Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

22 Temmuz 2025

Öykü

Babam Bir Tek Feride’yi Severdi

Rojda Alak Koç

Paylaş

8

4


Yıllar sonra geldiğim bu evde hiçbir yere sığamıyorum. Dışarıyı izliyorum. Gökyüzünde yağmura aldırışsız kuşlar. Göğün boşluğunda süzülüyorlar. Pencereden sarksam, az eğilsem tavlayı görebilirim. İçine girebilir miyim, emin değilim. Bir zamanlar orda Feride vardı. Siyah bir kısrak. Bu dünyada babamın sevgisinden pay alan tek varlık. Şimdi o at içimde koşuyor. Bir anının içine sıkışmış. Göğüs kafesime çarpan bir hengâme yaratıyor. Göğsüm tam ortasından patlayacak sanki. Uyuyabilsem. İçimdeki gürültü bırakmıyor ki. “Uyu hadi. Hasta olacaksın.” Annem. Anne ben yıllardır uyuyamıyorum ki. Göğsümün tam ortasında bir ağrı. Elimle bastırıyorum. 

Evde kendimi ait hissedebildiğim tek yer, Ali’nin odası. Duvarda fotoğrafı. Yakın bir gelecekte bu dünyadan göçüp gideceğinin bilmeden gülümsemiş. Kiraz ağacına yaslanmış. Annemin ördüğü kahverengi hırka var üstünde. Yanındaki çerçevede ortaokul fotoğrafım. Herkes kameraya bakmış, ben önümdeki boşluğa. O gün gökyüzünü yırtarcasına yağmur yağmıştı. Sırılsıklamdım. Önlüğüm üstüme yapışmıştı. Üşüyordum. Dişlerim birbirine çarpıyordu. Durmaksızın. Sen gelmiştin aklıma. Üşüdüğünü düşünmek içimi ürpertmişti. Üstelik yapayalnızdın, çıkamıyordun o çukurdan. Çünkü ölmüştün, gömmüşlerdi seni. Okuldan kaçıp sana doğru koşmaya başladım. Koşarken aklıma geldi. Bir bakkala girdim, poşet istedim. Yağmur şiddetlenmişti. Seni örten toprak, yağmurla birlikte tepeden aşağı akıyordu. Elimdeki naylonları yırtıp sana örttüm. Kenarlarına taşlar koydum. Daha fazla ıslanamazdın.

Hatırlıyor musun? Hani piknik yaptığımız gün. Sanki bayramdı. Çünkü önce mezarlık ziyareti yapmıştık. Annem duasını yarım bırakmış, babam kamyonetin kornasına aralıksız basınca başındaki örtüyü telaşla boynuna kaydırmıştı. Biz elimizdeki şekerleri mezarların kenarlarından toprağa sokuşturuyorduk. Sen demiştin ki, “Bir daha geldiğimizde gömdüğümüz yerlere bakarız. Şekerler yoksa kalkıp yemişlerdir.” Söylediğin her şeye inanırdım çünkü beni korurdun. Annemle babam kavga ettiğinde yaptığın gibi. Ne çok didişirlerdi. Bazen aralarında kalırdım. Babamın ayaklarına dolanırdım, durdurmak için. Sen elimden tutar bahçeye sürüklerdin beni.   

Annem mangaldaki son ateşte biber közlüyordu. Uzun, ince, yeşil biberleri sırayla dizmiş. Babam rakı içiyordu. Onun sofrası çoktan kurulmuş. Annem biberleri de onun önüne koyacak, bizimle ayrı sofraya oturacaktı. Ali ve ben top oynuyorduk. Babamın bağırdığını duyduk. Ali, “Burada kal,” dedi. Babam elindeki biberi annemin ağzına sokmaya çalışıyordu. Ali onların yanına gitmeden bana baktı. Ağlıyordum. “Ağlama, burada bekle,” dedi. 

“Ye bakalım acı mıymış,” Babam biberi annemin ağzına sokuşturmaya çalışıyor. Bir eliyle onu ensesinden kavramış. 

“Bilmiyordum, bilmiyordum.” Annemin boğuk sesi.

“O ağzını açacaksın. Aç diyorum aç.” Annem dudaklarını bitiştirip birbirine bastırmış. Babamın elindeki biber ezilmiş, annemin burnuna çenesine yapışmış. Ağlayınca bıraktı. Ali yüzünü temizledi onun. Annem Ali’nin alnına düşen saçlarını eliyle geriye kaydırdı. Omzunu okşadı. Sonra usulca oturdu, biberleri tek tek tattı, acı olmayanları ayırdı. Kabuklarını soydu. Babamın önüne koydu. 

Hülya’yla buluşacağın zaman koridordaki aynanın karşısına geçer jöle sürerdin. Banyodan yeni çıkmışsın gibi bir ıslaklıkta saçların. Babam evde değilse ıslık da çalardın. Anneme Hülya’nın fotoğrafını göstermiştin ya. Hani vesikalık olanı. Eline alıp bakmıştı uzun uzun. “İyi,” demişti. Keşke o zamanlar sana sığınan küçük kız olmak yerine sana arkadaşlık etseydim. Annemin boşluğunu doldursaydım senin için. Annem babamdan göremediği ilgiyi zamanla bize karşı bir uzaklığa dönüştürdü. Bir yere kadar bize sınırsız verdiği sevgiyi önce azar azar sonra tamamen kesti. Babam hiç yoktu zaten. Onun varlığı evin beton zemini ile tavanı arasında sıkışmış ağır bir havaydı. Katı. Soğuk.

Salondaki koltukta oturmuş annem, gözleri halının motifinde ya da orada    bir yerde. Beni fark edince soruyor.

“Uyuyabildin mi?” 

“Yok. Başım ağrıyor. Ağrı kesici var mı?”

 Parmağına doladığı ipi çözdü. Örgü şişlerini kenara koydu. “Baksaydın ya çekmeceye.”

“Baktım. Yoktu.”

Kalktı. Mutfağa doğru yürüyor. Ben de arkasından. Çekmeceyi çekti. Karıştırıyor. “Parol olur mu?” 

“Olur,” 

Masanın üstüne koydu. “Akşama bakla düşündüm, yer misin?”

   “Yerim,” İki hap attım ağzıma. Susuz yuttum. Baklayı sevmediğimi bilir.

Babam bir tek Feride’yi severdi. Feride de babamı. Siyaha çalan kahverengi tüyleri parlak, yelesi kabarıktı. Boynu uzun, zarif. Babamdan başkası dokunsa başını usulca geriye çeker, sadece babamın sesine kulak verirdi. Ali ve annem Feride’yi sevmezdi ama ben onun varlığına bir çeşit minnet duyardım. Babamı bilerek bizden uzak tuttuğuna, bizi koruduğuna inanırdım. Hatta zamanla ondaki sertliği yumuşatacağına. Bir keresinde yine evden bağırma sesleri geliyordu. Dağılan cam sesleri, yere çarpan çelik tencere ya da kapağının sesi. Sen yoktun. Yanılmıyorsam Hülya’yla buluşmuştun. Tavlanın karşısındaki kiraz ağacının ordaydım. Feride pencereden başını çıkardı. Göz göze geldik. Gözleri nemliydi. Belki de bana öyle gelmişti. Bakışlarını benden ayırmadı. Ben de ondan. Kişnemesinden korktum. Babam duysa onu incittiğimi düşünebilirdi. Tam kalkıp gidecektim, başını iki yana yavaşça salladı, sonra kayboldu. Sandığımdan daha derin bir kavrayışa sahip olduğuna inandım. Babamla aralarında güçlü bir bağ vardı. Onu her gün tarardı. Yelesi için geniş dişli tarak, gövdesine fırça. Feride ayaklarını rahatsız olmadan onun avucunda tutar, babam elinde çubuk, saat tamircisinin özenli küçük hareketleriyle atın toynaklarını taş ve çamurdan arındırır, krem sürerdi. Ne babam ne de at bu özel anda kimsenin yanlarına yaklaşmasına izin vermezdi. Onları uzaktan izlerdim.  Tavlaya girmemiz yasaktı. Babam ellerini yavaşça kaydırırdı atın gövdesinde. En çok boynunu, başını okşardı. Feride devam etmesini ister gibi başını avuçlarına bırakınca babam ona bir şeyler mırıldanırdı. Ne dediğini hiç duymadım. O günkü bağrışmada anneme “Feride bana senden daha çok karı-” dediğini duydum. O günden sonra annem babamdan vazgeçti. Kavgaları bitti. Babamın söylediği hiçbir şeye karşılık vermedi. Bizden de çekti elini eteğini. Mutfakta oyalanıyor. Oradaki işleri bitince bütün gün birbirine değen örgü şişlerinin sesi. Ördüklerini koyduğu sandığa baktığımda birbirine eklemlenmemiş bir sürü parça bulmuştum. Kollar, düz kesilmiş parçalar, ilikli bir ön yüz, yarım bırakılmış örgüler. Kahverengi hırkandan kalan küçük bir yumak. 

Televizyonu sesi odaya geliyor. Bir adam konuşuyor. Ağlamaklı. Karısına sesleniyor. “N’olur dön. Çok pişmanım. Sensiz yapamıyorum. Seni çok-” Annem kapadı ya da sesini kıstı. Terliklerini yerde sürüyüşünü duyuyorum. Kapının eşiğinden sesleniyor. “Gazı açayım mı, üşüdün mü?”

 Belki annem sorduğu için o anda sırtımda bir ürperme. “Bir hırka alayım üstüme. Üşümedim de.”

Yerde açık duran valizime bakıyor. Küçük boy. Nerdeyse boş. Ne koyacağımı bilememiştim. Buraya gelmem planlı değildi. Öyle bir anda. 

“Yok mu yanında?” 

“Unutmuşum. Orda hava epey iyi.” 

“Sana demiştin telefonda, buralar serin. Duymadın demek.”

“Seni otogardan aradım anne. Dedim ya otogardayım diye.”

 Elini başına götürdü. “Kafa gitti. Unutuyorum artık,” dedi. Kapının koluna uzandı. Çıkarken, “Kapayayım mı?” dedi. Başımı salladım.

Babamın o gün anneme dediğini sana söylediğimde yüzünün aldığı biçimi hiç unutmadım. “Babam Feride’ye karı dedi, annem çok üzüldü,” demiştim. Kahkaha atmıştın. Kafamı çekip öpmüştün. Ama o yaşlarda sana anlatmak istediğim şeyi nasıl anlatabileceğimi bilmiyordum. Aslında demek istediğim annemin Feride’nin onun yerini aldığına üzülmesiydi. Beceremedim. Sen gülmeye devam edince ben de babamın dediğini dosdoğru söyledim. Ondaki tesirini tahmin etsem söylemezdim. Babama bilendi. Önceden yapmadığı şeyleri yapmaya başladı. Babamın sınırlarını zorladı. Karşısında otururken bacaklarını üst üste atıyordu. Bunu özellikle yaptığını o yaşımda bile seziyordum. Babam, “İndir o bacağını,” dediğinde duymazdan geliyordu. Çarşıdan öteberi sipariş ettiğinde gözlerini ona dikip “İşim var,” diyordu. Televizyona ilgisini verdiğinde kanal değiştiriyordu ya da sırf babam bahçede olduğu zamanlar ata yaklaşıyor, dokunacak gibi yapıp birden elini çekiyor, Feride’nin huzursuzlanmasına sebep oluyordu. Ali’nin bedeni, yürüyüşü de değişti. Göğsü hep önde, çenesi yukarıda. Yürürken yavaş ama tehditkâr adımlar. Babamı her an savaşmaya davet eden kışkırtıcılığı gün be gün artsa da babam sessizliğini sürdürdü. Ama Ali yılmadı. Bir akşam eve zil zurna sarhoş döndü. Koridorda yalpaladığını görünce koluna girdim hemen. Onu kimseye duyurmadan yatağına götürmeyi planladım ama bu imkansızdı, evin bütün odaları salona açılıyordu ve babam salondaydı.  “Azmi Efendi dinle beni. Bundan böyle-” Öğürüp kusmaya başladı. Salonun kapısını açıldı. Babam ve annem karşımızdaydı. Nasıl oldu anlamadım. Babamın bana, “Çekil oradan,” demesiyle Ali’nin kolundan tutup banyoya götürmesi bir oldu. Babam bağırıyor, küfürler ediyordu. Annem kapıyı açmaya davrandı. Babam hemen omzunu dayayıp, kilitledi kapıyı. “Allah rızası için yapma, bak Allah’ın adını verdim,” dedi annem. Bir an sessizlik oldu. Sonra çıplak tende yankılanan tokat sesleri, “O atı geberteceğim, seni de öldüreceğim,” diye inleyen Ali’nin sesi. Kulaklarımı ellerimle kapadım. Annem omzumdan usulca iteledi. Gittik. Ali’nin odasına sığındık. Babamın banyodan çıkmasını bekledik. Dış kapının sesini duyduğumuzda banyoya koştuk. Ali çırılçıplak çömelmiş, başı önünde, ellerini dizlerinin altında birleştirmiş. Islak zeminde dağılmış hortum.

Bütün hayatımızın tepetaklak olduğu o kış gecesi, ne oldu Ali? Babamın sana yaptıklarını içinde tuttun da onu öldürmek için mi gittin oraya? Yoksa Feride’yi mi? O günden sonra bu sorulara cevap aramadığım hiçbir günüm olmadı. Büyüdükçe başka sorular da sormaya başladım. Korkarak. Dudağımı ısırarak. Tırnaklarımı etlerinden ayırana kadar yiyerek. Uyumayarak ya da artık uyuyamayarak. 

Annem sofrayı hazırlamış. Seslenince kalktım. Mutfakta, muşambası çocukluğumdan beri değişmeyen masada oturduk. Karşılıklı. Konuşmadan. Hiçbir şey yiyesim yok. Buraya geldiğimden beri göğsümün ortasında bir yumru. Yesem de boğazımdan geçmeyecek. Bir yudum su içtim. “Bir şey yemiyorsun,” dedi. “İştahım yok.” O da kaşığını bıraktı. Benimle göz göze gelmemeye çalışıyor. Yüzünü izliyorum. Kaşlarında yer yer beyaz kıllar. Burnuyla dudakları arasındaki mesafe uzamış. Yüzünde unuttuğu bir şeyi hatırlamaya çalışan bir ifade. Gözlerini kısıyor. Kaşları bitişince alnı kat kat.  Buraya gelmemden hoşnut değil. Biliyorum. Niye geldiğimi, ne kadar kalacağımı bilmek istediğini ama soramadığını da. Dudakları kıpırdıyor içinde devam eden bir konuşmanın karşılığı gibi. Ali öldükten sonra, babam da sırra kadem bastı. Annemle aramızda sessiz bir anlaşma yapmışız gibi Ali ve babam hakkında hiç konuşmadık. Annem kalktı. Tabağını aldı masadan. Suya tuttu. Salona gidecek, örgü şişlerinin sesini duyacağım. Daha önce hiç yapmadığım bir şey yaptım. Cebimden sigara çıkardım. Annem nefret eder. İlk kez karşısında yaktım. Mutfağın orta yerine dumanı üfledim. Sigara içmek değil ortalığı dumanla doldurmak istiyorum. Duman tavana doğru ağır ağır yükseldi. Genişleyen halkalar halinde mutfağa yayıldı. Annem bir tepki versin diye bekledim. Eliyle dumanı savurdu. Gitti.

Anne senin suçun yok. Annemin birden arkasını döndüğünü, göz göze geldiğimizi hayal ediyorum. Dirseklerinden bükülü kolları boşluğa düşüyor. Ellerinin titrediğini görebiliyorum. Aklından hiç çıkmayan soruya cevap vermişim gibi şaşkın. Gülümsüyorum. Başımı iki yana sallıyorum. Senin suçun yok. Dudakları seğiriyor. Ali’nin kendini öldüreceğini bilemezdik anne. Bunda bizim günahımız yok. Konuşalım, susmayalım, bak sana da bana da dert oluyor. Dizlerinin üzerine yığılıyor. Omuzları sarsılıyor, sessizce ağladığını canlandırıyorum. Başını sağa sola deviriyor. Omuzlarına dokundum. Kolumdan usulca çekip oturttu karşısına. Çenemden tuttu. Saçlarımı geriye atıyor. Yüzümü inceliyor. Öpmeye başlıyor. Durmadan. Yüzümde annemin ılıklığı. Başımdan ayaklarıma kadar karıncalanma hissinin ardından gelen ferahlama. Size annelik mi yaptım? Nasıl suçlu olmam? Anne olanlar oldu. Geçmişi değiştiremeyiz. Boşluğa dalıyor. Artık beni duyup duymadığını kestiremiyorum. Elini yanağıma götürdüm. Anne bak buradayım. Bir hışımla doğruldu. Elini silkeleyip eteğine siliyor. O kahrolasıca at yüzünden, diyor. Koridorda görüntüsü uzaklaşırken sesi kulaklarımda. At olmasaydı. Saçmalamayı kes artık anne. Kes artık. At olmasaydı da babam bizi sevmeyecekti çünkü babam asıl seni sevmiyordu. Sen de sırf bu yüzden hayata küstün, bizi bıraktın. Umurunda olmadık. Ali de kendini vurdu. Ben de gidebileceğim en uzak yere gittim. At mı diyorsun hâlâ? Gözkapaklarım istemsizce kırpışıyor. Devam etmek istesem de yapamıyorum. 

Silah sesini duyduğumda uyuyordum. Güçlü bir sesti. Camlar titredi. Ali yer yatağında uyuyor sanıyordum. Yoktu. Salona koştum. Annem ordaydı. Gözbebekleri yerinden fırlayacak kadar büyümüştü. Feride’nin kişneyen sesini duyduk. “Feride,” dedim, aynı anda annem, “at,” dedi. Annemin yüzündeki donukluğun ardında belirip kaybolan gizli sevinci gördüm. Dış kapıya koştu. Ben de arkasından. Kapıdan tavlaya kadarki mesafe o kadar uzun gelmişti ki bacaklarım istediğim hıza bir türlü ulaşamıyordu. Tavlanın eşiğinde gaz lambasının loş aydınlığında Feride kişniyor, dizlerini kırarak olduğu yerde zıplıyor, kaçacak bir yön arıyordu. Babam Feride’nin yularından tutmuş ona bağırıyordu. Bağrışında atı teskin edici bir şefkat vardı. Nasıl olduysa at tavladan fırladı. Babam bana, “Onu tut, onu tut,” dediğinde at çoktan çitten atlamış, koşuyordu. Annem olduğu yerde kaskatı. Arkasından dolanıp içeri girdim. Sen yerde boylu boyunca yatıyordun. “Kendini vurdu. Elinde silah olduğunu görmedim. Birden oldu.” Babamın sesiydi. Ben elinden tutmuş seni kaldırmaya çalışıyordum. Öldüğünü idrak edememiştim. 

Karanlık. Pencereye rasgele çakılmış tahtaların arasından incecik ışığın vurduğu yer, Ali’nin düştüğü yer. Kaç saat oldu buradayım? Buraya nasıl girdim? Hangi vakitti? Hatırlamıyorum. Uyumuşum. Ağzımda acı bir tat. Tenim buz gibi. Derin bir nefes aldım. Tuhaf. Bedenimdeki katılık gitmiş, göğsüm yumuşamış. Hırkaya iyice sarındım. Üşümem geçse. Hâlâ çok uykum var. Keşke annem de gelse. Sormadım. Tahtaları o mu çaktı? 

YORUMLAR

hasan yasin altıner

uf çok iyiydi

15 Ağustos 2025

hasan yasin altıner

örgü şişlerinden çıkan tıkırtıyı işittim

15 Ağustos 2025

Fazlı Can

Herhangi bir yerinden okurken bile çok güzel.

5 Ekim 2025

Fazlı Can

Herhangi bir yerinden okurken bile çok güzel.

5 Ekim 2025

Öne Çıkanlar

Şehir Dediğin! Venedik Zeminleri Muhte..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Lola Salem

17 Ocak 2026

Kültür Sonrası Devlet

Batı’nın kendi yaratıcılığına olan inancı kültürel sorunlar yüzünden yavaş yavaş aşınırken bu durum sanatın finansmanından sanat eserinin değerlendirilme ve anlaşılma şekline kadar pek çok şeyi değiştiriyor. Bugün kültür üzerinde söz sahibi olan bürokrasiler sanatın ne olduğu, n..

Devamı..

Kıbrıs’ta Tatil Yapmak İsteyenler İçin..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024