[button]Semih Gümüş[/button]
İnsanı insan yapmak için, önce okumaktan başka ne önerilebilir ona? Sait Faik’in, Yazmasam çıldıracaktım, sözünün en güçlü uyarlaması, bana kalırsa, Okumasam çıldıracaktım, olur. Ben de bir okuma manyağı olarak görülmekten daha çok sevinemem başka bir şeye. Okuyan hayvan olarak yaşamak: bu kadarı olamayacağımı biliyorum. Hiç değilse okurken aynı zamanda yazmaya da çalışsam ve bunu bütün uykuları kovup gerekirse düşlerde yaşayarak kesintisiz biçimde sürdürebilsem. İnanırım, insan kendini kırbaçlayarak bunu da yapabilir.
Alberto Manguel çok şanslı olmalı, dilediği gibi okuyabilmesi için gerekli olanaklara sahip. Yoksa Okumaların Okuması böylesine güzel yazılamazdı. Her şeyi okumaktan söz ediyor, aslında hep yaptığımız: Kendi hayatlarımızı ve başkalarınınkini, içinde yaşadığımız toplumu, öteki toplumları, resimleri ve binaları, iki insan arasındaki ilişkiyi, mutlulukları ve acıları, iki kapak arasında kalan sayfaları.
Manguel ilk sayfada anlatmaya başlıyor, sonra elinizden bırakamıyorsunuz kitabını. “Bana göre, bir sayfa üstündeki kelimeler dünyayı bir arada tutar,” diyor. Hayatım boyunca istediğim kitabı yazamayacağımı bildiğim gibi bu sözü de daha önce söylemem olanaksızdı. Bu yüzden okumak yazmaktan daha önemli değil mi. Yazdıklarımızla karşılaştırılamayacak kadar iyisini ve çoğunu okuma şansına sahibiz. Üstelik, nasıl iki kez aynı nehirde yıkanamazsanız, iki kez aynı kitabı da okuyamazsınız. Herakleitos bunu anlatmış. Aynı kitabı yüzlerce ya da binlerce yıl boyunca okuyagelmişsek, bunun nedeni o kitabın birbirinden apayrı zamanlar, yerler ve kültürler içinde yeniden ve yeniden okunmasına olanak veren zenginliğidir elbette.
Ama nasıl okumak
Nasıl okumak gerektiğini merak eden okurların sayısının çok az olduğunu biliyorum ama okurlar da kültürün taşıyıcısı. Bir kitabı –nitelikli bir kitabı– okuma biçimlerimiz, o kitabın içerdiği bütün zenginliği açığa çıkarmaya yetiyor mu? Gördüklerimizi (anladıklarımızı) biliyoruz, ya göremediklerimiz? Onları göremediğimiz için okuduğumuz metindeki varlıklarını bilmiyoruz ve o kitabın bize sunabileceği pek çok ayrıntıyı, yazınsal ya da gerçek bilgiyi göremediğimiz için, onların yol açtığı çağrışımlarla gittiğimiz yerler de sınırlanmış oluyor. Alberto Manguel, bambaşka bir okuma serüveni olabileceğini gösteriyor bize. Her iyi okura, kitapla, yazıyla, yazmakla ve okumakla ilgili olarak, ben de böyle okusaydım, dedirtecek bir okuma şöleni sunuyor. Sanırım bizim de onun bu kitabını, onun öteki kitapları okuduğu biçimde okumamız gerekiyor.
Okumaların Okuması, Alberto Manguel’in okuduğu metinlerin olası bütün boyutlarını irdeleyen yaklaşımını, bu arada çok yaratıcı biçimde sergiliyor. Bir kitaptan ya da yazardan derinlemesine söz ederken onlarla ilgili birçok bağlama tutunuyor, böylece bir neden birçok uç veriyor. G.K. Chesterton’un, “her sıradan kitabın içinde bir yere, gerçekte bütün geri kalanının onlar için yazıldığı beş ya da altı kelime gömülmüştür” sözlerini aktarıyor Manguel. Bunun daha çok öyküler ya da romanlar için doğru olduğu söylenebilir. Oysa Okumaların Okuması’nda yer alan denemelerde beş ya da altı sözcük ya da cümleyle yetinmek olanaksız. Denemenin yazardan beklediği zenginliği düşününce, her satırda değilse de her paragrafta, kendileri için yazılmış pek çok sözcük ya da cümle bulmak olasıdır.
İyi okur hep yazarın yanında durur. Onu izler, bazen onun yerine söz alır, yazarının tamamladığı yerden alır metni ve kendisinden başka hiç kimsenin düşünmediği yerlere uçurur. On sekizinci yüzyılda tiyatro seyircilerinin sahneden bilet alıp oyunun içine sokulmaları âdettenmiş, bir gün oyun sırasında aktörün sendelediği yerde Voltaire’in ayağa kalkarak, “Gölgeye yer açın!” diye bağırdığı söylenirmiş. Aktör için tatsız, oyunun yazarı için yaratıcı bir durum, dolayısıyla etkin bir ilişki biçimi değil mi bu? Yazar istese de istemese de gölgesidir iyi okur. Dahası, gölgelerin çoğaldığı yerde, yazarın esneklik alanı sınırlanmaya, dolayısıyla yüzeyde dolaşmak yerine, bulunduğu yeri kazmaya zorlanır. Nitelik yükselir.
Okumanın sınırları
Düşünceyle ve özgün düşünce üretimiyle iç içe yaşama tutkusunu başkalarıyla paylaşmak olanaksız. Kendi başına yaşanan bir aşk gibidir o da. Bu ilişkinin güzelliğini başkaları çok az fark ederken bile tutkuyla yaşama biçiminin zorluğuysa daha çok ıstırap verebilir. Alberto Manguel’in “Kör Muhasebeci” denemesinin hangi düşüncelerden çıkıp nerelere vardığına bakınca, deneme yazarı ümitsizliğe düşebilir: tutkusunun derinliği bile oraya ulaşmasını sağlayamayacaktır belki. Acıdır bunu bilmek. Ya da kendi acısını parmağını bastırarak dindirmeyi bilecek olgunluktaysa, yazdıklarından daha önemlisinin okumak olduğunu da bilir.
Manguel’in Homeros’un dünyasını anlattığı “Kör Muhasebeci” gibi bir yazı yazmak ne çok şeydir. Belki bir gün yazabilirim ama yazmasam da ne gam. Yazılanları okumak var. Yaratıcı yazıya karşılıksız bir aşkla bağlı değilseniz, yani siz ne veriyorsanız onun da size aynısını vermesini bekleyerek yazıyorsanız, hayat sizin için zor geçecek demektir. Hep daha iyisini ve çoğunu isteyerek yazmak, karşılıksız aşk gibidir, güzel olan, ona ulaştıkça acılarını da getirir. Demek ki karşılık görmediğinizi düşündüğünüzde bile aynı tutkuyla sürdürmektir orada sizi yazıya bağlayacak olan.
“Yazmak,” diyor Manguel, “büyük ölçüde, yalnızca dünyamızın kaydedildiği yer değil, aynı zamanda yaratıldığı yer oldu ve o vakte kadar anılanı şimdi kılmak ve tecrübe ile arzuyu ifade etmek için kullanılmış olan kelimeler, hikâyeleri birbirini izleyen kuşaklar boyunca okurlar için el altında bulundurmak üzere kaydedildi.”
Demek okumak, öte yanda okumak var, verdiklerinizden daha çoğunu veren bir ilişkiyle sizi sıkıca tutacak. Hayatı, içinde yaşadıklarımız ve düşündüklerimizle kaydedenlerden sonra yaratmaya kalkışan yazı, o günden bugüne, âdeta sonraki bütün kuşaklar boyunca okunmak için de söz almayı sürdürüyor. Milan Kundera’nın sözünü, Yazmak kısa, okumak uzun, diye de çevirebiliriz. Kendi yazdıklarımız bir damlayken, okumak denizlerin bütün sularını keşfetme olanağı verir. Bizim hikâyelerimizden daha iyi bir hikâye her zaman vardır çünkü.
“Bir şair kelimelerden, son nokta ile biten ve ilk okurun gözüyle yeniden hayat bulan bir şey oluşturur,” diyor Manguel. Ama o gözün de yazının özünü örten cilaya aldanmayıp yaratıcı yazının cevherini görecek bir göz olması gerekir, “bir kitabı hem sindirmek için hem de onun tarafından sindirilmek için okuyan bir göz”.
Edebiyatın dışındaki bütün alanların işlevsel yazıları, ara sıra uğradığımız zorunlu duraklar gibidir, bir şeyler öğrenerek gelip geçeriz oralardan. Oysa edebiyat, –Frye’ın sözü asıl onun içindir– “içlerinde yaşanmak içindir”. Bazı kitapları kim bilir kaç kez okuruz ya da ara sıra elimize alıp orasından burasından karıştırırız. William Faulkner’ın ya da Virginia Woolf’un romanlarını her seferinde baştan okumaya başlamak gerekmez, yaşadığımız yeni zamanlar bunu yapma olanağı da vermiyor artık bize, ama onların herhangi bir yerinden kısacık bölümler okumak bile has edebiyatla aramızdaki düğümleri sıkılamaya yardımcı olur. Hemen her zaman Ses ve Öfke, Mrs. Dalloway ya da Buzul Çağının Virüsü ve Demirciler Çarşısı Cinayeti içinde yaşayamıyorsam, yaşamanın anlamı nedir, diye sorarım. Okumakla bağları kopmuş iyi okurların candamarı kesilmiş gibi olur, sonrasına yaşamak denmez. Gerçekten.