Bizim evde en ağır küfür angut, geyik ya da kuş kafa gibi babamın kendince anlam yüklediği sözlerken, halamgiller ağzına ne gelirse koy verir. Eskiden misafirliğe geldiklerinde onları izlemek, renkli televizyonun evimize gelmesi gibi eğlenceliydi benim için. Farklı, heyecanlı, sürprizlerle dolu. Bir süredir öyle değil ama.
Sıdıka Halam tek kişiyken bile kalabalıktır. Yine olanca rüzgârıyla içeri girdi. Yolda bir vukuat yasamış belli. Elindeki yemeklik malzemelerini mutfağa bıraktı, ağzını doldura doldura başladı anlatmaya.
“Abi nasıl balık istifi otobüs, bir yeri tutmaya gerek yok zaten düşmek mümkün değil. Ensemde bir nefes duydum, baktım dürzü otobüs gibi tıslıyor. Arkama dayanmasıyla bastım yaygarayı. Şoför atmasaydı, elimden zor kurtulurdu.”
Ondaki cesarete hayrandım. Uyanıklığı sadece kendineymiş. Bizimkilerden zaten umudum yok. Gözümü annemle babama diktim. Yine halam adına mahcup oldular. Yanakları al al ikisinin de. Hiç şaşmaz bu, uygunsuz olan olay değil de dile getirilmesidir sanki. Onların pamuk beyazı dünyasında böyle durumlar yanlış anlamadan ileri gidemez. Oldum olası fanustadırlar. Dünya toz pembedir, herkes iyi niyetlidir. Ahbaplarının çocukları da hep iyi okulları kazanır. Halamlar akraba kontenjanından çembere girebilmiştir. Bazen dünyam bana akvaryumdaki mandarin balığım kadar gelir. Doğal yaşam alanımdan uzaklaşsam bir avuç suda boğulurum.
Biz ne kadar çekirdek aileysek, onlar da o kadar kalabalık yaşar. Babamla kardeş olduklarına şaşarım. Onlar Çağlayan’da gecekonduda oturur, biz apartmanda. Annemin sandığı gibi şirin bahçeli ev denilmediğini bile, okulda hayat bilgisi dersinde öğrendim. Söyledim. Halanın kaç yıllık evine gecekondu demek hiç yakışık alıyor mu diye ayıpladı. Bazen dile getirmediğimiz için mi düşünemiyoruz, yoksa düşünmediğimiz için mi adını koyamıyoruz diye aklıma takılır kalır böyle sorular. O iki odalı yere altı kişi sığarlar. Hasan Eniştemin kardeşi Salim abi askere gidince üç kuzenimden birisi yer yatağından kurtuldu. Yerdekiler de biraz nefes aldı. Tuvalet banyo iç içedir. Her pazar bizi davet ederler. Yemek masası büyüklüğünde mutfaklarında dünyanın en güzel yemeklerini çıkarır karı koca. Lahmacun, çiğ köfte, patlıcan kebap, sıkma, kuru dolma eniştem sayesinde bizim hayatımıza karışmıştır. O evde el üstünde tutulurum. Tavuğun lades kemiği, soğanın cücüğü bana ayrılır.
Çiğ köftenin yeşilini, ıvır zıvırını hazırlama görevi benim. Önce yeşil soğanı dış kabuğundan sıyırıyorum. Sert olan baş kısmını yeşil tarafından ayırıyorum. Maydanozların suyunu üç kez değiştirdim. Kabında hiç toprak kalmayana kadar bu işlemi devam ettirmem gerekiyor. Suya tükürmek geldi içimden.
Annem “Yeşilliği incecik kıy Sevim, Salim abin iri kalırsa yemez,” dedi.
Erkek kısmının hoşuna giden hazırlıklara saatlerini adamaktan haz duyarlar. Halam aynı hazzı benim de almam gerekirmiş gibi yüzüme baktı.
“Afra tafra da pek yakışırmış yeğenime, kime kızmış bakayım halasının gülü?”
Cevabımı beklemedi, annem kendi dünyasında daha önemli şeylerle meşgul.
“Sıdıka Abla bu aynı kasabın eti değil mi? Sinirleri var. Kızım onları ayıklamadan çekme eti.”
Annemin dünyası da zihni de sünger gibidir. Yumuşak, boş, darbe aldığında elastik. Büyüyünce böyle zahmetli işlerle ilgilenmeyecek bir hayatım olacağı hayaliyle avutuyorum kendimi. Parasız yatılı sınavlarına hazırlanıyorum gece gündüz, gideceğim bu şehirden. Kendime art niyetli miyim diye sormaktan yorgun düştüm. Bir şey ya vardır ya yoktur ya olmuştur ya da olmamıştır. Sinsi, silik şeyleri siniri ayırır gibi sıyırıp atmak istiyorum. İkisi ciddiyetle ete eğildi. Ellerinde büyüteç, mikroskop altında sinir avına çıktılar. Başlarında yazma, aman saç teli düşmesin yemeğe. Bana saçını bağla demelerine gerek yok. Diplerinden çeke çeke topladım bile. Annem orada hiç yokmuşum gibi benden bahsederken üçüncü tekil şahıs dilinde konuşur.
“Sabahtandır burnundan soluyor. Zaten çiğ köfte lafını duydukça midesi bulanır oldu. Tutturdu arkadaşımda kalayım diye. Kutlama akşamı arkadaşı nereden çıkardın diye, ondan abla.”
Babam, eniştem, kuzenler asker konvoyu karşılamaya gittiler. Salim abinin dönüşü bizde kutlanacak. Ben gitmediğim için bu sinir dolu telaşa katlanmak zorundayım. Annem bu sıcakta boğazı kapalı tişörtle nasıl iş yaptığıma şaşıyor. Mutfağın camını, salonun balkonunu açıyorum.
“Cereyan çarpmasın diye sen tembihlemez misin anne?” diyorum.
Musluğu açtım, etin tırnaklarımın arasına girmiş sinirlerini sabunla ovuyorum.
“Darısı Salim’in düğün yemeğine olsun abla,” halam ümitsiz, pek aklına yatmamış bir şeyler var sesinde.
“Bilemedim gitti Nevin ben bu oğlanın hâlini. Asker öncesi kaç dünürlüğe gittik. Yok boyu kısa, yok saçı siyah. Normal zamanda ağzı var dili yok diye bildiğin oğlan verdi veriştirdi. Oğlum daha işin yok, aşın yok, sen bizi kabul ettiklerine dua et dedikçe burnunun dikine gitti. Vardır bildiği dedim ben de ne yapayım?”
“Eniştem ne diyor peki?”
“Aman ona kalsa hava hoş. Gider bir tır ehliyeti alır, yılın yarısı direksiyon sallar yarısında parasını yer diyor. Salim bir kira derdi yaşasın, sabit maaşa girsin de aklı başına gelsin diyorum, toz kondurmuyor kardeşine. Ben askerliğini nasıl bitirdiğine şükrediyorum asıl.”
“Sahi, çocuk kaç kez revirlik oldu, hiç kıyamadım inan. Komutanının damarı yüzünden kaç ay uzadı terhisi. İnsandaki acımasızlık hiçbir canlıda yok vallahi.”
“Sorma, garnizonda garsonluktan attıklarında enişten az dil dökmedi rahat bir yere aldırmak için. Yoksa çiğ çiğ yerlerdi çocuğu.”
Karıncalanan sağ kulağımı ancak omzumu yukarı kaldırarak kaşıyabildim. Birkaç aydır ağızlarını gevelemelerinden, fısır fısır konuşmalarından belliydi bir terslik olduğu. Titreyen ellerim masa başında kuru soğanları mikron boyutuna indirmekle meşgul. Kasılan boynumu sağa sola çevirdim, kırt sesini duymak iyi geldi. Üstüme en bol gelen eşofmanımın bağcıklarını o kadar sıktım ki göbek deliğimin üstünde bir yumru oluşmuş. Annem soğanı fare dişi kadar küçük kestiğime ikna oldu.
“Yemek masasını hazırlamaya geç artık sen, halıya şu örtüyü ser de geldikleri gibi köfteyi yoğurmaya başlansın.”
Size de çiğ köftenize de. Halam gönlümü almaya çalıştı.
“Halası Sevim’e ne alsın karne hediyesi?”
“Sağ ol hala, bir şey istemem.”
“Yeğenim ortaokuldan mezun olacak, halasının eli armut toplayacak, hiç olacak iş mi? Baleyi de bıraktın, ne güzel tütüler alırdım sana.”
Elimdeki sofra bezini sıktım. Salon kapısı cereyandan şiddetle çarptı, camı sallandı. Kendimi mutfaktan zor attım. İki yıl önce halamın karne hediyesi olarak aldığı pembe hayal tüllü kabarık tütüm, ponponlu pisilerim, başımda tacımla nasıl kaldıysam, öyle sahipsiz kaldım salonun ortasında. Eniştem kuzenlerime atari almıştı. Hepimiz gıcırdayan somyaya doluşmuş tetris oynuyorduk. Parmaklarımız oyunun hızına daha yeni alışmış. Seviye atladıkça sevinçten zıplıyoruz. Annemler kendi dünyalarında haftaya pazar köftenin etini nereden alalım derdinde okey oynuyorlar. Salim abi sırtımdan doladığı örümcek kollarıyla parmaklarını parmaklarıma bastırmış nasıl daha hızlı seviye atlanır diye anlatmaya başladı. Nefesi enseme, kulağıma çarpıyor. Atari ekranında renkli bloklar aşağı düştükçe, yatay sıra oluşuyor, gözden kayboluyor.
Zil çaldı. Annem cıvıl cıvıl seslendi mutfaktan.
“Sevim açıver, ellerimiz pis.”
Diz kapaklarım zonkluyor. Ayaklarım yere tutkalla yapışmış gibi inat etti. Sofra bezini seriyorum. Hiçbir şey duymamış olmayı diliyorum. Leğenin bir tarafına isotu, tuzu, karabiberi diziyorum. Karşısına boşalttığım kuru soğan, sarımsakla biber salçasına akıl verin der gibi bakıyorum.
Biz sayı kazandıkça benim oturduğum somya başka bir şeye dönüşüyor. Bir süre sonra ekranda gördüklerim kayan bloklar değil; sivri dişli sert çene, hançer gibi el, tetiğe basılmış silah. Kareler dolmuyor, boş kalıyor. Benim o boş kareler. Üstüme bloklar düştükçe yere yıkıldım, yok oldum, sayı kazandırdım. Onlar level atladıkça popom bana ait olmaktan çıktı, ateş gibi yandı, buz gibi titredi.
“Yetiştim, yetiştim. Buyurun buyurun. Salimciğim şükür kavuşturana yavrum. El öpenlerin çok olsun. Haydi, hemen geçiverin her şey hazır. Gel elini yüzünü sabunla, uzun yoldan geldin, temiz havlu hazırladım sana.”
Annem bana, yine mahcup ettin bakışını atıyor. Bizim evde sözler dile gelmese de bakışla bayağı hizaya getirilirim. Bu seferki bakış, koş terlik getir şeklinde. Onun önünde eğilip ayaklarına uzanmaktansa ölürüm daha iyi.
Yutkundum. Kuru, boğuk bir ses çıktı ağzımdan, sesimi tanıyamadım.
“Hoş geldin, abi.”
Son iki heceyi bastırarak vurgulayan bir başkasıydı, kesin benden daha akıllıydı. Uğraşsam bu kadar doğru zamanda tonlama yapamam ben.
“Sevim… Sevim.” Her kelime boğazının boğumundan güçlükle dışarı çıkıyor. “Ben, dışarda görsem, tanıyamam seni.”
Sinsi, silik ciğerinin tınısı kulaklarımı zonklattı. Ağzından çıkan her kelimede gözü boynumda, belimde, göğsümde. Salyalarının nemi üzerime yapıştı. Kendimi tuvalete attım, çenem çeneme çarpıyor. Bir elimde ağzımı tuttum, sabitleyemedim. Aynada kendime baktım, gözümün önünde sanki perde var, gerisinde kireç gibi bir yüz, boşlukta asılı siyah gözler. Baktığımı net göremiyorum. Herkesin sarılma faslında kaynadı gitti elimi bile uzatmayışım. Nefes alışım düzene girene kadar yüzüme su çarptım. Salonda annemin sesi, yine göreve çağırıyor. Adımı duymaktan tiksiniyorum. Sevim kadar başına taş düşsün anne. Çiğ köfteler şişmeden tabaklara servis edilecekmiş. Memelerimi ezecek kadar sutyenimin kopçalarını sıktım. Halam, annem, kuzenler köfte yoğuran Salim abiye vızır vızır tabak yetiştiriyor. Asker tıraşı ölgün bakışındaki silikliği ortaya çıkarmış, buzağı gibi düz, uzun kirpikleri baktığı yere batıyor.
İnce, sinsi dudakları aralandı. “Şu peçeteyle alnımı silsene Sevim, leğene ter damlamasın.” dedi.
Herkes duydu oysa. Alelade bir istek sanki. Abes bulmadılar. Dişimle dudağımın derisini kavlatmaya devam ettim. Deri uzadı uzadı, koptu. Kan tadı geldi. Eğildim, peçeteden bir parça kopardım. Üstüne alındı, parlayan alnını uzattı. Dudağıma bastırdığım peçetedeki kana baktım. Bir daha sormaya yüzü yoktur. Gazetede onun gibilerin gerçekte ödlek olduğu yazıyor. Üstüne gidilirse pısıp kalırlarmış. Komutanı üstüne gitti diye hastanelik oldu belki. Küçük kuzenimi dürtüyorum sen silsene diye.
Arsızca tekrar ediyor. “Sevim silsin.”
Nefesim göğsümü şişirdi, vücudumdan taştı, alnıma dayandı. Gözlerimi babamla enişteme diktim. Biri değilse de diğeri, “Bu işte bir terslik var,” demeli.






