Popüler podcast formatında okunacak bir şeyler varsa bunu sunucular yapıyor ve sizin bir şeyler okumanıza gerek kalmıyor.
Günümüzde podcastler toplumun entelektüel meseleler konusundaki merakını gidermeye hizmet ediyor. İçinde bulundukları riskli vaziyetse onlar bakımından varoluşsal olabilir.
2017 yılına dönüp baktığımızda podcastler hâlâ birer nişti. Aynı yıl Michelle Dean’in de yazdığı gibi, “Bir podcast, dinleyiciyi ancak kendi aklına takılan düşünceler bakımından tatmin edecek ufak detaylarla doludur. Bahsedilen konular misketlere, sunucu ve dinleyiciyse o misketleri sayan çocuklara benzer – ötekilerin nazarında nadiren değer taşıyan ama çoğunlukla hiçbir değeri olmayan, saymakla meşgul olanlar bakımındansa paha biçilmez olan şeyler.” Ve yazı şöyle devam ediyor: “Podcastler toplumu bilgilendirmek için eğlenceli yöntemler geliştirdiyse de, bunların kamu yayıncılığı rolünü üstlenmeleri pek mümkün değil. Ama ne yazık ki, bu büyük resmin hâlâ farkında değiller.”
Dean’in bu sözlerinin ardından neredeyse yedi yıl gibi bir süre geçti ve podcast imparatorluğunun sınırları günden güne genişleyip kamu yayıncılığını geride bıraktı. Günümüzde podcastlerin egemenlik alanı bir hayli geniş. Siyaset, tarih, futbol, eğlence gibi birbirinden oldukça farklı konularda hazırlanan sayısız podcast var. 2024 yılına geldiğimizdeyse podcastlerin bu yayılmacı politikasının ucu kurgu dışı kitaplara dokunmaya başladı. Zira yayıncılık istatistiklerine bakıldığında 2024 yılında Birleşik Krallık’taki kurgu dışı kitap satışları yüzde sekiz oranında azalmış görünüyor. Konuştuğum kurgu dışı yazarlardan biriyse bu durumu tüketici tercihlerindeki basit bir değişime bağlıyor: toplum entelektüel merakını artık podcast dinleyerek tatmin etmeye çalışıyor.
En çok dinlenen podcastlerse giderek daha rafine bir hal alıyor. Genellikle iki sunucu (neredeyse her zaman iki erkek) arasında geçen diyaloglar iyi geliştirilmiş bir dinamik etrafında şekilleniyor. Fakat ele alınan konu ne denli ustalıkla işlenirse işlensin, format ister istemez yalnızca belli bir kesime hitap ediyor. Başka bir deyişle ele alınan mesele ancak sunucuların perspektifi doğrultusunda konuşuluyor ve bu da aynı içeriğin tekrar tekrar kendini üretmesine, konuşmanın da hiçbir yere varmadan kendi içinde dönüp durmasına sebep oluyor. Dolayısıyla dinleyicinin asıl keyif aldığı şey ele alınan meselenin kendisi ya da o meseleye yönelik, tartışma konusu haline getirilen bakış açısı değil, giderek daha az sayıda insana hitap eder hale gelen espriler ya da kısır tartışmalar oluyor. Aslında burada bir aidiyet meselesi var. Canlı performanslara katılım gösterenlerin maksadı başka hiçbir yerde bulunamayacak bir bilgiye erişmek değil, gerçek ve yaşayan bir şeyle temas kurmaktan, çemberlerin dışında değil de içinde olma hissini yaşamaktan ibaret. Ve söz konusu topluluğun tarih ya da politika gibi prestijli bir bilgi birikimi etrafında toplanıyor olması muhtemelen insanlara kendilerini ötekilere nazaran seçkin hissettiriyor.
Bunu, uzun süredir Radyo 4 bünyesinde program yapan deneyimli yayıncı Melvyn Bragg’in tartışma programı In Our Time’ın verdiği hissiyat ve etikle karşılaştırın. Popüler podcast yayıncıları her hafta birkaç bölüm birden yayınlıyor, bazılarıysa güncel gelişmeleri takip etmek adına her gün. In Our Time ise haftada bir yayınlanıyor – olağanüstü kapsamlı bir arşivi var, orada kendinizi kaybedebilirsiniz bile ama arşivde gezinmek için bile muazzam bir entelektüel çaba sarf etmeniz lazım. Aslında programın en göze çarpan özelliklerinden biri, muhtemelen yayına katılan akademisyenlerin medya deneyiminin kısıtlı olması sebebiyle, kimi zaman tekdüze bir tonda devam etmesi. Çoğu bölümün sonuna eklenen ve akademisyenlerle Bragg’in keşke bunları da tartışmaya dahil etseydik dedikleri filtresiz bölümleri dinlemekse gerçekten eğlenceli. Yine de bunca önemli meseleyi kısacık bir zaman aralığına sığdırdıkları için hepsine minnettarım. Program dinleyicinin daha fazlasını talep etmesine ve hatta akademisyenlerin sahip olabildiği bir şeyi istemesine yol açıyor: yaşam boyunca ilgi duyulan tek bir konu, bu konu hakkında oluşan derin bilgi birikimi ve içgörü.
Popüler podcast formatında okunacak bir şeyler varsa bunu sunucular yapıyor ve sizin bir şeyler okumanıza gerek kalmıyor. In Our Time ise dinleyicileri yazılı metin dünyasına geri götüren bir formata sahip çünkü her bölümün altında bir de okuma listesi var. Önerilen, program bittikten sonra daha derinlikli bir bilgi birikimine erişmek için listedeki metinlerin okunması. Bu aslında psikolojik bir vurguya da işaret ediyor. Zira nöropsikoloji bize, beynin “dinleme” yoluyla erişilemeyen kısımlarına ancak “okuma” yoluyla erişilebildiğini söylüyor. Nöropsikolojinin dış uyaranların sıfıra yakın olduğu bir ortamda beynin harekete geçen bölgelerini tanımlamak için kullandığı bir kavram var: Varsayılan Mod Ağını (Default Mode Network – DMN). Bu ağ, insan sessiz bir ortamda tamamen yalnızken devreye giriyor ve benliğin oluşmasında önemli bir rol oynuyor.

Peki en son ne zaman sessiz bir ortamda kitap okuduğunuzu hatırlıyor musunuz? Çevirdiğiniz sayfalara bütünüyle odaklanamamış olabilirsiniz. Zihninizden ara sıra o gün olan bitenler geçiyor olabilir. Ya da okuduğunuz bir paragrafın yarattığı çağrışımla anımsadığınız geçmiş anlar. Ardından yine sayfalara dönmüşsünüzdür – bilinciniz gerisin geri metnin sınırlarına döner. Kimi zaman da saatlerce o sınırlar içinde kalırsınız. Ta ki, arka planda bir şeyler sizi rahatsız edene ya da bir fincan çay için yerinizden kalkana kadar. İşte okuma yaptığınız esnada beyniniz etrafta başkaca uyaran olmadığından Varsayılan Mod Ağını harekete geçirir ve okuduğunuz metinler, tıpkı anılarınız gibi dolaylı yoldan benliğinizi biçimlendirir.
Fakat belli okuma biçimlerinin farklı okuma biçimlerini tetiklediği fikri yeni bir şey değil. Mesela Miguel Cervantes, Don Quijote’de sıklıkla bu konu üzerinde durur. Cervatnes’in kahramanının okuma alışkanlıkları geç dönem İspanyol İmparatorluğu’nun okuma zevkini, o sıralar çok moda olan romansları yansıtır – Ortaçağa özgü zevksizlikler, canı sıkılan genç kızlar ve macera peşinde koşan parlak zırhlı şövalyeler. Fakat romanın kendisi, rasyonel bir bakış açısına sahip karakterlerin iyi bir kurgunun nasıl olabileceğine dair tartışmalarını içeren uzun paragraflarla doludur. Ve bu karakterler, okuduğu romanslardan etkilendiğine inandıkları kahramanın deliliğine tedirgin bir karşılık verir, giderek daha okuryazar hale gelen bir toplumun her zaman daha eğitimli ve rasyonel bir toplum demek olmadığının ayırdına varırlar. Cervantes, metnin içine yerleştirdiği onlarca karakter ve hikâye vasıtasıyla okuma alışkanlıklarının da metinler kadar çeşitlilik içerdiğini savunur. Niçin, diye sorar Cervantes, okurlar bunun gibi uzun, sürekli düğümler atan ve dolayısıyla sonsuza kadar okuru oyalama potansiyeline sahip kitapları tercih etsinler? Ardından, gelecek kuşakların kendi sunduğu anlatıları tercih edip etmeyeceği konusunda şüpheli olduğunu belirtir. Hatta bu sonuncudan öylesine emindir ki, ikinci ciltte karakterler birinci cildi gerçek yaşamda dolaşıma giren ucuz taklitlerle karşılaştırır, ilkini, asilzadenin kendi gerçek yaşam öyküsü olmasının yanı sıra taşıdığı edebi nitelikler ve karakter oluşturmada dikkate alınan ahlaki değerler sebebiyle övmeye başlarlar.
Şu an en çok dinlenen podcastlerin, belli bir olay örgüsü belirleyip onun doğrultusunda ilerlediklerini, hatta ancak içi aksiyonla dolu bir gerilim romanının yapabileceği gibi her şeyi bir çırpıda tükettiklerini görmek zor değil. Lionel Davidson’ın başyapıtı Kolymsky Heights gibi gerilim romanlarını elimizden bırakamayız çünkü her şey birbirinin peşi sıra oldukça canlı ve akıcı bir biçimde gerçekleşir. PG Wodehouse’un Jeeves ve Wooster hikâyelerini elime aldığımda hemen hemen her zaman kitapların tamamını tek oturuşta okurum çünkü olağanüstü bir anlatım disipliniyle kurgulanan her sahneyi, aynı disiplinle ve oldukça zarif bir biçimde kurgulanan başka bir sahne takip eder. Bunları okumak son derece keyifli ama PG Wodehouse’un romanlarını ya da baştan sona olay örgüsünden ibaret başka gerilim romanlarını, ne kadar keyifli olursa olsunlar, her zaman okumak istemem. Zira insanın aklına gelebilecek her tür ruh halini içinde barındıran romanlar her zaman daha fazla tercih edilir. Mesela Anna Karenina’yı okuduğunuzda, dünyayı bir köpeğin gözünden görmenin nasıl bir şey olduğunu bile deneyimlemiş olursunuz. Büyük romanların olağanüstü kapsamlı metafiziği bize edebi dokunuştan muaf kalmayı hak edecek hiçbir deneyim olmadığını, en azından hiçbir deneyimin o derece banal olmadığını söyler.
Podcastler bu köklü hikâye yaratma geleneğini sonuna kadar kullanıyor ve bunu giderek daha fazla alana yaymaya çalışıyorlar ama belli bir süre sonra karşı karşıya kalacakları risklerin farkında bile değiller – mevzubahis politika ya da tarih olduğunda elbette hikâye her zaman istendiği doğrultuda gitmeyecek ve yalnızca olay örgüsü için orada olan kitlenin kafası karışacaktır.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






