitapta canavar olarak ele alınan kadınlar işte tam da bu toplumsal önyargının kurbanı olmuş olanlar. Claire Dederer anneliğini, eksik hissetmesini ve sonrasında alkolizmle mücadelesini son derece çıplak bir biçimde aktarıyor bize. Kadınların canavarlığına da böyle yol alıyoruz işte.
“Belki bir yazar kadın olarak intihar etmiyor, çocuklarınızı terk etmiyorsunuz. Ama bir şeyleri terk ediyor, içinizdeki verici bir parçayı geride bırakıyorsunuz. Bir kitabı bitirdiğinizde yerde kırık parçacıklar kalıyor: atlanmış randevular, atlanmış sözler, atlanmış buluşmalar.”
Tüm bunları okurken oğlum çocukken biraz sonra diye diye ertelediklerim, kitabımın ya da yazımın başından kalkmamak için onun saatlerce bilgisayarda oynamasına göz yummam filan geliyor aklıma. Oğlum kocaman biri artık. Aklıma bunların gelmesi saçmalığın daniskası ama işte bu bitmek bilmeyen vicdan azabı en küçük bir anıda harekete geçip sizi dürtmeye başlıyor.
Bu vicdan azabını ve bir sanatçı olarak var olma arzusunu çok iyi anladığımdan bir sonraki bölümde anlatılan sanatçılarla empati kurmak çok da zor gelmiyor bana. "Çocuklarını Terk Eden Anneler” bölümüde anlatılanlar Doris Lessing ve Joni Mitchell. Tamam Doris Lessing’in üç çocuğunun en küçüğünü alarak kocasını terk edip İngiltere’ye dönmesi biraz sorunlu. Kalan o iki çocuğu düşününce işin içinden çıkmamız mümkün olmuyor. Doris Lessing de en mantıklı kararın bu olduğunu, kendisine en çok ihtiyaç duyanı aldığını söylemiş. Sophie’nin Seçimi gibi bir şey, insan bazen neler yapmak zorunda kalıyor…
Joni Mitchell ise çok genç yaşta hamile kalıp doğurmak zorunda kaldığı kızını evlatlık olarak vermiş. Bu tip şeyler o yıllarda saklı kalsa da Mitchell 1971 yılında yayınlanan Blue albümünde terk ettiği bebeğe “Little Green” parçasında göndermede bulunuyor. (Evet, Canavar’ı okurken hepsini dinledim ve kalbim kırıldı.) Kadınlar sanatı ya da genel anlamda iş hayatını seçecekse hiç doğurmamaları gerektiğini söyleyenler çoğunlukta ve gayet net bir biçimde kararlarını vermişler. Doğurduysanız bakmalısınız, doğurarak seçiminizi yapmış oluyorsunuz.
Evet, Doris Lessing iki çocuğunu terk etmiş, Joni Mitchell bebeğini evlatlık vermiş. Kimsenin onları canavar olarak adlandırmalarına ihtiyaçları yok zaten, bölümde anlatıldığı üzere biri bambaşka kişiler üzerinde annelik yapmayı deneyecek, öbürü dengesizlik, öfke ve kapris dolu yaşayıp bir ömür kendisiyle savaşacak. Kadınları yaftalamaya gerek yok, biz kendimize yetiyoruz.
Annelik - her şekilde mantıksızlık
Claire Dederer de yazarlık bursuyla gittiği Marfa’da oturup sanatını, yazacaklarını düşüneceği yerde bu süre içinde çocuklarını terk eden anne mi olduğunu, terk etmenin süresinin hesabı olup olmadığını düşünüyor. Sonra da yalnızlığı nasıl da özlediğini ve kendi başına bu odadaki mutluluğunu fark edip vicdan azabıyla boğuşuyor.
“Oğlumu özlüyor ve dengemi şaşırmış gibi hissediyordum. Oğlumu özlüyor ve kendimi mutlu hissediyordum. Onu kucaklamak için can atıyordum. Aynı zamanda bir pikap alıp Meksika’ya gitme hayalleri kuruyordum.”
Oğlum dokuz yaşındayken arkadaşlarımla kadın kadına yaptığımız tatil geldi aklıma. O kadar mutsuz olmuştum ve oğlumla karavanımızda olmayı hayal etmiştim ki, kendi kendime bir daha onsuz tatil yapmayacağım dedim ve yapmadım. Ta ki o artık benimle tatil yapmayı istemeyene kadar. Sevmeye, ödün vermeye, affetmeye hazır, vicdan azabıyla çalışan varlıklar: anneler.
Claire Dederer de Marfa’dan erken dönüyor. Yine kaçak zamanlarda yazı yazmaya ve bambaşka şeylerden vicdan azabı duymaya devam ediyor.
“İşte çocuklarını terk etmiş olarak yargılanmanın bazı yolları:
Evdeki çalışma odanın ya da stüdyonun kapısını kapatıp çocuğu dışarıda bırakmak
Çocuk bakımının büyük kısmını diğer ebeveyne yüklemek
Çocuğu büyükanneye, dadıya ya da bakıcıya bırakmak
Çocuğu kreşe yazdırmak
Günler, haftalar ya da aylar süren iş seyahatine çıkmak
Boşanıp velayetin büyük kısmını diğer ebeveyne bırakmak
Çocuğu yetiştirmeleri için kendi ebeveynine vermek
Aile evinden kaçmak
Bir de belki: Doğumda çocuğu evlatlık vermek
Listeye siz de ekleme yapabilirsiniz…”
İşte bu listeye bakarak siz de kendi canavarlığınıza kendiniz karar verebilirsiniz. Bazı şeylerin bu denli evrenselliği oldukça sinir bozucu. Geçtiğimiz günlerde X platformunda çocuğunu kreşe vermenin uzun uzun tartışma konusu oldu örneğin. Dünyada yükselen tradwife akımının neye hizmet ettiğini düşünürsek işler kadınlar için daha ne kadar zorlaşacak bilmiyorum.
Kadınlık ve annelik meselesinde çok severek okuduğum bu bölümden sonra aklımda tek bir isim var, bunu da söylemeden geçemeyeceğim. Alice Munro. Kızına yapılanlara göz yummasından ötürü benim okumayacağım yazarlar arasına girdi ve yukarıda anlattığım gibi bu listeye gerçekten çok özel canavarlar girebiliyor. Claire Dederer’in bu isme dair özel bir deneme yazmasını çok isterdim.
İlk paragrafta bahsettiğim Neil Gaiman meselesine gelirsek… Yine hassas noktalar giriyor işin içine. Bu kadar sinirlerimin bozulmasının sebebini sonradan anladım. “Sen kim oluyorsun da benim oğlumun çok sevdiği yazarın adını bu denli kirletebiliyorsun, üstelik seni oğlumla ben tanıştırmışken” gibi dünyanın en saçma fikirleri dolaşıyor kafamda. Ama işte annelik… mantığın yok olduğu o muhteşem yer.
Canavar ele aldığı konularla sizi epeyce düşündürecek bir kitap. Sohbet eder gibi yazılması en hoş taraflarından, katılmadığınız yerler olacaktır ama bunu da beyin fırtınası gibi düşünebilirsiniz, iki arkadaş sohbet ederken bazı noktalarda anlaşamıyorlar, dünyanın en doğru iletişimi. Berrak Göçer’in yazarın tonunu son derece ustaca yansıtan çevirisiyle benim için 2024’ün en iyilerindendi. Kim bilir belki bizde de böyle isim isim değerlendirilen canavar sanatçılar olur bir gün. (Olmadı.)


.jpg)



