Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

20 Kasım 2024

Edebiyat

Katherine Mansfield’i Sevmek

Erhan Sunar

Paylaş

1

0


Mansfield’in öykülerine birebir kişileştirmelerden önce bana kalırsa duygu yoğunluğu, gerginlik veya hayattan ve aileden ne anladığına dair kararlı bir izlenim olarak girmiştir…

Her ne kadar biyografisini yazan Claire Tomalin’e göre nefret onun en belirgin duygusu olsa da, Katherine Mansfield’in öykülerini okurken böyle bir izlenime hiç kapılmayız. Bloomsbury çevresinin edebiyatla olduğu kadar dedikodularla da biçimlenen havası, ne de daha özelde Virginia Woolf ile gelişmekte olan dikkatli ilişkileri (kısa sürmüş yaşamının en ayırt edici bağlantıları olduğu için veriyorum bu örnekleri) edebiyatında nefretin belirleyici olduğuna inandırır bizi. Katherine Mansfield edebi üretimi neyi gerektiriyorsa ona bağlı görünür – ki öykülerinin en belirgin yönünün saydamlıkları olduğunu kimse görmezden gelemeyecektir. Yaşamına gelince, çocukluktaki iyi insan-kötü insan ayrımının yetişkinlik yıllarına ne kadar nüfüz etmiş olduğunu gene öykülerinden pek çıkaramayız. Katherine Mansfield’in lise yıllarında okul dergisine yazdığı kadarıyla, öykülerinin epey dağınık, imla duygusundan yoksun ve kendine dönük olduğu söylenmiştir. Daha o zaman bile eleştirilere aldırmayıp kendi başına yayınlar yapmış olduğunu düşünecek olursak, Tomaline’in nefret diyeceği şeyin ne kadarının yaratıcı azme dönüşeceği de bir soru olup çıkar. 

Elbette öykülerinin her birinin ağırlıkla burjuvazinin lükse ve aptallığa yatkın doğasını hedefine aldığı ve kendisinin de bir anlamda yarı ilgili bir babanın denetiminde büyüdüğü böyle bir hayatı hiç benimseyemediği, daha “Bahçede Eğlence” öyküsünde bile yeterince ortadadır. Çocukluk döneminde bir yanıyla gıpta edilen böyle bir babaya, anneye ve kardeşlere aynı zamanda ailenin kara koyunu gibi bir de karşı çıkıyor olmak, Mansfield’in öykülerine birebir kişileştirmelerden önce bana kalırsa duygu yoğunluğu, gerginlik veya hayattan ve aileden ne anladığına dair kararlı bir izlenim olarak girmiştir ve bu nedenle de hiç değişmiyormuş gibi görünen bir mizacı her seferinde önümüze sürerler. Hizmetçilere emirler yağdıran ev sahiplerinin tersine, bir Mansfield öyküsünün anlatıcısı bu kişilere karşı tıpkı bir çocuk gibi iyi niyetle doludur veya öfkeden anladığı şey, gene annesinin tersine, eğlence sürüp gitsin diye birtakım insanî bağları hiçe saymaktan bambaşkadır. Diğer birçok özelliği gibi onun bu yönüne de dikkatimizi çeken biyografi yazarlarına bakacaksak, Katherine’in çocukluk hayallerine karşılık veren bir aileden yoksun oluşu birtakım psikanalitik yollarla yazar kişiliğini de çizmiş gibi görünebilir, ama tam da bu noktada gene bir parantez açmak gerekir. 
Öykülerinin bir yapboz gibi çeşitli yollardan birleşerek daha büyük bir hayatı yaptığı, orta yerinden başlayan, çok açık uçlu bırakılan veya anıştırmalarla, ortak kişilerle sürüp giden taraflarından da öylesine belirgindir ki, öncelikle bu hayatların yaşanmamış olduğunu bir içgüdüyle hiç düşünmeyiz bile. O kız çocuğu o şişman adamdan gerçekten de ürkmüştür, genç kızın erkek arkadaşına dönük güvensizliğinin altında bütün erkeklerin çizdiği resim yatmaktadır, aynalara bunca bel bağlayan öykü kişileri acaba kendilerinden bile neleri saklıyordur… 

Katherine Mansfield’in öykü dünyasında ortak yönleriyle çoğalan böyle anıştırmalara büyük bir dikkat vardır, ama üslübundan, meseleyi uzun uzadıya bir tartışmaya çevirmeyişinden, dönemi belirleyen cinsiyet veya aile temelli söylemleri bir kitap ismi ya da yazar olsun  hiç söz konusu etmeyişinden de anlarız ki okumakta olduğumuz genel bir ailenin değil, tam da o öyküdeki küçük, sorunlu ailenin, kişilerin yaşamıdır. Yazar bir açıklamaya gidecek gibi olup sözü uzattığı her seferinde, gene bilinçlerimize dair bir tefekkürü değil, bizzat bilinçlerimizin bir ilişki ortamında nasıl göründüğünü resmetmiş olur. Genç kızın bir öpücüğe bile izin vermez haldeyken bunu neden yaptığını değil de yüzünün kızarmasını, tavırlarının sarsaklaşmasını ve sevgilisini daha çok hesaba katmasını okuruz, ama okuduğumuz asla bu ilişkinin düşünselliğe fazla yüklenmiş bir dökümü olmaz… Çerçevenin psikanalitik bilgidense daha sosyal olgulara açıldığı durumlarda da böyledir. Mansfield’in birçok öyküsünde, başarısız bir evliliği tecrübe eden kadınlar, yan yana bulunmaktan güzel bir dayanışma duygusu devşiren kadınlar ya da erkeklerin ortak bir tanımlamayla devre dışı bırakıldığı ortamları görürüz, ama ne hızlı süfrajetlerin dünyasına ne de kadın kadına ilişkiden diyelim Freud’un anladığı ne varsa (dilsel düzende de) ona maruz kalırız. 

Yazarın otuz beş yıllık hayatını belirleyen en temel duygu, yaşarken çok ender temas kurabildiği Virginia Woolf’un, aşk ve cinselliğe o yüce ve karanlık üslubuyla durmadan yer açışını çok benimsediği D. H. Lawrence’in veya bizzat kocasının bu hayatta oluşturduğu etkilere bakılacak olduğunda da, hâlâ nefretten çok uzakmış gibi gelir insana. Özellikle Lawrence’in belirgin ve açık bir karşı çıkış gerektiren cinsel yüklü imalarını onun yaşam pratiğinden birebir esintilerle kendi kurgularına dahil etmesi bile, Mansfield’de nefret uyandırmaz, aksine bunlarda durmadan bir doğruluk payı arar ve daha ziyade kocasına da açık olan bu işaretler arasında bağlar yakalamakla kalır. Benzer biçimde, “Katıksız Mutluluk” öyküsünü kısmen yüzeysel bulan Woolf’a karşı da bir art niyet geliştirmediği, her ikisini de tanıyanların ortak gözlemi olur. Kocası John Middleton Murry ise, otuz beşinde ölümcül bir hastalık karısını tüketmekteyken kendi yaşamına fazlasıyla gömülüdür ve hiçbir itirazla karşılaşmaz. Bunları onun hayattan alamadığı intikamlar olarak görmek yerine, öykü kişilerinin hep bir hayal düzleminde soluk alıyorlarmış gibi gelen sempatik, açık yürekli hallerine bağlamayı öneriyorum. (Yazdığı son öykü olan “Kanarya”da son yılların ağır hüznü ismiyle cismiyle oradadır, ama onu yaşamın yapısına yönelik bir düşünce silsilesi gibi okuruz.)   

Hayatta bir nefret duygusunun edebiyat tutkusuyla birleşirken en çok yaklaşacağı hırs, rekabet, düşmanlık gibi bir yazara daha aşina başka duygulardan da sanki hiç iz bulunmaz öykülerinde. Yolunu şaşırmaya epey yakın karakterleri, hatta bunun tam aksini gösterirler; onlar için en derin bir duygu tespit etmek gerekseydi, belki, tıpkı öyküyü okumak durağan bir mutsuzluğa teslim olmakmış gibi, her birinin hayatın özüne ilişkin bir hüzne saplanmış olduklarını söyleyecektik. Ama diğer her şey gibi bu hüzün üzerine de söz üretmez de yazar, ilişkilerin tepetaklak giden yanlarına, karakterlerin zihinlerinin içine belirgin bir temkinle temas edip öylelikle kararsızlıklarını, savruluşlarını iyice genişlettiği durumlara bir suluboya gibi çekimser, silik alanlar açmakla ifade eder bunu. “Giriş” öyküsünde Beryl’in kendi kendine bile “sözcüklerle açıklamaktan” yoksun olduğu şeylerin birçoğu, bir çözülme esnasında, en sonunda artık bir monologa dönüşmüş satırlara yansırken de, onun bir ayna önü serzenişine kapılmış olduğunu büyük bir ölçü duygusu, sınırları belli bir mizansen içinde okumuş oluruz. Bu anlamda, bunca hesaplaşma ve kırılganlıkla bile, bir Mansfield karakteri başkalarından önce özellikle kendi kendine dönüktür ve bu durum hayattan memnun olmamak anlamına geliyorsa gene tek sebep başkaları değildir. Öyküler boyunca hep yeteneksiz, miskin, aptal veya beceriksiz çizdiği erkek karakterler, Claire Tomalin’e göre, kocasından bir yansıma gibidir ve biz bu mesafeyi pekâlâ D. H. Lawrence gibi başkalarına da uzatabilir, ama hiçbir durumda bunu onlardan açık bir nefrete bağlayamayız. Aksi doğru olsaydı, herhalde Lawrence’in Gökkuşağı romanındaki bütün ayan beyan cinsellik yansıtmalarını öfke uyandırıcı bulur, kocasına aksini söylemez ve Lawrence’in yasaklanan bu kitapla içine ansızın düştüğü sefaletten de zevk alır, onunla dostluğu bir yandan hemen kesiverirdi. Ama bunların hiçbiri olmadı ve Lawrence kimi “pişkinliklere” devam etti. Daha da fazlası, yazar bir de Oğullar ve Sevgililer’i yayımlayınca, Mansfield onu öyle büyük bir başarı gibi karşıladı ki, sadece birkaç gün içinde, tümüyle bu romanın etkisi altında, kendi toplam 35 bölümlük bir roman tasarısına girişti ve arkasını getiremeden bıraktı… Belki, kuşkusuz Virginia Woolf’la hep rekabet ve düşmanlık biçiminde algılanmış irtibatını da katarak, bu etki ve hırs çemberlerini bir kenara bırakmalı ve daha ziyade onun okuma aşkına, öğrenme hırsına bakmalıyız, çünkü henüz yirmisini bulmadan el yordamıyla, kütüphanelerden Balzac, Flaubert ve Maupassant’ı Fransızcadan durmaksızın okuduğunu, Browning, Pater, De Morgan, Rossetti, William Morris, Bronte kardeşler, Meredith, Hawthorne, Whitman, Shaw, Granville-Barker, Edward Carpenter gibi başkalarını onun hayatını merak eden her araştırmacıyı etkileyecek bir hevesle hafızasına geçirdiğini unutmamalıyız. Ve, gene bunca isme ilave olarak, Çehov hayranlığı altında intihale başvurduğunu ileri sürenlerin bulunduğunu da. 

Öyküleri, Lawrence’in bir şemasını çizmekten hiç kaçınmayacağı Odipus çıkmazlarından, moda akımların birebir yansımalarından, toplumsal çalkalanmalardan değil de bin bir türlü kuş ve bitki çeşidinden, hızlı bir tarifi güçlükle verilebilecek duygu nüanslarından veya bir keresinde gönderdiği mektuplar, çiçekler ve keyif sigaralarıyla Virginia Woolf’un da ima edeceği gibi daha aydınlık bir gelecek vaadinden izler taşır. Belki de yazıya konu olan meseleyi tam tersine çevirmek ve bir de öyle görmek gerekir: Katherine Mansfield’in, hep gençliğinde kalacak hayatını boşa geçirmiş olduğundan yakınmaktan kurtulamayan ve öykülerindeki kadın karakterler gibi gücünün sınırlarına yaklaşma cesaretini gösteren bu kendine has yazarın, tarih öyle kaydedecekti ki, kalıcı bir düşmanı da hiç olmadı çünkü.    
 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Eşsiz Manzaraları Avuç İçine Sığdıran ..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Nilüfer Kuzu

11 Mart 2025

Elias Canetti’nin Okuma Serüveni

Canetti’nin ilginç bir okuma serüveni yorganın altında cep feneri ile gizli gizli yaptığı kitap okumalardır.Okula başlamasından birkaç ay sonra babasının getirdiği bir kitap Canetti’nin yaşamını değiştirir. Bu kitap Binbir Gece Masalları’nın çocuklar için hazırlanmış ..

Devamı..

Hayattan Notlar

A. Dilek Şimşek

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024