Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

6 Aralık 2025

Edebiyat

Yazmak Üzerine Düşünceler

Elizabeth Gilbert

Paylaş

1

2


Hayatınız boyunca yazmak istediniz, bir şekilde bunu yapamadınız ve şimdi belli bir yaşa geldiğinizden her şey için çok geç olduğunu düşünüyorsunuz. Emin misiniz?

Bazen insanlar bana nasıl yazılacağı ya da tamamlanmış bir dosyanın nasıl yayımlanacağı konusunda sorular soruyor. Yazma konusunda bildiğim ve inandığım her şeyi burada açıklamaya çalışacağım ama işin bu kısmının son derece kişisel ve bir o kadar da geçici olduğunu unutmayın. Umarım faydası dokunur. Zira bildiğim tek şey bu. 

Bana kalırsa yazmaya ya da başka herhangi bir sanatsal ifade biçimine niyetlendiyseniz ve bu konuda yeterince ciddiyseniz bunu kendinize gelmiş kutsal bir çağrı olarak almalısınız. Çünkü ben başka insanların rahip ya da rahibe olduğu gibi yazar oldum. Çok genç bir yaşta kendimi tamamen yazmaya adadım. Yazının en sadık hizmetkârlarından biri olduğunu söyleyebilirim çünkü bütün hayatım yazı üzerine kuruluydu. Üstelik etrafımda yazarlıkla uğraşan tek bir insan yoktu ve hani şimdilerde sık sık söylüyorlar ya, öyle önemli bağlantılara falan da sahip  değildim. İşin doğrusu neyin nasıl olacağına dair bir fikrim de yoktu. Yalnızca başladım.  

New York Üniversitesi’nde yazmayı konu edinen birkaç ders almış ama Helen Schulman’ın muazzam bilgeliğine rağmen bu işi gerçekten de sınıf içinde yapmak istemediğime karar vermiştim. Açıkçası benim gibi kendi sesini bulmaya çalışan on üç öğrencinin daha bulunduğu bir sınıf ortamının bana bu konuda yardımcı olacağına inanmıyordum. O yüzden kendi kendime devam ettim. Yazdığım metinleri ara sıra ailemden birkaç kişiye ya da görüşlerine güvendiğim arkadaşlarıma gösterdim. Sürekli yazıyor ve sürekli güvendiğim bu insanların görüşlerini alıyordum. New York Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra yaratıcı yazarlık alanında bir yüksek lisans programına devam etmek yerine kendi programımı oluşturdum. Bu program birkaç yıl süreyle farklı ülkelerde dolaşmayı, barlarda, restoranlarda ve çiftliklerde çalışmayı, böylece farklı insan topluluklarının ilişkilerine tanık olarak deneyim edinmeyi içeriyordu ve bütün bunları yaparken aynı zamanda yazmaya da devam ettim. Dışarıdan bakan birine bu tarz bir hayat oldukça düzensiz görünebilir ama yaptığım seyahatlerin hepsi hayat hakkında bir şeyler öğrenmek, dolayısıyla da hayata dair bir şeyler yazabilmek için ortaya koyduğum bilinçli bir çabaydı. 

Öykülerimden birini yayımlanması için ilk kez on dokuz yaşındayken göndermiştim. Amacım ölmeden önce bir şeyler yayımlayabilmekti – o şey kısacık bir öykü olsa bile. Yıllarca reddedildim, yıllarca aldığım ret mektuplarına baka baka yazmaya devam ettim. O kadar küçük bir yaşta ne demeye The New Yorker gibi dergilere öykü gönderiyor ve kaçınılmaz bir biçimde reddedilmeme rağmen yılmadan devam ediyordum bilmiyorum. Sanırım reddedileceğimi en baştan bildiğim için. Yine de şöyle düşündüğümü hatırlıyorum, “İlla birilerinin bir şeyler yazması gerek, peki o kişi niçin ben olmayayım?” Elbette reddedilmek hoş değildi ama beklentim düşük, sabrım fazlaydı.  (Ve bir kaz daha – amacım ölmeden bir şeyler yayımlayabilmekti. Üstelik henüz çok genç ve sağlıklıydım.) İnsanların güzel bir şeyler yaratmak için bunca çaba harcadıktan sonra niçin sırf eleştirilme korkusuyla bunu kendilerine sakladıklarını asla anlayamadım. Nihayetinde bir şeyler yaratıyorsunuz ve amacınız dünyayla iletişim kurmak değil mi?  Öyleyse açığa çıkarın. Çalışmalarınızı mümkün mertebe editörlere ve yazar ajanslarına gönderin, komşularınıza okutun, hatta otobüs durakların yapıştırın. Şu aşamada yapmamanız gereken tek şey, yazdığınız onca metni öylece çekmecede bırakıp birinin sizi keşfetmesini beklemek. En azından deneyin. Ve karşı taraf size taslaklarınızı iade ettiğinde (ki mutlaka iade edecekler) derin bir nefes alıp tekrar başlayın. İnsanlardan sık sık, “Yazdıklarım yayımlanmak için yeterince iyi değil,” sözlerini işitiyorum. Evet, bu oldukça mümkün. Hatta muhtemelen de öyle ama bütün söyleyebileceğim şu: Bırakın buna bir başkası karar versin. Edebiyat dergileri, editörler, yazar ajansları – her biri yılda en az 22.000 $ kazanan gençleri istihdam ediyor ve bu gençlerin tek işi gönderilen dosyaları okuyup size yeterince iyi olmadığınızı söyleyen e-postalar göndermek. Bırakın herkes kendi işini yapsın. Siz kendinizi, kendiniz reddetmeyin. Bu sizin değil, onların işi. Sizin tek işiniz yalnızca yazmak, bırakın gerisini kader halletsin.

Disiplin konusuna gelince, evet önemli ama çoğu zaman gereğinden fazla abartılıyor. Bana kalırsa bir yazar için en önemli erdem kendini affedebilmesi. Çünkü yazdığınız her şey sizi hayal kırıklığına uğratacak. Tembelliğiniz sizi hayal kırıklığına uğratacak. Kendinize her gün, gün içinde en az bir saat yazmak için söz verecek ve bu sözü tutmayacaksınız. Sonra da şöyle diyeceksiniz: “Zaten berbat yazıyorum, tam bir başarısızlık örneğiyim, benden iş çıkmaz.” Onca hayal kırıklığına rağmen yazmaya devam edebilmek yalnızca disiplin değil, kendini affetme becerisi de gerektirir. Bir de şunu kavramalısınız, ne kadar iyi olursa olsun her yazar kendini yetersiz bulur. Ye, Dua Et, Sev’i yazdığım sırada, “Bu gerçekten berbat,”  cümlesi sürekli kulağımda çınlıyordu. Tıpkı herkeste olduğu gibi.  Fakat o süreçte farklı bir şeyin ayırdına vardım. Yine yazdıklarımın çok kötü olduğunu düşündüğüm günlerden birindeydim ve bir anda dedim ki, “İyi de bu benim problemim değil.” Çünkü hiç kimseye mükemmel bir şey ortaya koyma sözü vermemiştim. Yani evrenin benden böyle bir beklentisi yoktu. Verdiğim tek söz yazmak ve vazgeçmemekti. Ben de yapmam gerekeni yaptım ve devam ettim.

Film yapımcılığıyla uğraşan İtalyan bir arkadaşım var. Sanatsal duyarlılığa öylesine yüksek ki, yıllarca kendi filmlerini yapabilmek için mücadele ettikten sonra kahramanlarından biri olan Alman yönetmen Werner Herzog’a bir mektup gönderdi ve günümüzde bağımsız bir yapımcı olmanın zorluklarından, devletin sanat alanını yeterince finanse etmemesinden, Hollywood sinemasının gerçek film sanatını nasıl bir tüketim malzemesine dönüştürdüğünden ve dünyanın film zevkini nasıl kaybettiğinden bahsetti. Herzog şahsen verdiği yanıtta şunları söylüyordu: “Şikayet etmekten vazgeç. Sanatçı olmak istemen bu dünyanın hatası değil. Tıpkı yaptığın filmleri beğenmenin bu dünyanın görevi, hayallerinin karşılığını vermenin de bu dünyanın yükümlülüğü olmadığı gibi. Kimse senin sızlanmalarını duymak istemiyor. Çok mu zor durumdasın, git o zaman hırsızlık yapıp bir kamera çal ama ne olursa olsun şikayet etmeyi bırak ve işine dön.” Ne zaman yazdıklarımla ilgili bir sorun yaşasam, mesela yeterince takdir edilmediğimi, okunmadığımı ya da yeni yazarlarla rekabet edecek kadar iyi olmadığımı düşünsem bu sözleri yüksek sesle tekrarlarım: “Sanatçı olmak istemen bu dünyanın hatası değil. Şikayet etmeyi bırak ve işine dön.” Günün sonunda asıl önemli olan bir şekilde tekrar işin başına oturmak. Peki bunu yapabilecek kadar cesur ve sadık mısınız? Kendinize çalışmaya devam etmek için başarılı olma ya da takdir edilme arzusu dışında bir şeyler bulmanız gerek. Ve bulacağınız gerekçe dış dünyadan değil, başka bir yerden gelmeli. 

Göz önünde bulundurulması gereken bir mesele daha var. Hayatınız boyunca yazmak istediniz, bir şekilde bunu yapamadınız ve şimdi belli bir yaşa geldiğinizden her şey için çok geç olduğunu düşünüyorsunuz. Emin misiniz? Lütfen bir kez daha düşünün. Otuzlu yaşlarının sonlarında yazmaya başladığı ilk romanı Üç Yaz ile Ulusal Kitap Ödülünü kazanan Julia Glass’ın ödül törenindeki konuşmasını dinledim. Geceleri onca uykusuzluğa rağmen kitabı nasıl tamamladığını ve yazarken kendine sürekli “Sen kimsin ki de, bu yaşta roman yazmaya kalkışıyorsun,” diye sorduğunu anlatıyor.  Yine de yazdı ve Ulusal Kitap Ödülünü alırken şöyle dedi: “Bu ödül dünyada geç açan bütün çiçekler için.” Yazmak dans etmeye ya da mankenlik yapmaya benzemez. Evet, on dokuz yaşında başlamamış olabilirsiniz ama bu her şeyin bittiği anlamına gelmez. Yazmak söz konusu olduğunda geç başlamak diye bir şey söz konusu olmaz çünkü yaş alıp olgunlaştıkça daha iyi yazarsınız. Yaşınızın önemi yok, güzel ve önemli tek bir şey yazarsınız ve doğru insanlar tarafından keşfedildiğiniz takdirde  bütün dünya size raflarında yer açar. Türlü türlü bahaneyle zaman harcamaktansa en azından deneyin. 

Yazdıklarımı nasıl yayımlayabilirim minvalinde yazılan ve satışa sunulan pek çok kitap var. İnsanlar bu kitaplarda verilen bilgilerin çelişkili olduğunu düşünürler ki, evet bence de öyle. Çünkü samimi olmak gerekirse kimsenin bu konuda bir şey bildiği yok. Size, “Nasıl Yayımlanacak Bir Kitap Yazılır” sorusunun kesin bir yanıtını verecek tek kişi dahi bulamazsınız. Bunun sebebi bu işin bir değil, birden fazla yönteminin olması. Tanıdığım yazarların hepsi farklı yollarla bulundukları noktaya gelen insanlar. Sanırım akla gelen her şeyi denemek gerekiyor. Doğruya doğru, yayımlanmış bir yazar olmak, New York’ta oturulabilecek uygun fiyatlı bir daire bulmak gibi bir şey: İmkânsıza yakın. Yine de her gün birileri New York’ta uygun bir fiyatlı daire bulmayı beceriyor. Ama içlerinden biri bile bunun nasıl olduğunu size izah edemez. Yazarlar için de aynısı geçerli. Ben de söyleyemem. Tek söyleyebileceğim, kendimden hareketle bunun mümkün olduğu. Vakti zamanında Manhattan’da oturabileceğim ucuz bir daire buldum ve yazar oldum. 

Sonuçta yaptığım işi seviyorum. Bu her zaman öyleydi. O yüzden önerim sevgiyle başlamanız, çok çalışmanız ve sonuçlara takılıp kalmamanız. Denemeye devam edin ama bütün bu süreç boyunca aklınızı yitirmemeye de dikkat edin. Delilik bütün sanatçılar için kestirme bir yol gibi görünse de lütfen, dünyanın şu an buna ihtiyacı yok. Yıkıma değil, yaratıma ihtiyacımız var. Sanatçılarımızın her zamankinden daha istikrarlı, kararlı, onurlu ve cesur olması gerek çünkü onlar daha iyi bir dünya inşa edebilmek için sahip olduğumuz tek umut. Yazmaya karar verdiyseniz bunu gerçekleştirmelisiniz, tıpkı Balzac’ın söylediği gibi: “Çökmüş bir tavanın altında çalışmaya devam eden bir madenci gibi.” İnanç ve gayret timsali bir şövalye gibi yılmadan devam edin. Başka nasıl yapılır inanın ben de bilmiyorum. Büyük şair Jack Gilbert, genç bir şair şiirleri için tavsiye istediğinde ona şöyle demişti: “Bir eser ortaya koymak için yeterince cesaretin var mı? İçinde saklı duran hazineler senin evet demeni bekliyor.” 

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

YORUMLAR

Aydın Öztürk

Teşekkürler güzel çeviri için Fulya.

12 Aralık 2025

Aydın Öztürk

Teşekkürler güzel çeviri için Fulya.

12 Aralık 2025

Öne Çıkanlar

Müge Sökmen: "Covid-19 ile yayıncılık ..Erdinç Akkoyunlu
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Elif Erdağı

24 Aralık 2025

Bizim Mahalle “Aşağı” Mahalle

Yapboz Hilmi’nin yapboz dolu evine olan şaşkınlığı henüz geçmemişken bir şey daha dikkatini çeker küçük dedektifimizin.Her şehrin kendine has bir yüzü vardır; kalabalığı, gürültüsü, kokusu, bilindik hikâyesi/hikâyeleri. Bir de tenhalarda, yeraltlarında gizlenen yüzü… Anc..

Devamı..

Claire Keegan’a Övgü

Gül Yaşartürk

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024