Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

22 Mart 2024

Edebiyat

Yazarlar Birbirlerinin Kitapları Hakkında Yazmalı mı?

Chris Cleave

Paylaş

2

1


Yazarlar –özellikle de birbirlerini tanıyorlarsa– profesyonel eleştirmenlerden ya da eleştirmenlik yönü ağır basan yazarlardan daha nazik olma eğiliminde olurlar. Peki bu, birbirimizin kitapları hakkında asla yazmamamız gerektiği anlamına mı gelir?

Şayet bir yazarın, başka bir yazarın kitabı hakkında kaleme aldığı bir inceleme yazısı okuyorsanız en nadir karşılaşacağınız şey, olumsuzluk içeren esaslı bir hakikattir. Ama olur da karşınıza böyle bir yazı çıkarsa bilin ki ardında ya heyecan verici bir kan davası vardır ya da o yazı, onlarca yıl sürecek bir kine dönüşecektir. Mesela Maurice Sendak’ın Salman Rushdie’ye yönelttiği iğneli eleştiriyi (genç yazarın kendisiyle ilgili olumsuz eleştirisine cevaben yazılmıştır) Rushdie şu sözlerle karşılar: “Ben de seni seviyorum Maurice. Gerçekten seviyorum. Seni huysuz, ihtiyar piç.”

Çoğu romancı gibi, ben de okuduğum kitaplar hakkında yarım ve bunlar hep olumlu olur. Annemin her zaman tavsiye ettiği gibi: söyleyecek güzel bir şeyin yoksa, çeneni kapalı tutmaktan korkma. Fakat gazetedeki editörlerden biri benden bir kitap hakkında değerlendirme yazısı yazmamı istemiş ve ben de hemen alıp okuduğum o kitabı beğenmemişsem işi en kısa süre içinde iade ederim ki, benim yerime yazacak birini bulsunlar. 

Profesyonel eleştirmenlerse farklıdır. Yazarı kıyasıya eleştirmeleri gerekir – aksi halde işlerini yapmamış olurlar. Bir defasında New York Times’tan Michiko Kakutani kitaplarımdan biri hakkında öyle bir eleştiri yayımladı ki, resmen bedenimde açılan yaralardan klavyeme kan sıçradı. Hatta o kadar çok kan kaybetmişim ki, doktorlar operasyona girmeden evvel damarlarıma altı ya da yedi ünite Côtes du Rhône zerk etmek zorunda kalmışlar.

Yazarların birbirleri hakkındaki sözleriyse daha incelikli olur. Bunun başlıca sebebi, olumsuz bir değerlendirmenin ya da sert bir eleştirinin acısının neye benzediğini bilmeleri ve bunu arkadaşlarına yaşatmak istememeleri. Ama ikinci bir sebep daha var ki, izahtan vareste olduğu kadar benmerkezci: ne ekersen onu biçersin. O yüzden ne zaman başka bir yazarın kitabı hakkında olumsuz bir değerlendirme yazmayı düşünsem zihnimde geriye taranmış saçlarıyla Don Corleone’nin görüntüsü canlanır: bir daha asla aile dışında birine ne düşündüğünü söyleme.

O halde kitap incelemesi yapan yazarlarla profesyonel eleştirmenler arasında, bütün romanlara hak ettiği değerlendirmeyi sunacak başka bir aygıt daha mevcut. Romancılar illa güzel inceleme yazıları yazar, bloggerlar ve bu inceleme işini profesyonel olarak yürütenlerse her ikisini de yapar – işte bu kadar.

Ama aslında değil. Çünkü ne kadar profesyonel olursa olsun, incelemeyi yazan kişiyle kitabın yazarı birbiriyle bir şekilde bağlantılıysa illa bir belirsizlik söz konusudur. Mesela yazarlığa ilk başladığım dönemlerde kimseyi tanımıyordum ve bu da benim her şeyi rahatça eleştirmeme imkân tanıyordu ki, öyle de yaptım. Ama sonradan şunu gördüm, romancı olarak geçirdiğiniz zaman arttıkça bağlantılarınız da artıyor. 

Mesela iki yıl önce Washington Post’tan Christos Tsiolkas’ın The Slap isimli kitabı hakkında bir inceleme yazmak için teklif aldım ve hem Tsiolkas’ı şahsen tanıyıp sevdiğim hem de onunla aynı ajansa bağlı olduğumuz için teklifi reddettim. Geçtiğimiz haftalardaysa başka bir gazete, bu sefer de Tsiolkas’ın Dead Europe kitabı için bana teklifte bulundu ve yine benzer sebeplerden dolayı onları da reddettim. Üstelik şöyle bir durum var; aynı ajansa bağlı yazarların birbirine destek olduğuna dair olası bir algı, her şeyden önce yazıyı yayımlayan gazetenin güvenilirliğini zedeler. Ve elbette gazetelerden kimin kiminle iyi arkadaş olduğunu ya da ajanslarla ilişkili bağlantıları bilmelerini bekleyemeyiz – o zaman demek ki, bunları itiraf etmek teklifi alan yazara düşer.

Fakat bunu yapmakla, aslında olağanüstü yetenekli bir romancı olduğunu düşündüğüm bir yazarın kitabı hakkında yazmayı, etik sebeplerle ikinci kez reddetmiş oldum. Bu çılgınca değil mi? Evet bir çizgi çekmek gerek ama hangi noktada?

Her şeyden önce şunu sormamız gerek, bir yazarın öteki yazarın kitabı hakkında yazdığı bir değerlendirme yazısı, eleştiri adını verdiğimiz yapının içinde yer almalı mı? Eğer öyleyse, yani bu değerlendirmeleri birer eleştiri olarak göreceksek o zaman şunu en baştan kabul etmeliyiz: bir kişi okuma, yazma, inceleme gibi birbirine yakın uğraşlarla ne ölçüde ilgilenirse bu uğraşlarla bağlantılı bir çevre edinir ve nihayetinde durum öyle bir hal alır ki, herkesi tanıdığı için hiçbir değerlendirme yazısı yazamaz, hiç kimsenin kitabını eleştiremez olur. İronik olan şu ki, genelde çalışmalarına hayran olduğumuz insanlara çekiliriz. Yakın çevremizin bu insanlardan oluşmasıysa çok hoşumuza gitse dahi onların çalışmaları hakkında yazmamıza engel olur.

Dolayısıyla yazarların kitap değerlendirmeleriyle profesyonel eleştiri arasında ayrım yapmak daha mı faydalı olur? Yoksa ne zaman bir değerlendirme yazısı yazmaya kalksak konuya detaylı açıklamalarla mı girmeliyiz? Eğer bu son soruya yanıtımız evetse, onca ilişki olasılığından hangi birini açıklayacaksınız? Aranızda evlilik bağı varsa tamam, peki ya birbirinizle olan irtibatınız sadece sosyal medyada birbirinizi takip etmekle sınırlıysa? Peki ya birbirinizden hoşlanıyorsanız? Ya da birbiriniz hakkında fanteziler kuruyor ve… Tamam, neyse, boş verin.

Hakikaten sormamız gereken soru şu: sınırı nasıl belirleyeceğiz? Profesyonel eleştiriler bir yana, incelemeler söz konusu olduğunda kimin değerlendirmelerine güveneceğiz? Ve mesela neden şimdi evden çıkıp en yakın kitapçıya uğrayıp mükemmel bir Christos Tsiolkas romanı almamalısınız?  Etik ya da değil, bütün yorumlarınızı merakla bekliyoruz.

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

YORUMLAR

DİLEK KARAASLAN

Demek sorun yalnız bizde değil, eleştiri konusu evrensel bir boyutta:))

31 Mart 2024

Öne Çıkanlar

“İlk Türkçe Roman” Akabi Hikâyesi | Se..Serdar Soydan
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Mehveş Bingöllü

25 Şubat 2025

Lucienne ve Jorge

Büyük Yolculuk okunması her anlamda zor bir roman ama kanımca onu başka türlü yazmak da olası değildi. Lucienne, Emmy, Marcelle, Alice, Marie-Louise ve Lucie, Fransa’nın Alsace bölgesinde doğup büyüyen altı genç kadın. 1940’ta Nazilerin Fransa’nın bir kısmını işgalinin ardından yasa..

Devamı..

Mavi Işık

Özcan Yetim

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024