Trump’ın Popülist Otoritesine Duyulan Hayranlığının Kökenleri
Donald Trump Beyaz Saray’a döneli neredeyse yüz günden fazla oldu ve onun ilk dönem başkanlık yapan Trump’la aynı kişi olmadığı görülüyor. Herkesin alışık olduğu popülist milliyetçi söylem tamamen otoriter bir dönüşe evrildi ki, bu durum ABD tarihi açısından bir ilk. Trump yönetimi küresel düzeni yalnızca kazananlar ve kaybedenlerden oluşan sıfır toplamlı bir yarışma olarak düşünüyor ve bu neo-emperyal ekonomik görüşte uluslararası iş birliği yerini sömürge döneminde olduğu gibi tahakküme bırakıyor. Bu sistem için önemli olan tek şey güç ve servet birikimi.
Trump iki farklı azil süreci geçirdi, hakkında açılan çok sayıda davayla uğraştı ve nihayetinde bir suikast girişiminden yakayı sıyırdı. Takipçileri için bir kahraman, bir şehit, hatta mesihvari bir figür ve kalabalıklardan aldığı bu destek sayesinde ülkeyi gayet kontrolsüz görünen bir otoriteyle yönetiyor. Onun açısından demokrasi artık onurlandırılması gereken bir çerçeve yapı değil, iktidarını meşru kılacak bir araç. Kazanmış olduğu seçimleriyse kurumsal sınırları ortadan kaldırma yetkisi olarak görüyor.
Yönetim tarzının üç temel özelliği var: Yürütme erkinin üniter yapıya benzetilerek radikal bir biçimde merkezileştirilmesi, rakiplere karşı bir silah olarak kullanılmak üzere Adalet Bakanlığı’nın ve bağlı yapıların siyasallaştırılması, eğitim, kültür, medya alanında mutlak hakimiyet sağlayabilmek için federal otoritenin manipülasyonu. Trump’ın taktiği kaostan ibaret – rakipleri tedirgin etmek, medya söylemine hâkim olmak ve demokratik yapıların sınırlarını bulanıklaştırıp kafa karışıklığı yaratmak. Üstelik üslubu hem dürtüsel hem de tepkisel. Fox News ya da Truth Social’daki trend paylaşımlara tepki olarak yönetiyor ve istikrarsızlığı stratejik bir araç haline getiriyor.
Ne var ki, Trump tarihsel bir anomali değil. Her ne kadar 2016 yılındaki zaferi hani neredeyse kendisi için bile bir sürpriz olsa da, bu sefer bir kez daha Beyaz Saray’ın yönetim kademesine yükselmesi Soğuk Savaş sonrası döneme dayanan daha derin ve uzun vadeli bir dönüşümün neticesi.
Dışarıdaki düşmandan içerideki düşmana
Soğuk Savaş süresince ABD’nin yegane düşmanı Sovyetler Birliği’ydi ve onun çöküşüyle birlikte politik düşmanın kendisine içeride bir düşman bulması gerekti. Kültür savaşları aslında birbiriyle yakından bağlantılı olan iki baskın gücün ideolojik çatışma alanına dönüştü. Milliyetçi ve muhafazakâr hareketlerin başını çektiği dini radikalleşme düpedüz teokrasiyi ve toplumsal gerilemeyi desteklerken beyaz nüfusun azalmasından duyulan korku ırksal kaygıları artırdı ve sivil hakların kazanımına karşı bariz bir direniş yarattı.
Politikacı yazar Pat Buchanan tam olarak böyle bir durumun yaşanacağını 1990’lı yılların başında belirtmişti. Cumhuriyetçi Parti’nin 1992’deki Ulusal Kongre konuşmasında şu uyarıda bulundu: “Amerikan ruhu üzerinde süregiden, Soğuk Savaş kadar kritik bir kültür savaşı söz konusu…” Kendi zamanı için aşırı radikal olsa da Buchanan, eğitimli kozmopolit elitlere düşmanlık besleyen beyaz, Hristiyan ve muhafazakâr bir ABD talep ediyordu. O sıralar bir hayli marjinalize edilmişti ama ortaya attığı fikirler Trump hayranlığına dönüşen şeyin temelini oluşturdu.

1995 -1999 yılları arasında meclis sözcüsü olarak görev yapan Newt Gingrich hem Cumhuriyetçi Parti’nin hem de ABD siyasetinin yeniden şekillenmesinde önemli bir rol oynadı. Başkanlığını yaptığı herkesçe bilinen Cumhuriyetçi bir grup adaylara dağıttığı broşürde dilin, halk üzerindeki en önemli kontrol mekanizması olduğunu belirtiyor ve adaylara kendilerinden bahsederken yüceltici ifadelere kullanmalarını ama söz konusu karşı taraf olduğunda “yozlaşmış”, “ahlaksız” ya da “hain” gibi kışkırtıcı ifadelere başvurmalarını tavsiye ediyordu. Bu saldırgan retorik sayesinde politik rakipler yenilmesi gereken düşmanlar olarak yeniden çerçevelenecek ve kazanan taraf olmanın demokratik normlardan önce geldiği sağ kanat siyasetini iktidara taşıyacaktı.
Öte yandan medyanın giderek daha fazla muhafazakârlaşması toplumdaki politik kutuplaşmayı artırdı. 1996’da yayın hayatına başlayan Fox News, Rush Limbaugh gibi isimlerin hazırladığı sağcı radyo programları ve sosyal medya, ABD sağına kamuoyunu ve radikalleştirmek için güçlü araçlar sağladı. Bugün algoritmalar tarafından yönetilen filtre balonları sosyal medya kullanıcılarını mantıklı düşünce ve hakikatinin geri plana itilip dezenformasyon ve öfkenin hâkim kılındığı alternatif gerçekliklere hapsediyor.
Öfkeyi yönlendirmek
Medyanın da eşlik ettiği bu taban kayması aslında daha geniş bir krizin sonucuydu: Soğuk Savaş sonrası neoliberal konsensüsün çözülmesi. Ortak refaha ilişkin vaatlerin yerini sanayisizleşme, giderek derinleşen eşitsizlik ve öfke aldı. 11 Eylül, 2008 finansal krizi ve pandemi gibi peş peşe yaşanan toplumsal travmalar ve onlara eşlik eden gerçek bir zaferden yoksun dış savaşlar, halkın müesses nizama olan güvenini aşındırdı.
İşte, Trump’ın tam olarak yönlendirdiği şey bu öfke. Trump’ın vaat ettiği şey muhafazakâr ve milliyetçi idealler çerçevesinde restore edilecek bir Amerika vizyonu, yakın zamanda kaybedilen sosyal kazanımlarım yeniden kazanımı, kozmopolit kimlik yerine din ve ırk temelli ulusal bir kimlik. Fakat ürettiği popülist söylem tutarlı bir ideolojiden yoksun. Daha ziyade adaletsizlikten, aşağılanmadan ve kayıptan doğan duygusal bir histeri hali.
Trump, Amerika’da yaşanan demokrasi krizinin semptomu değil, en canlı tezahürü. Bizatihi 1990’lı yılların mirasını temsil ediyor – kimlik karmaşası, kültür savaşları ve medyadaki kontrolsüzlük. Aslında en baştan beri bir politikacı olarak görülmedi. O yalnızca siyasete dışarıdan bakan biriydi ve çoğu insan tarafından önce “kendini yetiştirmiş, güçlü bir figür” olarak görüldü ardından da başarılı iş adamı ve reality şov ünlüsünü kendi bünyesinde toplayan bir arketip haline geldi.
Saldırgan, kışkırtıcı ve çoğu zaman acımasız retoriğiyle bastırılmış olana ses veriyor, muhaliflerin aşağılanması sergilediği performansın bir parçası haline gelirken kayıp Amerika’yı yeniden kazanma hayalleri kuran destekçilerinin fantezilerini besliyor ve gerek yıktığı tabularla gerekse yok saydığı politik doğruculukla el üstünde tutuluyor.
Ve ne yazık ki, artık yalnız değil. Elon Musk gibi ekonomi ve teknoloji elitlerinin desteğiyle siyaseti yeni bir evreye girdi. Hep birlikte toplumsal etkinin ön planda, demokratik yapılarınsa arka planda olduğu, yeni bir tür otoriter, kültürel ve dijital iktidarın ana hatlarını çizdiler.
ABD yalnızca bir politikacıyı değil, belli bir tarzı, söylemi, yıkıcılığın, tahakkümün, yerleşik kuralları küçümseyip kanunları yok saymanın esas olduğu bir dünya görüşünü seçti. Yine de tarih hâlâ yazılmaya devam ediyor. Kendi kibriyle sarhoş olan ve beceriksizliği yüzünden günden güne zayıflayan Trump ansızın gerçeklik duvarına çarpabilir.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






