Dördüncü yüzyılda toplanan İznik Konsili yalnızca Hristiyan teolojisine yön vermekle kalmayıp aynı zamanda kiliseyle devlet arasındaki çekişmelerin ve Batı demokrasilerinin kökeninde yer alan politik modelin başlangıcı oldu.
Bu yıl İznik Konsili’nin 1700. yıldönümü. Dünyanın dört bir yanında kiliseler tarafından düzenlenecek kutlamalarda bugün anılacak. Oysa konsilin bir araya gelişi –her ne kadar sürekli öyle sunulsa da– aslında tam bir birlik anı değildi. Hatta tutanaklara bakıldığında toplantıların büyük bir ekümenik birlik anından ziyade Armando Iannucci’nin filmi Stalin’in Ölümü’ndeki sahnelere daha yakın olduğunu söylemek mümkün.
İznik Konsili İmparator Konstantin’in çağrısıyla toplandı. Roma İmparatorluğu MS 285 yılında, İmparator Diocletianus zamanında Doğu ve Batı olarak ikiye ayrılmış ve her birine bir “Augustus” (kıdemli imparator) ve bir “Sezar” (yardımcı imparator) atamıştı. Roma İmparatorluğu’nun en önemli isimlerinden olan Konstantin önce kendisi Hristiyanlığı kabul etti ardından Doğu kesiminin yöneticisi Licinius ile birlikte Milano Fermanı’nı yayımladı (MS 313) ve imparatorluk içinde Hristiyanlığa getirilen bütün yasakları kaldırdı. Konstantin’in en önemli önceliklerinden biri İmparatorluğun Doğu topraklarında yaşayan Hristiyanların inançları arasında bir uyum sağlamaktı ama bunu gerçekleştirmek maalesef hiç de kolay değildi. 324 yılında Licinius’u tahttan indirip İmparatorluğu kendi hükümdarlığı altında birleştirirken 325 yılında da İznik Konsili’ni topladı.
Bir tarafta imparatorun uzaktan akrabası olan ve “vicdansız bir entrikacı” olduğu söylenen Nikomedialı (İzmitli) Eusebius ve onun bilgeliğiyle tanınan yardımcısı Kayseryalı Eusebius, öteki taraftaysa İskenderiye Piskoposu Alexander ve onun büyümüş de küçülmüş parlak çömezi Athanasius vardı. Bahsettiğimiz bu iki Eusebius, İskenderiyeli diyakoz Arius’un yandaşıydı. Tuhaf bir adam olan ve teslis inancını reddeden Arius, Mesih’i uluhiyetin bir parçası olarak görmeyip onun, Tanrı’dan daha düşük seviyede bir varlık olarak yaratıldığını düşünenlerin simgesi haline gelmişti. Alexander ve onun taraftarlarıysa Arius yandaşlarının görüşlerine karşı çıkıyor, Mesih’in tanrısallığını şiddetle savunurken buna karşı çıkan Arius ve taraftarlarının cezalandırılması gerektiğini düşünüyorlardı.
Konstantin, yaşlı Cordoba piskoposu Hoseus’u bu iki karşıt görüşü uzlaştırmakla görevlendirdi. Geçmişte Konstantin’in yardımcılığını yapan ve oturumlar esnasında yetmiş yaşında olan Hoseus, imparatorluğu Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayıran zalim Diocletianus zamanında piskopos olmuş ve Roma’da şehit olmaktan güçlükle kurtulmuşken şimdi tam aksine, hem Doğu’yu hem de Batı’yı içine alan büyük bir imparatorluğun en güçlü isimlerinden biri olarak konsili yönetiyordu.
Fakat İznik bu konuda düzenlenen ilk konsil değildi. Hoseus yılın başında Antakya’da bir hazırlık konsili topladı. Bu ilk konsile ilişkin yazılı kayıtların çoğu kaybolmuş olsa da konsilde herhangi bir uzlaşmanın sağlanamadığını kalan üç beş parça tutanaktan ve sonrasında yaşananlardan anlamak mümkün. Antakya piskoposu daha oturum başlar başlamaz tercihini ölmekten yana kullanmış, Türkiye’nin güneyinden gelen ve kariyerinin önemli bir kısmını Halep kilisesini sarsmakla geçiren ve fevriliğiyle bilinen Eustathius ise Arius karşıtı görüşleriyle toplantılarda sürekli polemik çıkararak konsilin çöküşüne katkıda bulunmuştu.
Görünen o ki, Hristiyanlık içindeki teolojik kriz yeni rejimin korktuğundan çok daha kötü, Hoseus’a göre de Doğu’daki Hristiyanlar onun düşündüğünden çok daha sıkıntılıydı. O da imparatorluk gücünün merkezine daha yakın bir yerde, bugün Türkiye sınırları içinde bulunan İznik’te yeni bir konsil toplamaya karar verdi. Üstelik bu sefer imparator da bizzat katılacak ve birbiriyle sürekli kavga halinde olan piskoposların hizaya getirecekti.
Taraflar hemen manevralarına başladı. Eusebius’un ilk işi Doğu’daki kiliselere haber göndermek ve onları, onlar adına konuşanın kendisi olması gerektiğine ikna etmeye çalışmaktı. Bu arada Alexander saraya koştu ve kurnaz bir hileyle Hoseus’u, konsilde tartışılması gereken en önemli meselenin Mesih’in yaradılışı meselesi olduğuna ikna etti.
Konsil bizzat imparator tarafından yapılan nezaket ve birlik çağrısıyla başladı. Piskoposlar bu çağrıya memnuniyetle onay verdi ama kısa bir süre sonra herkes birbirine sataşmaya, çamur atmaya başladı. Teolojik tartışmalarla hiç ilgisi olmasa da, toplantı esnasında yapılan şeylerden biri, suçlamaların ve karşı suçlamaların okunmasıydı. Fakat konu teolojiye geldiğinde durum daha kötü bir hal aldı. Öyle ki, bazı piskoposlar bitmek bilmeyen tartışmalardan usanıp işi ele aldılar – konsilin bu aşamasında Arius’un Myra Piskoposu Aziz Nikolaos tarafından yumruklandığı iddiası muhtemelen bir şehir efsanesi ama pekâlâ ortamın genel atmosferini yansıtmak için uydurulmuş bir rivayet de olabilir.
Nikomedialı Eusebius muhtemelen kendi tarafına kurulan tuzağın farkındaydı ve hem zemini yoklamak hem de konsilin ruh halini değiştirmek için Mesih’in yaradılışı hakkındaki düşüncelerini ortaya attı. Böylece teolojik tartışma başlamış oldu. Öne sürdüğü düşünceler elbette derhal reddedildi. İskenderiye tarafı kan kokusunu almış ve Nikomedialı’dan daha zayıf gördükleri Kayseryalı Eusebius’un öne çıkıp Arius yandaşları adına konuşmasına mani olmamışlardı.
Eusebius’un konuşması Yuhanna İncili’nden ve Pavlus’un mektubundan alıntılarla doluydu. Aslında söylediklerinin çoğu Kayserya’daki küçük kilisesinde söylediklerinin bir tekrarından ibaretti. Aynı zamanda Mesih’i “tüm yaradılışın ilk doğanı” olarak niteleyerek bir dizi Aryan formülüne de atıfta bulunmuştu. İskenderiye tarafının Kayserya piskoposunu itibarsızlaştırmak için harekete geçeceği kesindi ama öyle olmadı. Eusebius’un konuşması biter bitmez konsil üyelerinden biri ayağa kalkıp konuşmaya başladı. Bu, imparatorun ta kendisiydi. Konstantin, Kayseryalı Eusebius’un ifadelerinin kusursuz bir inanç beyanı teşkil ettiğini ancak şöyle bir eksiği olduğunu söyledi: Mesih’in Baba ile aynı özden geldiğini belirten açık bir ifade.
Her iki taraf da imparatorun sözlerini koşulsuz kabul etti. Zira içlerinden birinin bile Doğu ve Batı Roma’yı yeniden birleştiren İmparator Konstantin ile tartışacak cesareti yoktu. Ama kaçınılmaz olan gerçekleşti ve detaylar sonraki aşamalarda ortaya çıktı. İskenderiye tarafı bazı koşullar öne sürdü ki, bunlar arasında belki de en önemlisi Mesih’in Tanrı ile aynı özden olduğunu kabul etmeyenlere ya da bu önermeye aykırılık arz eden öğretilerin yayılmasını sağlayanlara uygulanacak yaptırımlardı. Lanet, küfür ve nihayetinde aforoz. Arius’un da maruz kalacağı bu yaptırımlar bütün piskoposlar tarafından kabul edildi.
Fakat içlerinden bazıları kendini güvence altına almayı ihmal etmedi. Mesela Kayseryalı Eusebius, Arius sempatizanı olan kendi kilisesine kendi konumunu gerekçelendiren bir mektup gönderdi ve söylentilerin doğru bilgiden daha hızlı yayıldığı manasına gelen bir uyarıda bulundu.
Nikomedialı Eusebius ise Hristiyanlığın temel ilkelerini içeren bu inanç beyanını imzalamayı kabul ederken tuhaf arkadaşı Arius’a olan desteğinin bir göstergesi olarak onun aforoz edilmesini öngören kararı onaylamadı. Bu Konstantin için yeterliydi. Zira en büyük isteği din meselesindeki pürüzlerin giderilip düzenin yeninden sağlanmasıydı ve düzen yeniden sağlanmıştı. Konsil Paskalya döneminin nasıl hesaplanacağını da öngören bir dizi karar aldıktan birkaç ay sonra, ağır silahlı, zırhlı muhafızların gözetiminde verilen bir ziyafetle sona erdi.
Fakat tesis edilen bu düzenin korunması pek mümkün olmadı. Konstantin’in ailesindeki hezeyanlar, bilhassa da karısıyla oğlunun yaşadığı ve ikisini de idama götüren ilişki, onun yarattığı kırılgan barışı kısa sürede paramparça etti. Aryanlar imparatorluk hanedanındaki nüfuzlarını kullanmış ve anlaşmayı ilga etmeyi başarmışlardı. Özellikle de Eusebius, daha önce vaftiz edilmeyi reddeden Konstantin’i ölüm döşeğinde vaftiz etmeyi becererek sahnedeki yerini aldı. Konstantin’in ölümünden sonra imparator olan II. Konstantin hem aşırı kibirli hem de sürekli özgüven patlaması yaşayan bir kişilikti ve Eusebius, sürekli pohpohlanmaktan hoşlanan bu yeni imparatorun hükümdarlığı boyunca, yönetim kademesindeki önemli isimlerden biri olmaya devam etti. Gündemindeki ilk maddeyse intikamdı. Eustathius’u piskoposluk görevinden alıp sürgüne göndermek için çeşitli manevralar yaparken aynısını Hoseus’a da yapmak için onu sürekli sözde yargılamaların gerçekleşeceği bir dizi duruşma çağırdı ve bütün bunlar olup biterken Alexander’ın yerine İskenderiye Piskoposu olarak atanan Athanasius’a zulmetmekten de geri kalmadı.
Fakat nihayetinde galip gelen, Arius taraftarlarının görüşlerini reddeden inanç beyanı oldu. Önce 381 yılında Konstantinopolis Konsili’nde ardından 451 yılında Kalkedon Konsili’nde kabul edilen ve dünyanın dört bir tarafındaki Hristiyan ibadetlerinde hâlâ kullanılan bu beyan daha sonra yapılan bazı eklemelerle birlikte günümüze İznik İnanç Bildirgesi adıyla ulaştı.
Şimdi diyeceksiniz ki, bütün bunların ne önemi var? Biz modern insanlar, 1700 yıl önce Anadolu ve Orta Doğu’da yaşayan bir dizi piskoposun geçirdiği öfke nöbetleriyle niçin uğraşalım?
Doğru, İznik Konsili’nin aslında öyle kayda değer bir işlevi yoktu ama günümüze kadar gelen konsil müzakeresi kavramının temelini attı. İznik Konsili, Mesih’in ölümü ve dirilişine müteakip Kudüs’te düzenlenen tarihi Havariler Konsili’nden sonra düzenlenen ilk ekümenik konsildi ve İznik’in başarılı bir müzakere süreci olarak kabul edilmesi, bu modelin devamlılığını sağladı. Üstelik sonuçları yalnızca dini meselelerle ilgili değildi. Bir yandan kilise tarafından kullanılan modele esas teşkil ederken öte yandan ulus devleler tarafından da kullanılan bir model haline geldi.
Bu da bizi İznik Konsili’nin niçin hâlâ nem arz ettiği sorusunun yanıtına götürüyor. İznik sayesinde kiliseyle devlet arasında günümüze kadar süregelen bir harmoni sağlanmış oldu ve bu harmoni zaman zaman bozulsa da, ilişkiler bir şekilde dengeye geldi. Zira Hristiyanlık ilk kez 380 yılında Selanik Fermanıyla resmi devlet dini olarak kabule edilse de, kiliseyle devlet arasında ilişki süreci Konstantin’in İznik’te doğrudan teolojik bir meseleye müdahale etmesiyle başladı.
Ayrıca bu Konsil, karar verilen hususlar açısından Kristoloji için de çok önemliydi. Bugün bile “İsa Mesih’in kişiliğinde bir araya gelen Tanrı ve İnsan” kavramı Batı’nın birey olma durumuna dair geliştirmiş olduğu içgörüde önemli bir yer teşkil eder. İnsan yaşamı niçin değerlidir ve Batı medeniyeti niçin insan yaşamına değer verecek biçimde inşa edilmiştir? İşte bütün bu soruların yanıtı, İznik Konsili’nde alınan kararlarla bağlantılıdır.
Nihayetinde belki de en önemlisi, birliğin ve farklılaşmanın bir aracı olarak inanç beyanı kavramının resmi olarak kabul gördüğü yer İznik’ti. Bir süredir düşündüğümüzden çok daha fazla inanç temelli bir çağda yaşıyoruz. İnsanların ister politik ya da ekonomik olsun, isterse dini ya da sosyal, inanç beyanı yoluyla benimsediği her şey “neye inanıyoruz” sorusunu gündeminden eksik etmeyen Batı toplumlarında eskisinden daha büyük bir önem taşıyor. O yüzden az evvel bahsettiğimiz görkemli öfke nöbetlerinin ve Makyavelist entrikaların üzerinden 1700 yıl geçmiş olabilir ama İznik ruhu, sandığımızdan çok daha yakınımızda.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan


.jpg)



