Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

19 Ocak 2025

Edebiyat

Kesişen Yazgılar, Sürüp Giden Hayatlar

Erhan Sunar

Paylaş

1

0


Kendini büyük bir düzen ve hep toparlayıcı bir mantık içinde sadece okutmakta değil, sevdirmekte de hiç tökezlemez Ralf Rothmann’ın bu üçlemesi.

Baharda Ölmek romanında, yolları savaşla kesintiye uğrayan genç âşıkları, cephede bulunsa da kararlı savaş karşıtı çocuk yaştaki askerleri, çalışmaktan yorulmuş anne babaları ve emeğin resmini çok yakından verir Ralf Rothmann. Bu zarif romanı O Yazın Tanrısı’na ve ikisini birden Kar Altındaki Gece’ye bağlayan da yine hayatlarını savaş altında olsun olmasın gayet inatla, azimle, kendilerine özgü bir hevesle yaşayan kişilerinin birbirlerinden pek kopmayan yazgıları olur. (Üçlemenin ilk iki romanı İkinci Dünya Savaşı’nın son zamanlarında geçerken, Kar Altındaki Gece’nin savaş sonrasından birkaç on yılı daha kapsayan bir genişliği vardır.) İçlerinden birini ağırlıkla takip ederken aslında diğerlerinin de ilerleyen yaşamlarına yer açmada Ralf Rothmann oldukça hoşgörülüdür ve bu tutumu romanların dünyasına bazı hayatların dramını yerleştirmesine imkân tanımaz sadece, onlara baştan sona sarsılmayan edebî bir demokrasi duygusu da katar. Savaşın yıpratsa da bitirmeye yetmediği hayatları tasvir etmede yazar öylesine dikkatlidir ki, en sonunda bu hayatların içinde saklı duran özlemlerin, aşkların ve tutkuların, ihanetlerin veya ihmallerin büyük bir güçle yine savaş koşullarını unutturduğunu görmeye başlarız. Yoldaşlarına ateş etmeye zorlanan gençlerin, bombardıman uçaklarının, savaş söylemlerinin, meyhanelerde son içkilerini içen askerlerin biraz daha geniş yer tuttuğu Baharda Ölmek’in aksine, diğer iki roman için “cephe gerisi hayatlar” demek bile kimi kez zorlaşacaktır. 

Bu sebeplerden, okuduğumuz hayatlara dram havası veren de savaşın onlara etkileri kadar asıl onların birbirlerine yapıp ettikleri olur. Büyük bir aile gibi de düşünebileceğimiz bu insanları daha çok sadakat ve ihanet ortamları üzerinden, on yıllarca sürecek bağlarının gereği ve bütün melankolisi içinde tanırız. Romanlardan birinde SS subayı eniştesinin tecavüzüne uğrayan on iki yaşındaki Luisa savaş sonunda bu adam ölümlerin en acımasız olanına mahkûm olurken ne kadar kin tutabilmişse, bir diğerinde yine o yaşlarının ümitsiz aşkı Walter’in yolunda gitmeyen evliliğine tanık olurken bir o kadar saf duygular içinde olabilir. Walter’in süt sağma işlerini günün birinde makinelerin yapacağını anlattığı aynı Luisa, birkaç sene sonra süt sağma işlerini günün birinde makinelerin yapacağını onun şanslı ve bu şansı hor kullanan karısı Elisabeth’ten birebir duyabilir. Elisabeth evliliğinden önce de sonra da sevgilisinden gizli cinsel ilişkiler yaşarken, bunun aslında farkında olan diğer ikisi, Luisa ile Walter, birbirlerine karşı koyamayabilirler. Yollar pek de ayrılmadığı için kesişmeleri çok tuhafımıza gitmez, ama yazar yine de her seferinde bu karşılaşmalara, sonradan bulmalara ve hiç unutmayışlara bahane olacak ruh hallerini çok derinden tespit eder. Melankoli buradan kaynaklanır: Birinin diğerini hep düşünmesinden, diğerinin onu görmezden gelemeyişinden, bir imkâna pek dönüşemeyen beraberliklerden, asıl gizli duyguların böyle durumlara hücum etmesinden. 

Daha yirmisine gelmeden her şeyi yaşadığını düşünen Luisa öyle hayal etse de bir rahibe değil, tam da onlu yaşlarının bütün özgürlüğünü yansıtan başka bir mesleği seçip kütüphaneci olur. Okuma tutkusunun yanı sıra yazınsal kişiliği de geliştikçe, onun bakış açısından Rothmann, öykülerinde bu ölçüde göremeyeceğimiz bir detay azmi, daha doğrusu sevgisi ve olup biten her şeye, çevreye ve insanlara büyük bir dikkat örmeye girişmiştir artık. Genç kızın cümlelerine şaşmaz bir görünüm veren, sözgelimi bir atın iğdiş olmasından yelelerinin dalgalı görünmesine kadar aynı zamanda bu cümlelere durmadan derinlikler kazan söz konusu yazınsal dikkat, öte yandan hiçbir yerde karmaşaya batmaz, yok yere kafa karıştırmaz: Atın gür yelesini “görürüz”, Mrs. Dalloway’in o zamanlar Almanca baskısında adının Elli Yaşında Bir Kadın olduğunu “öğreniriz”, bir Alman subayıyla fikir ayrılığına düşüp aşağılanan onurlu babanın birkaç sayfa sonra öldürüldüğünü değil, kendini astığını “anlarız”, karısının, Luisa’nın annesinin bu ölüm karşısındaki kayıtsız tutumunu tam da ilişkilerinin boyutuna “bağlarız”… Bütün bunlar bize yazarın göstermek istediklerine ortak olduğumuzu hemen düşündüreceği gibi, düşündürmek istediklerine adım adım yaklaştığımızı adeta görmemizi de sağlayacaktır: Kendi kuşağından bana kalırsa edebî akrabalığının en güçlü olduğu Ian McEwan gibi, Ralf Rothmann’ın da roman dünyasına adeta mercek tutar, bu merceğe yansıyanları didik didik, harıl harıl bir sessizlik içinde düşünmeye koyuluruz. Kurduğu bağlantılara dikkatimizi çekme gücü kadar, o bağlantıları açma becerimiz üzerinde de yazarın büyük bir tesiri, başarısı ve kendine özgü bir parıltısı vardır. 

Kendini büyük bir düzen ve hep toparlayıcı bir mantık içinde sadece okutmakta değil, sevdirmekte de hiç tökezlemez Ralf Rothmann’ın bu üçlemesi. En sonunda zavallı ve mağrur kişilerinin mi, onları bize takdim eden yazınsal bakış açısının verdiği güvenin mi asıl ilgimizi çeken şey olduğu da belirsizleşir, iç içe geçer ve Kar Altındaki Gece’nin bir yerinde artık üniversiteli Luisa’nın bahsedeceği “kendi dilinin tonal mantığı” veya “cümlenin ritmik inandırıcılığı” gibi tespitler, hiçbir fazlalık barındırmayan bu romanların daha genel yazınsal yönlerinin de bir açıklamasına dönüşmüş olur. Romanın ilerledikçe her şeyi sorunsuzca bünyesine katabilmesine olanak veren böyle bir dilsel düzen, sıcak savaşın ayrıntılarına ne kadar mesafeli kalıyorsa, kişilerin o şartlar altında tesis etmeye çalıştıkları kendi özel alanlarına da bir o kadar şefkat gösterir. Sözgelimi Baharda Ölmek’te şoför göreviyle cephelerde bulunmuş, ölümlere tanık olmuş Walter’in hayatının geri kalanı boyunca hep uzak, içe dönük hali evliliğini de bir miktar monoton bir disiplin duygusu içine sokmuş; Elisabeth’in yine savaş koşullarında ayakta kalabilmek için giriştiği tensel ilişkiler bu evliliği şüpheli bir duruma sürüklemiş; Fiete savaşta can verirken savaş karşıtlığı –büyük bir kırılganlık içinde– Walter’in bakış açısından ağır ağır dile getirilmiştir. Savaş belirleyicidir, ama hiçbirinin yazınsal kaderini bağlayacak ölçüde değil: Zaten Kar Altındaki Gece’de, Rothmann hep eğilim gösterirmiş gibi göründüğü ve Flaubert’ten beri yazarın belli belirsiz bir rehber gibi romanın gerilerinde bir yerde durması gerektiği yönündeki uyarısına uyarcasına artık kalemi ve hiç dinmeyen detay belirleme, bunlardan bir hikâye oluşturabilme gücünü tümüyle Luisa’nın –onun da hiç saklamayacağı– dikkatine devreder. Ailesi savaşın gölgesinde tehlikeli bir konum edinmiş kitapkurdu Luisa, bütün bu insanları savaş üzerine açıktan açığa pek söz üretmeden, daha ziyade uzun uzadıya parantezlere gerek duymayan, yorumlara girişmeyen, savaşı savaş senelerine bir yanıyla gömmeye kararlı sakınımlı bir dille anlatmayı önemseyecektir. Hiçbir kişisel hasleti de fazladan bir bilgi gibi göremeyeceğimiz bu anlatım tercihine göre, romanlara dahil olan her bir karakterin hayatı aynı zamanda bir miktar da erişilmez kalır ki, bu da hep büyümekte olan o gelişkin özen duygusunun ayrıca bir yansımasıdır. 

Ralf Rothmann’ın sonradan savaş veya felaket, Holokost edebiyatı olarak nitelenecek birçok romana kıyasla (o yıkımdan felsefi, psikolojik açmazlar çıkaran Imre Kertesz gibi yazarlara veya Hans Fallada ve Anna Seghers gibi savaşı bir uğultu, soğuk bir gerçeklik gibi daha yakından işleyen diğerlerine kıyasla) oldukça “durgun” dünyalar kurduğunu söyleyebilsek de, onları tepkisiz, veya yine Imre Kertesz’de olduğu gibi sinik karakterlerle doldurduğunu ileri süremeyiz. Dolayısıyla evlerinin, sohbetlerinin, eğlencelerinin veya işlerinin içinden çıkıp birdenbire sokaklardaki savaşın, bombardıman uçaklarının tehditlerine maruz kalmaları an meselesi olan  bu kişiler aslında savaşa ümitsizce –ve bir paragraftan diğerine cesaretleri, kendi özel alanları hep yeniden tesis edilecek ölçüde dirayetle– yakındırlar; silah taşımasalar, kimseyi öldürmeseler veya buna aracı olmasalar da… Onları böyle can acıtıcı eylemlerin içinde değil, çok daha insanî olan başka bağların içinde, sözgelimi bir arkadaşını, bir yoldaşını kurşuna dizmeyi hiç istemeyecekken, komşusunu ihbar etmeyecekken görürüz veya “sıfır yılının” başlangıcının, savaşın bitiş hengamesinin karışık şartları altında bundan acımasızca faydalanmaya çalışanları eylemleriyle, güçleriyle olamasa da içsel iradeleriyle reddederken. 

Öte yandan, anbean bir savaş anlatısı, epik bir kronik gibi hiç görünmeyen bu romanlar, her birinin zarif hacmi üst üste, yan yana getirildiğinde başka türlü destansı, klasik romanlarda rastlayacağımız bir geniş görüş de ediniyorlardır. Kişilerin hayatları üzerine çok şey öğrenir, ilişkilerinden sadece bazı duygusal ve ruhsal manzaralar değil, hep daha sonrası için –romanda elverişli işaretler gibi görünen– tahminler de devşiririz. Ağırbaşlılığından hiçbir şey kaybetmeden biraz hızlanan Kar Altındaki Gece’nin artık son sayfalarında ölümlere, doğumlara ve yeniden doğuşlara şahit olmamızın da göstereceği gibi, yazarın bir amacı da başka büyük savaş görmeyecek bu insanların asıl büyük savaşının hayatlarından ve birbirlerinden ne yapacaklarını, ne anlamaları gerektiğini sezdirmektir: Yoksulluğa saplanıp kalmış, acı verici bir aile bağı, gittikçe sevgisiz hale gelen bir mahkûmiyet içinde debelenen Walter ile Elisabeth’i yaşamlarının sonuna dek seyredecek Luisa’nın kitapkurdu yeniyetmeliğiyle olgun, evli, rahat ve entelektüel daha sonraki kişiliği sanki bundan ötürü iç içedir. Birilerinin kaderine, okuru da davet eden kaçınılmaz bir dikkatle bakmak için değil ama: Ralf Rothmann bu tehlikeyi herkese, en çok da Luisa’ya, saygı dolu bir yaşam bilgeliği, daima durup bir düşünme eğilimi önererek daha en başından önlüyor çünkü. 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Reha Erdem: “Canın acıya acıya gitmek...Çiğdem Öztürk
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Josef Kılçıksız

14 Mayıs 2025

Yürünecek Bir Yol Vardır Her Zaman

Şehrin ve varlığın dağılmış parçalarını bir araya getirerek bir belleğe kaydeden ve bu belleği bir direniş anlatısıyla diri tutan bir hikâye.Doğduğum şehre gittim; her köşe bir duyguyu çağırıyor, her pencere bir utancı. Antakya, 2300’lü yaşlarında oldukça güzel, old..

Devamı..

Sıfırdan Bire, Doğaldan Plastiğe!

Deniz Sessiz

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024