Nohut Oda Bakla Sofa Hülyalar
7 Kasım 2018 Edebiyat Öykü Yazıları

Nohut Oda Bakla Sofa Hülyalar


Twitter'da Paylaş
0

Melisa Kesmez ülkede hepimizin sezdiği yuva-kabuk gerilimini, öykülerin öznel haline politika değdirmeden, ufak bir hatırlatma notuyla başucumuza bırakıyor.

“Bulunduğum mekânım ben.”
Noël Arnaud, L’état d’ébauche

Melisa Kesmez, Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz ve Bazen Bahar adlı öykü kitaplarının ardından üçüncü öykü kitabı Nohut Oda’yı yayımladı. İlk iki kitabındaki insan ilişkilerinin çetrefilli doğasından aldığı ilhamı, vedaların bıraktığı enkazlarla harmanlayarak beş öyküyle üçüncü kitabına taşıyor. Öyküler sitemlerin, hayıflanmaların, gitmeyi öğrenmenin, kalmayı kabullenmenin, çareler aramanın mekân üstünden meseli oluyor.

Kitabın başında Gaston Bachelard’ın “Yaşamın ilk çabası kabuk oluşturmaktır.” sözüyle karşılaştığımızda, okuyacağımız öykülerin ne yalnızca mekânda geçen ne de yalnızca mekândan öylece geçen öykülerden ibaret olduğunu anlıyoruz. Nohut Oda, Bachelard’ın, mekânın edebi-felsefi-sanatsal tasavvurundan haberdar olan zihinler için katmanlanan bir okuma düşüncesine uygun okumalara çok açık. Henüz Bachelard’la tanışmamışlar içinse öyküler “mekândakiler üzerine” yeni bir keşif rotası çiziyor.

Öykülerin katmanlarına bakabilmek için Bachelard’ın kavramlarından çok kısa bahsetmek gerekiyor. Mekânın Poetikası adlı kitabında temel olarak iki kavramdan söz açar Bachelard: yuva ve kabuk. Yuvada insan/canlı kendi varlığınca, cürmünce yuva alanını yaratabilir ve yaşam burada tam anlamıyla gerçekleşebilir. “Yuva, tüm durma, dinlenme hayalleri gibi, yalın ev hayaliyle dolayımsızca birleşir. …. Hep geri döneriz oraya, kuşun yuvaya, kuzunun ağıla dönmesi gibi, bir gün oraya geri dönmenin düşünü kurarız.” Kabuk ise insanın/canlının varlığına kendi formuyla biçim veren, insanın/canlının sığınma, ikamet gibi nedenlerle bulunduğu mekânlardır. (“Kabuk, kabuklaştıran evrensel bir yaşamın en aşikâr örneğidir.)” İnsan yuvalarda canlıdır, kabuklarda ise yarı ölü yarı diri bir “yaşamda kalma” içindedir. Melisa Kesmez’in kahramanlarında bu iki kavramın bazen çatışmasına, bazense çelişkisiz iç içe geçişine tanık oluyoruz.

melisa kesmez nohut oda

Nohut Oda sosyal bilimlerden esinlenmelerle örülmüşse de anlatımı zihinden çok ruha sesleniyor. Melisa Kesmez’in bu kitabında vedalar ve başlangıçlar, madalyonun iki yüzünü meydana getirerek okura öyküler arası bir bütünlük sunuyor. Kahramanların yuva-kabuk arasında denge noktasını bulma hikâyeleri, birisinin nerede kaybolduğunu bilmesine rağmen nereden devam edeceğini bilememesine benziyor.

Melisa Kesmez’in ilmek ucunu çekelediği en önemli mekânsal ayrıntı, ev eşyaları. Evi taşıma, eşyaların ev/yuva değiştirmesi gibi dönüm noktaları mekânsal bir dönüşüm barındırıyor. Eşyalarla kabuk daha sertleşmiş bir kabuk, yuva daha sıcak bir yuva haline gelebiliyor. “Kalanlar”, gidenlerin geride kalan kahramana teslim ettiği eşyaların, bu eşyaların çoğalıp yalnızlıktan bir kabuk ördüğü evin, bu sefer evin kapısına kadar getirilip bırakılacak bir kedinin ve kaçınılmaz gidişatın tersine, yolculuğunun hikâyesi.

“Her defasında kucağımda bir abajur ya da rulo edilmiş bir kilimle metroya biniyor, katlanır bir sandalyeyle sarı dolmuşa sığmaya çalışıyor veyahut kolumun altında bir duvar saati, son vapuru yakalıyordum. Sağdan soldan bulduğu işe yarar her şeyi yuvarlaya yuvarlaya yuvasına taşıyan bir karıncadan farkım kalmamıştı.” (s. 14)

“Son Bir Çay”da ayrılmayı becerememiş bir çiftin çekişmelerinden, kadın kahramanın, yarım kalanlar için eski sevgilisinin anne şefkatiyle sarmalanmış bir kabuğa mutlulukla hapsolmasını sorumlu tutuyor. Adamın kişisel alanına girişiyle bu şefkatten kabuğun içinde kendine ait bir oda-yuvayı direnişle yeşerttiğine tanık oluyor ve ikisi için de geçmişin defteri bu yuvada kapanıyor.

“‘Yeni bir başlangıç yapalım. Atalım bu evdeki her şeyi. Her şeyi sıfırdan düzelim.’

Mutlak saadetimizin önündeki tek engelin müteveffa annesi ve onun bu vesileyle artık kapının önüne konulması serbest öksüz mobilyaları olduğunu sanıyor.” (s. 30)

İlişkileri mekândan ayrık görmediği her öyküsünde belirgin olan yazar, “Annemin Çadırı”nda, kendisini ait hissetmediği evlilikten, aile hayatından kaçan annenin bol tuzlu çekirdek kabuğu tepelerinden sardunyalı deprem çadırına uzanan yolculuğunu 17 Ağustos 1999 gecesiyle kesiştiriyor. Evin annesi depremin yarattığı kaostan fırsat bularak kaçtığı kabuğa geri dönmeyip dışarıda kendine bir çadır-yuva yapıyor.

melisa kesmez

“Boşalan bardaklarımızı onda hiç alışık olmadığım taze bir neşeyle doldururken bizimle göz teması kurmaktan kaçınıyor, travmasının büyüklüğünden bahsederken bir yandan çiçeklerini suluyordu. O zaman annemin depremle işinin bittiğini, onun için konunun çoktan değiştiğini anlıyordum.” (s. 65)

Öyküleri okurken her birinde başka bir veda krizi yaşanıyor. “Görüşürüz”de de bir babanın kızına, kızının da babasına gereken vedayı etmemesi rüyalarda sembolik bir tavır kazanıyor. Mekânsal bilinçdışı bu öyküde yirmi dakikalık vapur yolculuğuna sıkışıp kalıyor, karşı yakaya geçemeyiş kahramanı tutsak eden başka bir türden kabuğu büyütüyor.

“‘Baba, görüşürüz,’ dedim ona en son. …. Ağaçlar büyüdü. Göller kurudu. Bazı akarsular denize dökülmekten vazgeçti. Bir sürü hayvan türü yok oldu. Yenileri keşfedildi. Saçlarım defalarca uzadı, hayatımdaki mutsuz manevralardan nasibini alarak defalarca kısaldı. Alnım kırıştı. Milyonlarca beyin hücrem öldü. Eğitim sistemi altı kere falan değişti. Otuz kere sandığa gidildi. Memlekette taş üstünde taş kalmadı. Aşkından ölüp biten ablamla eniştem bile boşandı.

Bizse hiç görüşemedik babamla.” (ss. 77-78)

Nohut Oda’da anlatılanlar her ne kadar insanın özeline dair olsa da yakın Türkiye tarihine kısa dokunuşlar yapan bu öykülerden alınan tat başkalaşıyor.

“Kız Kardeşim Handan”da geçen nohut oda bakla sofa deyimi, kitaba adını vermesinin yanı sıra, öykülerin meramının nahif bir özetini, yuvanın hülyasını, kabuktakinin gurbeti olan yaşam sırrını fısıldıyor. Handan, yitirdiği annesine duyduğu yasın biçim değiştirerek kendisini onunla özdeşleştirdiği bir yaşam sürüyor. Yuvanın yasla birlikte kabuğa dönüştüğü, bu kabuğun giderek içindekini sıkıştırdığı bir evde annesinin öldüğü yaşa gelene kadar onu yaşatıyor. Melisa Kesmez’in “yuvaya ait çiçek” simgesini bu öyküde de görüyoruz. Handan, bu özdeşleşmenin etkisiyle ömrünün sonuna geldiğine ikna olunca çiçekleri sulamayı ve evle ilgilenmeyi bırakarak, hayatını yalnızca mutfakta geçirerek yuvayı kabuklaşmaya terk ediyor.

“Sanki ne kadar büyüyeceğine annemin elbiseleri karar vermiş, daha fazlası üst bir akıl tarafından engellenmiş gibi, sonrasında tek bir kilo olsun almadı, tek bir santim uzamadı. Giyilmekten eprimiş, iğne iplikle acemice onarılmaktan çula dönmüş ama üzerine tam oturan o güzelim elbiselerle yıllarını geçirmişti.” (s.102)

Nohut Oda’da anlatılanlar her ne kadar insanın özeline dair olsa da yakın Türkiye tarihine kısa dokunuşlar yapan bu öykülerden alınan tat başkalaşıyor. 99 depremi, Madımak Katliamı ve sıcak gündemimizi meşgul eden genç beyin göçü, bozulan eğitim sistemi ve dinmeyen şiddet, mekânların zamanla buluştuğu noktayı daha da özel kılıyor. Melisa Kesmez ülkede hepimizin sezdiği yuva-kabuk gerilimini, öykülerin öznel haline politika değdirmeden, ufak bir hatırlatma notuyla başucumuza bırakıyor. Okur özelinde nerenin hayalini kurduğumuzu, nereden kaçmak istediğimizi, nerede zoraki bulunduğumuzu sorgulama durağı olarak Nohut Oda’yı okumak anlamlı bir başlangıç.

Melisa Kesmez, Nohut Oda, 125 s. Sel, İstanbul, 2018.

 

melisa kesmez


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR