Kitapta, ütopik başkentte yaşayanların geçmişe, yani Nazım’ın yaşadığı döneme bakışlarını, ders almak adına nasıl yaşattıklarını, yenilgileri, acıları, göçleri nasıl unutturmadıklarını görüyoruz.
Molla Davutzade Mustafa Nazım Erzurumi’nin Rüyada Terakki ve Medeniyet-i İslamiyeyi Rüyet1, günümüz Türkçesiyle İleri İslâm Medeniyeti Rüyası adlı kitabını geçen yaz okumama rağmen kendimi bir türlü etkisinden kurtaramadım. Mustafa Nazım’ın, “Ne olur beni duy. Sakın unutma. Unutturma,” diyen sesi zaman zaman zihnimde yankılanıp duruyor. Ben de sonunda çareyi kitap hakkındaki duygu ve düşüncelerimi yazıya dökerek paylaşmakta buldum.
Sultanhamam’da Kader Matbaası’nda basılan kitabın Osmanlı Devleti zamanındaki ilk ve tek baskısı 1913 tarihli. Latin harfleriyle ilk basımıysa 2012 yılında Boğaziçi Üniversitesi Yayınlarından yapılmış. 2021 yılında Can Yayınları kitabın hem Engin Kılıç tarafından günümüz Türkçesine uyarlanmış halini, hem de orijinal metnini yayımlamış.
Yazarımız Mustafa Nazım hakkında ne yazık ki elimizde çok fazla bilgi yok. 19. yüzyılın sonlarıyla 20. yüzyılın başlarında yaşadığını biliyoruz ki yaklaşık olarak Sultan II. Abdülhamit ve sonrasında tahta geçen amcası Sultan Mehmet Reşat dönemine denk geliyor. Mustafa Nazım Babıâli civarında Osmanlı Âsâr-ı Vatan Fabrikası’nı kurarak çeşitli boyalar üreten, Avrupa’dan ithal edilen ürünlerin Osmanlı Devleti’nde de üretilmesi için çalışan, hatta kendi çapında bir laboratuvar kurarak teknolojik buluşlara kafa yormuş, günümüz tabiriyle tam bir girişimci. Kurmacaya başvurmadıysa, romanda verdiği ipuçlarından kitabı yazdığı sırada kırk beş, elli yaşlarında olduğunu tahmin ediyorum. Doğrusu ben kitabı yazarın hayatının aynası olarak okudum, çünkü anlatıcı da kendisi.
Kitap Türk ütopya tarihinin pek bilinmeyen erken örneklerinden kabul ediliyor. Ancak kitabı benim için ilginç kılan bundan ziyade, yaşadığı dönemde değeri anlaşılamayan, hatta sürekli aşağılanan, hor görülen yazarının aradığı çıkış yolu, çaresizliği, yıllar öncesinden bize duyurmaya çalıştığı sesi oldu.
Rüyada Terakki, döneminin ütopyalarında olduğu gibi rüya şeklinde kurgulanmış. Mustafa Nazım giriş bölümünde rüyanın amacını vatan ve milletin ilerlemesini, yükselmesini sağlamak olarak tanımlıyor. İçindekiler bölümünde, fen, sanat, ticaret, ziraat – usul, kurallar, tertip, görgü – ahlâk, adap, iyi ilişkiler – akıl yürütmeler, tartışmalar, düşünceler bölümlerine yer verilmiş. Hemen ardından da yazar, kitabının her ilimden, her fenden bahseden eğlenceli, faydalı bir kitap olduğunu, rüyanın içeriğinin gittikçe tatlılaşacağını vurgulayarak, birazdan bizi götüreceği hayali âleme ilişkin merak uyandırmayı başarıyor.
Romanın merkezinde, 1913’de Rumeli’deki savaşlarla sonrasındaki yenilgi ve kayıpların neden olduğu ruh durumu yer alıyor. Anlatıcımız Nazım Balkan Savaşı sonrasında ülkenin, halkın, İstanbul’un durumu karşısında yorum kuvvetinin karanlık fırtınalar içinde boğulduğu, gözlerinin en ufak bir kurtuluş ve ümit yolu görmediği, dayanma gücünü kaybettiği bir gün kendi kendine söylenip ağladıktan sonra derin gaflet uykusuna dalıyor. Kendini bulduğu yüksek dağın zirvesinde, gönlü aydın bir ihtiyar olan büyük büyük dedesi Molla Davut’la karşılaşıyor ve bizi dedesiyle birlikte ileri İslâm medeniyetinde geziye çıkarıyor.
Kitabın başlangıcındaki dil ve anlatım oldukça canlı, akıcı. Ama metin ilerledikçe, Nazım’ın ilgili bölümü yazdığı andaki ruh hali, karamsarlıkları, umutsuzlukları, hatta belki de sağlık problemleri nedeniyle zaman zaman anlatım yavaşlıyor, anlatımdaki parlaklık ortadan kalkıyor.
Kitabı okurken kendimi adeta bir zaman sarmalında hissettim. Nazım’ın yaşadığı dönemden hem geçmişe hem de rüyasında gittiği İstanbul’un zamanına, bu ütopik zamandan yazarın yaşadığı döneme, bugün içinde bulunduğumuz zamanla ütopik İstanbul zamanına ve yakın tarihimize uzanan farklı katmanlar arasında zihnimin mekik dokumasına engel olamadım.
Romanın ana zamanı rüyada gidilen ütopik İstanbul’u gezip gördüğümüz zaman. Yuşa tepesinden binilen, incecik raylar üstünde pervanelerle giden arabalarla Boğaz kıyısı boyunca ilerledikçe her iki kıyıdaki mükemmel rıhtımlar, rıhtımlara nazır sekiz on katlı, geniş balkonlu, şık binalar karşısında Nazım’la birlikte büyüleniyoruz. Harem civarına geldiğimizde deniz üstünden adalara gidip gelen trenler, adalarda bacaları tüten fabrikalar ve Harem’den Kumkapı’ya uzanan üç katlı, muhteşem köprü manzarası bizi karşılıyor. Yazarın yaşadığı dönem için hayal olan çalışan, üreten, kazanan, eğlenen, güvenli, modern bir İstanbul var karşımızda. Dedesi bu ileri medeniyetin dayanağının özgürlük, adalet, eşitlik olduğunu açıklıyor şaşkınlık içindeki torununa.
Balkan Savaşı hezimeti hem Osmanlı toplumunun kıyameti hem de yeni bir başlangıç, rüyada gidilen ileri İslâm Medeniyeti’nin ardındaki itici güç olarak karşımıza çıkıyor. Kıyametin ardından elbet yeni bir dönemin başlayacağını öngören Nazım’ın hayalleri sanki devleti, toplumu bu döneme hazırlamaya yönelik. Adeta gelecekte işbaşına gelecek genç, aydın kuşağın kendisini duymasını istiyor. Yeni sistemi, akla ve bilime dayandırdığını görüyoruz. Kitabın yayımlandığı yılda henüz 1. Dünya Savaşı başlamış değil. Ancak Nazım savaşın ayak seslerini duyup, bunun ne gibi yıkımlara neden olabileceğini tahmin ederek, kurguladığı dünyada başlayan dünya savaşının Avrupalıların foyasını ortaya çıkardığını, Osmanlı Devleti’nin bu savaştan uzak kaldığını, Avrupa savaşla uğraşırken Asya’nın Osmanlı Devleti öncülüğünde sıyrılıp fark attığını hayal ediyor. Avrupa Birliği’nin benzeri, İstanbul merkezli bir birliği Asya kavimleri için kurguluyor. Bunu, dönemin siyasi erkinin dikkatini çekme çabası olarak da yorumlayabiliriz. Osmanlı Devleti’ni savaşa sokan irade, Nazım’ın kitabını basıldığında okumuş olsaydı onca kayıp, eziyet yaşanmadan belki bu ütopya gerçekleştirilebilirdi. Ama ne yazık ki dönemin yöneticileri kıyameti seçti ve o kıyamet Balkan Savaşlarını izleyen dokuz yıl boyunca devam etti.
Mustafa Nazım İstanbul’u, insanların yaşam koşullarını, devlet sistemini iyileştirme konusunda kendi kuşağının elinden bir şey gelmediğini vurguluyor. Romanda yer yer bahsettiği kendi buluşları, yapmaya çalıştıkları çevresi tarafından öyle hor görülüyor ki, hayallerini gerçekleştiremedikçe ruhundaki isyan her geçen gün artıyor. Yaşadığı ülkenin, hayatın gerçekleriyle, kendi gerçekleştirmek istedikleri, ilerlemeci ruhu arasında büyük çatışmalar, gelgitler yaşıyor. İlerlemeye rağbet etmeyen, onu hor gören etrafındakilerin sözleri de cabası. Ona ütopyasını yazdıran bu çatışmanın, çevresinin ruhunda yarattığı yaralar. Yaşadığı ortamın değiştirilmesi o gün için mümkün olmasa bile atılacak akılcı adımlarla gelecekte mümkün olabileceğini gösterebilmek için alternatif bir İstanbul’u, alternatif bir devlet sistemini, toplumsal hayatı, finansal sistemi neredeyse en ince ayrıntısına kadar tasarladığını görüyoruz. Baskının, zulmün hâkim olduğu, savaşlarda toprakların kaybedildiği, Balkanlarda soykırımın yaşandığı, sağ kalanların yerinden yurdundan edildiği, siyasi açıdan son derece karmaşık, çalkantılı, Osmanlı Devleti’nin çöküşünün hızlandığı bir ortama rağmen Mustafa Nazım’ın zengin hayal gücü, girişimci ruhu, geleceğe dönük umutları, hayalleri kitabın neredeyse her sayfasında hissediliyor. Garsonsuz, her şeyin otomatik olduğu, içinde püfür püfür hava dolaşan lokantalar, millet bankasının itibar defteriyle yapılan ödemeler, parmakla basıldıkça istenen harfleri sırayla getiren makineler, meclis salonunda oylama sonuçlarının yansıtıldığı levhalar, Türk pazarında satılan cep saati büyüklüğündeki elektrikli sinematograf makinelerinde izlenen filmler, evler arasında iletişimi sağlayan telsiz telgraf sistemi, duvarları mermerden daha beyaz ve sert bir maddeyle sıvanmış, cam gibi parlayan binalar, evlerin taraçalarına kurulmuş makinalar vasıtasıyla geceleri havada vücuda getirilen renk renk yazılarla süslü İstanbul, kamera görevi gören döner aynalar, duyuru makineleri, pin adı verilen yeni sayı sistemi, telefonla eve getirtilen yemekler, saat içindeki küçük harfler, rakamlar seçilerek planlanan günlük işlerin vakti geldiğinde çalan kurmalı saatlerde planlanan günlük hayat, modern ulaşım altyapısı, mükemmel kamu yönetimi, finansal yapı, eğitim sistemi gibi pek çok detay hepsi Nazım ve kuşağının erişemediği yaşamın hayalleri, arzuları. Nazım’ın anlattığı refah ve huzur ortamı yorgun Osmanlı toplumunun dinlenmesini sağlayacak, insanların yükünü azaltacak bir dünyanın tasavvuru. Ve tabi ki kendisinin, buluşlarının anlaşılıp yaşatılması isteği. Bence bu kitabı değerli kılan, ufku döneminin çok ötesinde olan birinin, ki günümüzde böyle kişilere vizyoner diyoruz, hayallerini, yaşamak istediği topluma özlemini, yapmak isteyip de yapamadıklarını gelecek kuşaklara emanet etme arzusu. Günümüzde yaşasaydı büyük olasılıkla holdingleri, şirketleri olan, fabrikalarıyla binlerce kişiye istihdam sağlayan ciddi ARGE harcamaları yapan, ülkeye ihracat geliri getiren bir iş adamı olurdu Nazım.
Romanda Nazım’ın geçmişle, tarihle hesaplaşmasına da şahit oluyoruz. Osmanlıların içinden geçmekte olduğu zor dönem aslında geçmiş kuşakların hatalarına dayanmaktadır. Ataların üç kıtaya yayılan topraklardaki ahalinin farklı unsurlardan oluştuğunu göz ardı edip, gelecek kuşakların refahına yönelik önlemleri almadıklarını, dünyanın gösterişine kanarak, dünyevi zevkleri süs, saltanat peşinde koşmakta aradıklarını, cehaletin güçlü pençesine kaptırmış şekilde kansız, ruhsuz bir hayat yaşadıklarını, zevklerini, ihtişamlarını terk edip de dinin sağlam ipine sarılarak emellerini, fikirlerini birleştirmediklerini isyankâr bir dille vurgular. Söz konusu isyan söylemi, Nazım’daki sürdürülebilirlik bakış açısının da göstergesi olup, yazarımızın çağının ötesindeki olgunluğunun işareti sayılabileceği gibi kendi kuşağının suçlarını kapatma çabası olarak da yorumlanabilir. Zira kitabın son bölümlerinde arkadaşlarıyla sohbetinde otuz sekiz yıllık baskı rejimine karşı gelmemelerini eleştirerek kendi kuşağının vicdan muhasebesini yaptığını gördüğümde, Nazım’ın köşesine çekilip beklemekten duyduğu huzursuzluğun yarattığı suçluluktan kurtulmak için de bu romanı yazdığını düşündüm. Ne de olsa yazmak da bir eylem, bir farkındalık, bir başlangıç.
Yazıldığı dönemin gözüyle baktığımızda Nazım’ın ütopyası, açıkça o dönemin kaygılarını ortaya koyuyor. Kitapta, ütopik başkentte yaşayanların geçmişe, yani Nazım’ın yaşadığı döneme bakışlarını, ders almak adına nasıl yaşattıklarını, yenilgileri, acıları, göçleri nasıl unutturmadıklarını görüyoruz. Rüyada geçen yıllar yıllar sonra bile insanlar Hezar’ı Hoş-elhan denen muhteşem konser salonunda Rumeli faciasını, halka yapılan işkenceleri, soykırımı gösteren filmler izlerler ki unutulmasın, gelecek kuşaklar da öğrensin. Bu bölümleri okurken Nazım’ın belki de ömrü yetip de göremediği esas kıyamet diyebileceğimiz ülkemizin işgalini, yıllar süren savaşlar sonrası yeni devletimizin doğuş sürecini, bugünlere gelişimizi, bizim geçmişimize, tarihimize bakışımızı, bağlılığımızı, barışıklığımızı gözden geçirmeden de edemedim.
İslâmcılık görüşünün etkileri tüm romana hâkim. Yazar, o dönemde İslâmiyet’in ilerlemeye engel olduğunu söyleyen kesimlere, haram, mekruh olan şeylerden uzak durduktan sonra her türlü ilim, fen ve sanattan faydalanmanın insanların hakkı olduğunu söyleyerek cevap veriyor. Ayrıca dönemin temel görüşleri arasında yer alan Osmanlıcılık ve Türkçülüğün etkilerini de kitapta görüyoruz. Yeni medeniyet Osmanlı Devleti liderliğinde tasarlanıyor. Dedesinin ağzından Türklüğün ölmediğini vurgulayarak Türk yurdunda birkaç bin Türkün damarlarındaki kanların hızlı akışının yeterli olacağını söylemesinde, Türklerin hâkim olduğu ülke özlemi de hissediliyor. “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur,” diyen Atatürk’ün bu kitabı okuyup okumadığı sorusu da ister istemez aklıma takıldı. Sonuçta o dönemde Osmanlı Devleti’nde yılda kaç kitap basılıyordu ki okumamış olsun.
Bana göre, kitaptaki belki de en etkileyici sahne Nazım’ın rüyasında gittiği ileri âlemde, hayatının on dört yılında kırık dökük, çürük makinelerle, kimyasal karışımlarla, her tarafı bulaşık kaplar arasında çile çekerek kavrulduğu, arkadaşları, çevresindekiler tarafından aşağılandığı, Yeni Cami civarındaki atölyesini yakın arkadaşı Tahir Bey’le birlikte ziyaret ettiği an. Ömrünü, hayatını zehirlediği çilehane olan atölyesi yeni düzende müze haline getirilmiş, bir iğnesi bile kaybolmadan bütün eşyaları sergilenmektedir. Geniş avlunun etrafında birçok koridor bulunan binada sofalar arasında “Nazım’ın çalışma odası” yazan avluya girdiğinde, kapı yanındaki camekânda, yakıcı, çürütücü, lekelendirici, zehirli maddelerin etkisiyle vücudu gibi hurdahaş olmuş, emektar kırık çini havanını, onun yanında siyah kaplı büyük defterle kenarları yıpranmış diğer defterini görür. Gece gündüz çalışarak çizdiği modeller, resimler, şekiller, boyalı elleriyle kirlettiği defterler, hepsi ama hepsi korunmuş, defterlerindeki buluşlar önemsenerek ıslah edilmiş, geliştirilmiştir. Onun buluşlarını geliştiren on büyük fabrika aralıksız çalışarak insanlığa hizmet etmektedir. Bu ileri medeniyette değeri bilinmiş, buluşları unutulmamış, yaşatılmıştır.
Nazım’ın rüyasındaki yolculuğu aniden, Avrupa treniyle yaptığı Yakacık gezisiyle bitiveriyor. Kitabın sonunda yazarımız ilgi görmesi halinde ikinci, üçüncü ciltlerin de yayımlanmasını vicdan borcu saydığını belirtmiş. Yani kitabın devamını yazma niyetinde, ama belli ki bunu yapamıyor. Belki hissettiği pişmanlıklar sonrasında Çanakkale Savaşı’na katılıp şehit oldu. Belki de sağlık sorunları nedeniyle savaşa hiç katılamayıp 1913 yılı sonrasındaki esas kıyamet sürecini, İstanbul’un, İzmir’in, neredeyse bütün ülkenin işgalini gördükçe kahrolup acı, vicdan azabı ve sefalet içinde hayata veda etti. Ona ne olduğunu şimdilik bilmiyoruz. Ama bu ütopyaya günümüz gözüyle baktığımızda, en kötü şartlarda bile umudun her zaman yeşertilebileceğini, bir kuşağın hayal olarak gördüğü, bugün sahip olduğumuz her şeyin kıymetini bilip, geleceği bu bilinçle inşa etmemiz gerektiğini hissetmemek mümkün değil. İşte bu nedenle bir gün Eminönü’nde Yeni Cami civarına, Nazım’ın vasiyeti addedip sembolik küçük bir müze atölye kurulsa, kırık dökük havanı, kara kaplı defteri sembolik de olsa sergilense ve bir zamanlar bu köhne atölyede bir adamın o zor koşullar altında bile ne muhteşem hayaller kurduğu, ne buluşlar yaptığı gençlere, herkese anlatılsa fena mı olur.
1 Rüyada Terakki ve Medeniyet-i İslamiyeyi Rüyet (Erzurumi, M. N., Can Yayınları, 2021)


.jpg)



