Okuma üstüne konuşmak giderek uçmanın kalmadığı bir dünyada uçmaktan bahsetmeye benziyor; sağır birine deliler gibi müzikten ya da renk körü birine resimden bahsetmek gibi. Hiçbir şey insanlığın okumanın o büyük hazzına dönmesini sağlayamaz artık.
Okuma üstüne konuşmak giderek uçmanın kalmadığı bir dünyada uçmaktan bahsetmeye benziyor; sağır birine deliler gibi müzikten ya da renk körü birine resimden bahsetmek gibi. Hiçbir şey insanlığın okumanın o büyük hazzına dönmesini sağlayamaz artık
Bu derlemeye katkıda bulunmamı rica eden mektubu okuduğumda ilk tepkim hayır demek olacaktı. Kitaplar yaşamımda önemli yer tutmadığından değil, kitaplar –yaşamak için yediğim, yemek için yaşadığım– hem keyif hem de besin kaynağım. Her ne kadar aksi gibi davransam da hiçbir zaman kitapsız yaşayamadım. Aslında benim için kitaplar âdeta aşk ve doğa gibi, öylesine önemli ki, kitapların gerçekten ne anlam ifade ettiği özet ve analizlere sığmaz. Öyle ya da böyle kitaplara ihtiyaç duymuyormuş gibi davranmak saçmalık. Sinema ve televizyon genellikle basmakalıp ve kalitesiz örneklerle düpedüz kötü olduğunu yeterince kanıtladı. Böylesi yayın araçlarının basitliği ve ucuzca numaraları karşısında kaç genç insanın gözünün kamaşıp sersemlediğine bakmak üzücü ve iç karartıcı. Zavallı şeyler (kendi zavallılıklarını bile fark edemeyenler), tıpkı eski çağda afyondan kafası uçmuş Çinli çiftçiler gibi, “görsel” sanatlar ve bunların diğer sanat türleri karşısındaki üstünlüğüyle epeyce uyuşturulmuş görünüyorlar.
Bir öğretmen arkadaşım, öğrencilerinin sınav kâğıtlarını “göremediklerinden” şikâyet ettiklerini anlattı. Bu artık çok yaygınlaşan türden bir körlük; hayal gücü yetisinin korkunç ve felç edici biçimde körelmesi (bir filmin ya da televizyon “versiyonunun” asla temsil edemeyeceği, sözcükler dediğimiz o minik işaretlerden hareketle o sihirli geçitten kayıp gidememek) şüphesiz nicedir trajedilerle dolu yüzyılın en üzücü trajedilerinden biri.
Eğitim kurumlarımız, kurmaca ve kurmaca olmayanı okuma deneyimindeki farkı gençlere öğretmeyerek işleri daha da karıştırıyor. Kurmaca ve kurmaca olmayan yazının amaçları birçok yönden taban tabana zıt: bir tarafta inkâr edilemez gerçekleri özümsemeye karşı bilinçli hayal kurmayı öğrenmek, neredeyse öznel olabilmek, hissedebilmeyi, kendi olmayı öğrenmek; diğer tarafta nesnel olmak, toplumun beklediği gibi davranmak. Ben bir romancıyım ve beni ilgilendiren de o birinci “maharet” (ya da kabiliyet).
Okuma üstüne konuşmak giderek uçmanın kalmadığı bir dünyada uçmaktan bahsetmeye benziyor; sağır birine deliler gibi müzikten ya da renk körü birine resimden bahsetmek gibi. Birtakım büyük ekolojik felaketlerden başka hiçbir şey insanlığın çoğunun okumanın o büyük hazzına ve tesellisine dönmesini sağlayamaz artık. Zihnin kendi yarattığı duygular ve imgelerin büyüleyici bahçesinde hayallere dalma gücü çoktandır tehdit altında. Daha geçen gün ABD’de insan türünü sadece teorik olarak değil pratik açıdan da sibernetik âlemin eşiğine yerleştirebilme olanağını duydum; insan siber âlemde (usulünce “tellere bağlanıp” uyarılarak gerçek görüşü ve duygulanımı yeniden yaratıp simüle ederek) kendini potansiyel olarak herhangi bir yerde, herhangi bir koşulda düşünebilecektir mesela. Kutuplardaki atıkların içinden kayıp geçmek, Elhamra’daki bir havuz kenarında sere serpe yayılmak, Dünya Kupası’nda gol atmak, sahnede baş balerin olmak, geniş arazileri savaş pilotu gibi alçaktan kesmek (bu yeni sibernetik âlemi yaratmak için geliştirilen ilk teknolojinin büyük kısmı belli ki uçuş teknolojisinden doğmuştur) ve –kuşkusuz Bayan Whitehouse’un en büyük kâbusu– canı nasıl ve kimle isterse sevişmek. Daha ciddi ve dikkatli baktığımda, en tüyler ürpertici bulduğum bu son “olasılık”; mutlak bir duyumsama makinesine indirgenmiş, arı kovanı gibi durmaksızın çalışan, küçük hücrelere tıkılmış bencilce ve aptalca her tür arzunun berbat şekerine sıvanmış bir insanlık. Mastürbasyonun ilahlaştırılmasıdır bu – bütün insan sevgisinin ölmesi.
Gelecekteki bu “cennete” inananlar, kurmaca kitapların bütün bunları hantal baskı mecrasıyla nicedir zaten yaptığını, okuru “kendi olmaktan çıkarıp” başka yerlere, olaylara, kişiliklere ve psikolojilere taşıdığını öne sürebilir. Çağımızdaki ve önceki çağlardaki ucuz edebiyatın büyük kısmı kuşkusuz bunu yapmaya çalışmıştır; ancak para kazanmak diğer bütün saiklerin büsbütün yerini almadığı müddetçe, bunun hiç mi hiç savunulacak yanı yoktur. Bu yeni araç dünyası –hepi topu bundan ibarettir– paraya hükmedebilir ama sanata asla hükmedemez. Amerika’nın potansiyel olarak kârlı bütün bu yeni teknolojilerde en ileri düzeyde olması tesadüf değildir.
Bu paso, ilk yazılı ya da sözlü metinle ve kesin surette sinemanın keşfiyle birlikte satışa çıkarılmıştır. Ortalama bir adamla bir kadının, kendi zihinlerinde hayal kurmanın o heybetli gücüne sırt çevirmeleri ve hayal gücünü çalıştırmak için bu nispeten ilkel araçlara bel bağlamayı seçmeleri sonraki zamanlara rastlar. Nelerden vazgeçtiklerinin kapsamı ve büyüklüğü –insanlığın kendi siyasi haklarını ve kişisel özgürlüğü sözüm ona giderek daha çok sahiplendiği bir çağda– birikmiş devasa bir fatura kadar korkutucudur. Faşistler ve elektrik mühendisleri bayram edebilir, geri kalanımızsa ağlayabilir. Alkol ve uyuşturucu daha heyecanlı ya da teselli edici bir yaşam tarzı sunabilir, ancak bize sunamadıkları şey daha büyük ya da daha akıllıca bir gerçekliktir.
En sevdiğim kitaplar beni gençken etkilemiş olanlar, ki şimdi de etkilemeye devam ediyorlar. Küçükken beni neyin etkilediğini gerçekten hatırlamıyorum. Durmaksızın okurdum. Hayatı okuma olmadan düşünmek imkânsızdı. Bir gün suçiçeği ya da kızıl hastalığına yakalanmıştım, hangisi olduğunu bu noktada anımsamıyorum ama okumam kesinlikle yasaklanmıştı. Ben yine de okumuştum ve tabii beklendiği gibi gözümü bozmuştum, yatakta öylece kitapsız yatıp kalmanın katlanılmaz sıkıntısındansa her şey yeğdi (ama gözü bozmanın gerçekte neye mal olduğunu nicedir unutmuştum).
Sanırım on altı yaşından önce okuduklarımın büyük çoğunluğu “akademik” kitaplar değildi: Çizgi roman çok okumamıştım ama Henty ve Talbot Baines Reed gibilerine göz gezdirmiştim. Erken olgunlaşmamın tek nedeni (içinde yaşadığım dünyanın bunu geri kalmışlık olarak gördüğüne emindim) kurmacaya, maceraya, hayali olanın yavan gerçekliği bozmasına duyduğum güçlü istek, âdeta şehvetti. Bu tür bir kitap olan Richard Jefferies imzalı Bevis benim için can alıcıydı. Bütün yeniyetmeliğim boyunca her yıl bir kez okurdum bu kitabı. Açıkçası benim gibi banliyölerde büyümüş birine göre cennet demekti bu, kendi dünyamda asla bulamayacağım bir şeydi. Böylesi başka bir “kaçış” (daha yoğun olmasa bile daha renkliydi) Dumas’nın üç silahşorlar efsanesindeydi. Bu romanı da birkaç kez okumuş olmalıyım. Ergenlikteki bu fanatik “tutkularına” dönüp bakan biri nedense biraz utançla gülümser. Bence bu bir yanılgı. Üniversitelerdeki edebiyat bölümlerinde kaale alınmazlar belki ama hamuru en yumuşak, en kıvamında olduğu dönemde yoğururlar.
Genellikle kurmacayı kurmaca olmayana, yani nesnel gerçeklerle beslenmeye yeğlemişimdir kesinlikle, bu durum bana nicedir ihanet etmiştir ve içimde dişil bir öteki ben olarak durur. Bence bu dişil öteki ben (ya da eril muadili), çoğu romancıda en iyi ihtimalle, hemen hemen zorunlu olarak doğuştan vardır: Başka deyişle bu, kişinin görünürde ait olduğu cinsiyetin zıttı, güçlü, bileşik ve tanıdık hayaletidir. Muhtemelen garip biçimde (ve sanırım dişil biçimde) fazla fantastik kurmacadan hiç hoşlanmadım. O zamanlar bilimkurguya dair çok az şey bilirdim, ama dürüst olmak gerekirse o zamandan beri okuduğum bilimkurgulara bayılmadım. Bilimkurgu doğal olarak tahammül edebileceğim gerçekdışılık derecesinin ötesine geçiyor, insanın bütün merakını öldüren ölümcül bir elektrikli raya dokunuyor.
Bir zamanlar yaşamımın ilk dönemindeki önemini asla itiraf etmediğim ama benim için hâlâ önemli olan iki kız kardeş tarafından yazılan iki kitap vardı. Bunlar Uğultulu Tepeler ve Jane Eyre’dı. İlkinin büyüklüğünü ancak kitap üstüne ders vermeye başlayınca gerçek anlamda kavradım; ikincisiyse, nehir kenarındaki bir sızıntı gibiydi benim için. İnsanın İngilizliğine ilişkin gömülü bütün parçaları, ırksal arketip benliğini esrarengiz biçimde sele boğarak yeniden canlandırırdı. Emily Brontë’nin olağandışı edebi ve kişisel ruhuna, gerçek emsalsizliğine hiçbir şey eş tutulamaz ama şu konudaki düşüncem de kesin (üniversitede Fransız edebiyatı okumuştum), Charlotte’un başyapıtı bütün romanlar arasında özbeöz en İngiliz olanıdır: öylesine yoğun bir romantiklik, öylesine yoğun bastırılmış duygular ve derin (Hıristiyan olmayan) ahlaki bir doğruluk. Bizim ulusal karakterimizin birbirine zıt iki tarafını son derece zarif biçimde harmanlayan muhteşem bir konusu vardır: püriten ve şairane, vazifeşinas ve erotik. Jane ve Rochester arasında bir yerlerde İngiltere’nin esrarengiz derin kalp atışları duyulur.

En Sevdiğim Kitaplar
Çok sevdiğim romancıları kısaca sıralamak yeterli olacaktır. Brontë kardeşler ve Jefferies’in dışında Jane Austen ve çağdaşı Thomas Love Peacock’u da kucaklamalıyım. Austen neredeyse bütünüyle ama pek de adil olmayan biçimde Peacock’u gölgede bıraktı. İngiliz romanının babası Defoe’yu da çok severim: Gerçekliği ne kadar da inandırıcı bir şekilde yeniden kurgular, kendimi en yakın hissettiğim öncül odur. Defoe’dan çıkıp ülke dışına atlamalıyım, bugüne dek yazılan en muhteşem kurmacaya, uzun bir geçmişe doğru, Homeros’un Odysseia’sına uzanmalıyım: Yazar adayının, okurların tümünü unutun, okumayı ihmal etmemesi gereken bir kitap. Son yüzyılın en iyi romanı ve konusunu Odysseia’dan alan James Joyce’un Ulysses’ine ayrıca derinden hayranım. Şimdi diğer birkaç yabancı romancıya geçmeliyim... ama korkarım bu mümkün değil.
Bu arada listelerden nefret ederim; seçtikleri yüzünden değil, dışarıda bıraktıkları yüzünden sevmem onları. Sanırım bütün günahları ve sevaplarıyla, bütün bilgeliği ve nükteliliğiyle Batı dünyasının bu muazzam kurmaca hazine-evini en iyi temsil eden romanı seçmeliyim. Hamlet sadece bir oyundur ve aslında sadece bir hikâyedir. İlk kez 1759’da yayımlanmıştır, nefis bir Fransızcayla (birçok kez çevrilmiştir) kaleme alınmıştır ve pek açık yürekli, tuhaf genç bir adamı konu edinir... ama durun bir dakika. Büyük kitapları insanın kendi başına keşfetmesinden daha hoş ne olabilir ki? Bu hazzı kim mahvetmek ister?
İngilizceden çeviren Deniz Gündoğan İbrişim
* Bu yazı Antonia Fraser’ın editörlüğünü yaptığı Pleasure of Reading adlı derlemede yayımlanmıştır. Yazarlara ilk dönem okumaları, kendilerini etkileyen kitaplar, bugün ne okumayı sevdikleri sorulmuş, son olarak en sevdikleri on kitabı sıralamaları istenmiştir.






