Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

19 Mart 2021

Öykü

Karda Kan İzi Var

Hasan Fazlı Bora

Paylaş

2

0


– Kızımı kaçıranın zürriyetini kuruturum.

– Yapma Paşa! İki genç belli ki birbirlerine sevdalanmış, kaçmışlar.

– Ben sevda mevda bilmem.

– Sen hiç mi sevda görmedin?

– Gördüm. Kaç defa istettim vermediler. Ben de çaresiz başka bir kız istettim. Kaçırıp alınlarına leke mi sürseydim?

– Bu leke değil Paşa! Bu iki gencin cahilliğidir. Düşünememişler.

– Cahil dediğin büyüklerinin sözünü dinler. Bunlar ne yaptı. Sözümü yere çaldı. Başımı öne eğdirdiler. Sokaklarda yürüyemez oldum. Bu lekeyi temizlemek bana farz oldu.

– Ne kadar başlık parası istiyorsan alırım onlardan. Kendim sayarım eline. Bir kuruş eksik gelirse benim kellemi al.

– Senin kelleni niye alayım Hoca Hanım. Niye o namus düşmanlarına ne olmuş.

– Namus düşmanı değil Paşa. Onlar da çaresiz kalmış. Olan olmuş. Hem senin kızının rızası olmazsa güpegündüz kaçırabilirler miydi köy yerinden?

– Ben rıza mıza bilmem. Kızım kaçırılmış alnıma leke sürülmüştür. Bu lekeyi kan temizler.

– Kulun kölen olayım Paşa! Gel vazgeç bu kör inadından. Onlarla iki göbek öncesine kan bağın var.

– İnsan kan bağı olan insana leke sürer mi?

– Leke sürülmemiş Paşa.

– Hoca Hanım bu muhabbet fazla uzadı. Bundan böyle iki taraf birbirinin kanlısıdır bu böyle biline.

– Bana açık kapı bırak Paşa. Kan dökülmesin boşuna. Hem gençleri çürütmenin ne anlamı var. Bu taptaze gençlere nasıl kıyarsın?

– Onlar bana nasıl kıydıysa ben de öyle kıyarım. Hem de hiçbirinin gözlerinin yaşına bakmadan.

– Kim ölür kim kalır Allah bilir. Gel bu iş tatlılıkla hallolsun.

– Bizim yediğimiz zehir zıkkım boğazımızda yumrulanırken ne tatlısıdır bu Hoca Hanım? Bu konuşma burada bitmiştir. Onlar benim uykularımı nasıl kaçırdıysa ben de öyle kaçıracağım uykularını.

Gözüm duvarda asılı duran uzun namlulu silahlara ilişti. Çaresiz kalktım. Boynumda bunca vebal, sırtımda bunca yaşamın yükü varken nasıl yürüdüm, lojmana nasıl vardım hatırlamıyorum. Hiç zaman geçirmeden kızı kaçıran tarafın evine gittim. Paşa’nın söylediklerini ne bir eksik ne bir fazla anlattım. Günlerdir herkes diken üstündeydi. Gençler gerek olmadıkça dolaşmıyorlardı. Çıkmak zorunda olanlar da üç beş kişi ile çıkıyorlardı. Herkesin belinde silahlar, namluya sürülmüş mermiler ve silahın emniyeti açık bekliyorlardı. Yürüyen her bir genç gözlerimde biraz sonra ölecekmiş hissi uyandırıyordu. Gözlerine bakmaya kıyamıyordum. Ya katil ya maktul olacaklardı. Ölen toprakta öldüren cezaevinde çürüyecekti.

Köy iki kutba ayrılmış, okul tam ortasında kalmıştı. Lojmanın penceresinden yağan karın ferahlığının aksine havada beliren kasvetin dayanılmaz etkisinde göğsüm daralıyordu. Bir bir yandaki pencereye bir diğer yandaki pencereye bakıp, Allahım inşallah bir şey yaşanmaz, diye dua ediyordum.

Eski öğrencilerimi, bellerinde tabancalar, gözlerinde korku ve içlerinde yanan intikam ateşini görünce, kendimi görevini iyi yapamamış gibi hissediyordum. Oysa iyiliğin ışığını bu körpe gençlerin ruhuna işlemiş olmam gerekiyordu. Neydi onları güzellikten uzaklaştıran karanlığın çetrefil girdaplarına gark eden şey. Bu, benim eksikliğim miydi yoksa beni aşıp onların ruhunu bir sarmaşık gibi çepeçevre saran cehalet miydi?

Hava iyice karardı. Birbirine dolanan kar taneleri gibi dolanıyordu düşüncelerim. Ne zaman bitecek bu sonu gelmez kin. Köyün içinde dolanan köpekler bile diğerlerinin sınırına yaklaşmıyordu. Tam bir, “Tarih öncesi köpekler havlıyordu” durumu. Kulağıma çalınan köpek sesleri bile çok yabancı bir duyguyla dolanıyordu etrafımda. Perdeyi aralayıp gözümün seçebildiği kadar dışarı baktım. Evlerin köşelerinden gençler kafalarını uzatıp hareket var mı diye bakıyorlardı. İt bağlasan durmaz öyle bir fırtına vardı dışarıda.

Serseri fişek gibi dolandım içeride. Gaz lambasını söndürdüm. Sobanın ağız deliğinden ölgün, sarı ışık uzanıyor. Sobanın sacı hala sıcak ve çayımın buharı hâlâ tütüyor. Sinirlerimi uyarsın diye demli bir çay aldım. Parmak uçlarımda yürüdüm. Kasvet içime öyle işlemişti ki yere sert basarsam silah patlayacak gibi korkuyordum. Fırtına şiddetini artırdı. Çatının sacları hareket edip ses çıkarıyordu. Sacların çıkardığı ses ölüm gibi işliyordu içime. Bir süre donup kaldım. Zihnim, düğüm gibi bir bir açılıp şoku atlattım.

Kader cenderesi elindeki kemendi köyün üzerinde yavaş yavaş sıktı. Bunu hissedebiliyordum. İnsanın, yuvarlanan iki kaya arasında sıkışıp kalması gibi bir durum bu. Kaçacak yer yok. “Feleğin demir pençeli kuşu” inmeden bu cendereden çıkılmalıydı. Nasıl? Ne yapabilirim? Dünya aydınlanacakken kapanan kapıların sesini duydum. Bir değil onlarca. Sabaha kadar düşündüm. Son çare Paşa’ya gidip tekrar konuşmaktı. Dünyanın iyice aydınlanmasını bekledim. Kahvaltı hazırladım. Lavaboda yüzümü yıkadım. Aynada gözlerimi görünce irkildim. Kan çanağı gözlerle bir günü daha geçirmek zorundaydım.

Zaman geçti yağan kara, fırtınaya aldırmadan Paşa’nın kapısına kadar yürüdüm. Paşa , kapının önünde bekliyordu. Ben yaklaşınca, Hoca Hanım gelme, dedi. İçeri girip kapıyı sertçe kapattı. O an karların arasına yığılıp ağlamak geldi içimden. Ama güçlü olmak zorundaydım. Bir adım atmıştım ki pencereden sıkılan silah sesi duydum. Olduğum yerde donup kaldım. O silah sesinden hemen sonra bütün evlerden otomatik silah sesleri duyuldu.

Bu açık bir çağrıydı. Ölmeye de öldürmeye de hazırız. Daha önce böyle bir bilenmişlik görmemiştim. Yatılı okuldayken erkek arkadaşlar kavga eder sonra ayrılırlardı. Hepsi buydu. Bu çaresizlik içinde kızı kaçıran tarafın evine gitmeliydim. Belki de onları köyden uzaklaştırabilirdim. Yusuf’umun, sınıfımın en parlak öğrencisinin evine doğru yola çıktım. Evlerine yaklaşınca pırıl pırıl parlayan gözleriyle Yusuf beni karşıladı. Minik omuzlarına yüklenmiş ölüm ve yaşam arasında kalmanın ağır yükü belli ki ona çok ağır gelmişti. Eyvana geçtim. Ellerinde uzun namlulu silahlarla bir sıra genç ayağa kalkıp bana yer gösterdi. Bana saygı duyan gençler ne hikmetse yaşama hakkına saygı duymuyorlardı.

Yusuf’un babası içeriden gelip halimi hatırımı sordu. Lafı uzatmadan gitseniz, dedim. Öfke durulana kadar uzaklaşsanız. Zinhar, dedi. Başa gelen çekilir. Bu karda kıyamette nereye gideriz. Söyleyecek söz bulamadım. Yusuf hemen yanımda oturuyordu. Gözlerimin içine bakıyordu. Şimdi bu körpeye de mi kıyılacaktı. Ben bu düşüncelere dalmışken, silah sesleriyle beraber feryatlar yükseldi. Silahlı gençler ile Yusuf’un babası şimşek hızıyla dışarı çıktı.

Bu halde ne kadar zaman geçtiğini hatırlamıyorum. Kadınların feryadı dağlarda yankılanmaya başlayınca silahlar susmuştu. Olduğum yerde donup kalmıştım. Yusuf’u çıkardım. Ne oldu, dedi. Hiçbir şey diyemedim. Güçlükle ayağa kalkabildim. Eyvandan dışarı bakınca Paşa ve çevresinin hayvanlarıyla beraber dağa çekildiğini gördüm.

Karda kızıl kan izi vardı. Bu cehalet ancak içten bir kıvılcımla bitebilirdi. Bu kıvılcım Yusuf’tu. Yusuf okuyacak ve yeni bir dünya kuracaktı. Çünkü, “Yaşam kabuğun içten kırılmasıyla başlardı.”

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Ütopya ve Distopya Edebiyatı kitaplarıOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Erhan Sunar

23 Aralık 2025

Şaka

Kundera’nın gittikçe dokunaklı bir hal alan bağlantılarla birbirine geçirdiği ilişkiler, sonrasında daha da durulacaktır…Kendisiyle özdeşleşmiş hale gelen tekniği bu ilk romanında uygularken, Milan Kundera bazen kararsız görünür: Denemeye yaslanan pasajlar hikâyeye soluk aldırırken, ilerleyen ya..

Devamı..

Sophie Hannah ile Hayatındaki Kitaplar..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024