Sonuç itibariyle okuduğumuz kitaplar hiçbirimizi bu dünyanın fiziksel sınırları ve dolayısıyla da sert gerçekliği dışına çıkarmaya yetmez
Görünen o ki, mesele kurmaca olduğunda hem akademide hem de okurun zihninde tuhaf bir hiyerarşi söz konusu. Örneğin edebi kurgu – polisiye ya da romantik kurmaca gibi belli bir modele bağlı kalınarak yazılan – tür kurgusundan (sinir bozucu bir biçimde) daha makbul. Fakat tür kurgusunun içinde de benzer tarzda bir hiyerarşi bulunur. Okurların çoğu türleri belli başlı klişelere, karakter arketiplerine ya da anlatının atmosferine göre tanımlar ve birini ötekine tercih ederken tamamen öznel davrandığını bilir. Fakat edebiyat kuramcıları ve bu alanda yazıp çizen düşünce liderleri, söz konusu hiyerarşileri destekleyen belli belirsiz estetik ilkeler kullanır – tıpkı bilim kurgunun fantastik kurgudan daha itibarlı olduğu klişesi gibi.
Ejderhalar ve ışık hızında seyahatler
Bilimkurgu bilimselliğin, varsayımsal düşünce deneylerinin ve fütürizmin çağrışımlarına sahiptir. Öte yandan fantastik yazın mantık kurallarına bağlı değilmiş gibi görünür ve gerçek yaşamdan kaçtığı, okurlara da alternatif bir kaçış sunduğu gerekçesiyle görmezden gelinir. 1960’li yılların ünlü televizyon serisi Alacakaranlık Kuşağı’nın yaratıcısı Rod Serling bölümlerden birini “Bilim kurgu olası olmayanın olası kılınmasıyken fantastik yazın imkânsız olanın olası kılınmasıdır,” diyerek başlatmıştı. Söz konusu ikilemi “Olası olmayana karşı imkânsız olan” şeklinde çerçevelemek ilk bakışta çok havalı görünüyor olabilir ama bir o kadar hatalı. China Miéville’in de belirttiği gibi, “Nesillerdir garip bir sağ duyu hem yazarları hem de okurları ışık hızında seyahatin mümkün ve bilimkurgusal, yeryüzünde gezinen ejderhalarınsa imkânsız ve saçmalık olduğuna inandırdı. Üstelik fizikçilerin çoğu ilkinin de ikincisi kadar imkânsız olduğunu belirtmesine rağmen.” Bilim ve teknoloji dilini benimseyen bilimkurgu bu sebeple ileri görüşlü ve rasyonel olarak algılanır ama daha yakından bakıldığında türün en temel özelliklerinden biri bilimin iddialarını aşmak, yani rasyonel olmaktır.
Popüler söylem bu gerçekliği göz ardı eder çünkü Silikon Vadisi’nde yaşayan kurtarıcılarımızın hayırsever diktatörlüğü bizleri bir yandan bilim ve teknoloji arasındaki bulanık alana çeker öte yandan elimizdeki iPhone’ların bizi Mars’a yaklaştırdığına inanmamızı sağlar. Tuhaf bir durum; teknolojinin her geçen gün daha şüpheli hale gelen varsayımlarla desteklenen itibarı, hani neredeyse kendini boğazlamak üzere olan saçma sapan bir dünyada hâlâ kabul görmeye devam eden tek şey. Fütürizm endüstrisi için de benzer bir durum geçerli. Üstelik bu kurumlar, bilimkurgunun hâlihazırda yaşadığımız dünyayla ilgili ortaya attığı karmaşık ahlaki ve felsefi sorular nedeniyle ondan hiç mi hiç hoşlanmıyor.
Daha az kral, daha çok düşünce
Fantastik yazın genellikle muhafazakâr ve gerici olarak görülür. Öyledir de. Çoğu fantastik eser, özellikle de benim tercihim olan epik fantezi, yalnızca atmosfer olarak değil, sosyal ve ahlaki bakış açısı yönüyle de Ortaçağ’ı çağrıştırır. Kadınlar zayıftır, erkekler güçlüdür, savaşlar zaferken kötü adamlar tesadüfen herkesten daha karanlıktır. Şahsen Tolkien’in hiçbir surette bu kategoriye uymadığını düşünsem de, haleflerinin – ya da taklitçilerinin mi demeli – çoğu kategori dahilinde. Üstelik savunulabilir bir yanları yok. Michael Moorcock’un da belirttiği gibi, “Bu bağımlılık yaratan Yamitsuki lahanaları, en iyi ihtimalle tarihi bir romantizm ya da westernden ötesi değil.”
Fantastik kurmaca türünde yazan çoğu yazar Ortaçağ ahlakını kurguya aktarmanın bir şekilde apolitik bir tercih ya da bir şeylerin nasıl olması gerektiğine dair vazgeçilmez bir sadakat olduğunu düşünür. Hemen hemen her şeyin en baştan yaratıldığı bir tür için bu oldukça saçma bir mantık. Alternatif bir dünya kurgulayamayıp sırtını Ortaçağ’a yaslayanlar neyin nasıl yapıldığının bir örneğini görmek için Steven Eriksen’in Malazan Yitikler Kitabı serisine bakabilir. Bu on kitaplık seride Eriksen ırkçılığın ve cinsiyetçiliğin kurumsallaşmadığı bir dünya tasarlıyor. Ve bunu öylesine incelikli bir üslupla yapıyor ki, okurların çoğu bir şeylerin eksik olduğunu ancak ilerleyen kısımlarda fark ediyor. Kadınların askerlik yapma oranıyla erkeklerinki birbirine eş ve karakterlerin birbirlerinin ten rengiyle bir derdi yok. Fakat bunların olmayışı, Eriksen’in dünyasının bir ütopya olduğu anlamına gelmiyor. Nihayetinde o bir tragedya yazarı – acı, ıstırap, barbarlık var, sadece bildiğimiz şekilde değil.
Okuduğum onca fantastik eser arasında bu tarz bir eleştirel duyarlılığa sahip olanların sayısı bir elin parmaklarını geçmez. China Miéville’in Bas-lag dünyasında geçen kitapları (Demir Konsey, Yara, Perdido Sokağı İstasyonu) olay örgüsü ve kurgu yönünden doğası itibariyle politik. Fakat Miéville bunu yaptığı için ya kıyasıya eleştiriliyor ya da türü aştığı için fazlasıyla övülüyor. Oysa her iki tepki de oldukça saçma. O yalnızca “sosyalizmle bilimkurguyu ustalıkla harmanlayan biri olarak” yazıyor. Maddi çıkarları olan jeopolitik güçlerin hüküm sürdüğü emperyal şehir devletleri aynı anda hem canavarlarla hem de büyüyle dolu. New Crobuzon’da yaşayan mahkûm sınıfı Remade’lar işledikleri suçların cezasını, nasıl işlediği bilinmeyen adli-estetik ilkelere istinaden bedenlerinin yeniden şekillendirilmesiyle, yani belli uzuvların çıkarılıp yerlerine başka mekanizmaların takılmasıyla, çekiyorlar. Aslında bu Lovecraft’ın ürettiği tuhaflıklardan biri ama Miéville bunu bambaşka bir duyarlılıkla kullanıyor.
Miéville daha mücadeleci bir tınıyla yazarken Terry Pratchett ondan oldukça farklı bir ton yakalıyor. Neil Gaiman’ın ifadesiyle Pratchett’ın sesi “neşeli, bilge, duyarlı ve mantıklı” ama bu dış görünüşün temelinde toplumdaki adaletsizliğe yönelik derin bir öfke var. Çizgi roman türündeki fantastik seri Diskdünya epik fantezinin klişeleriyle dalga geçmenin bir yolu olarak başladı ama zaman içinde nitelikli bir hicve dönüştü. Bu zevki tatmamış olanlar cücelerle trollerin ırk politikasının tarihsel temelini anlatmakla kalmayıp üstüne bir de bu konudaki güncel eğilimleri ele alan Thud’u okuyabilirler.
Gerçekliğin gerçek dışı hapishanesinden kaçmak
Fantastik edebiyata yöneltilen en olumsuz eleştirilerden biri gerçeklerden kaçmak için yazılıp okunduğu, dolayısıyla da olgunlaşmamış olduğudur. Az evvel verdiğim üç örnek (Eriksen, Miéville ve Pratchett) olgunlaşmamış olduğu yönündeki eleştirilere yeterince yanıt verse de, türün yapısal özelliklerinden biri olan gerçek dışılığın komik bir biçimde olumsuz eleştiri olarak dönmesi bu konuda biraz daha derine inmeyi hak ediyor.
Tolkien, Peri Masalları Üzerine isimli ufuk açıcı denemesinde peri masallarının en faydalı yönlerinden birinin iyileşme ve teselliyle birlikte kaçış olduğunu belirtir. Eleştirmenlerin çoğu Tolkien’in iyileşme (mucize manasında) ve teselli üzerine düşüncelerini yadırgamazken kaçışla ilgili düşüncelerini genellikle görmezden gelir. Oysa Tolkien iki tür kaçış olduğunu söyler: Bunlardan ilki mahkûmun kaçışıdır ötekiyse firarinin. Fantastik yazın ilkine tekabül eder çünkü Tolkien’e göre baskıcı toplum kurallarından zihinsel bir kurtuluş yöntemidir. Fakat eleştirmenlerin kast ettiği, daha doğrusu olumsuz eleştiriler yönelttiği şey düşünülenin aksine bu değildir. Onlar fantastik yazının gerçek dünyanın ciddiyetinden vazgeçmek olduğunu ima ederler.
Peki dünyayı ciddiye almak dediğimizde ne anlamamız gerekiyor? Örneğin bizim dünyamızda mizaha yer yok mu ya da hicve? Oysa Pratchett’in de belirttiği gibi komik olanın zıddı ciddi olan değil, komik olmayandır. Ve benzer şekilde ciddiyet, hayal gücünün veya keyifli bir ruh halinin de karşıtı değildir.
Öyleyse dünyayı hangi yönlerden ciddiye almamız gerek? Flora ve faunayı mı yoksa topolojiyi mi? Eğer öyleyse benim favorim olan tek boynuzlar, ejderhalar ve keçiler ciddi bir dünya tasavvuruna hiç mi hiç uygun değil. O zaman içinde bulunduğumuz ve her geçen gün daha da kötüye giden politik gerçekliği mi ciddiye almalıyız? Eğer öyleyse ben kendi tek boynuzlularımı, ejderhalarımı ya da keçilerimi istediğim kılıkta istediğim yere yerleştirebilir, bambaşka bir senaryo ortaya koyabilirim ve onların varlığı yazdığım romanın ciddiyeti için bir ölçü olamaz.
Sonuç itibariyle okuduğumuz kitaplar hiçbirimizi bu dünyanın fiziksel sınırları ve dolayısıyla da sert gerçekliği dışına çıkarmaya yetmez. Bu kitapların tek yapabildiği kısa bir süreliğine de olsa alternatifi bize sunmak, bizzat deneyimlediğimizden çok daha farklı politik gerçeklikler olabileceğini göstermektir. İşte bu yüzden aslında dünyayı ciddiye almayanlar değil, tam aksine her şeyi fazlasıyla ciddiye alan insanlar fantastik roman yazar. Çıkış yolları düşünür, hayal güçlerini devreye sokar ve bize neler olabileceğine dair bir bakış açısı sunarlar ki, gözlerimizin önünde olup bitenin farkına varalım.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






