Gerçekçi, klasik yapılı bir romanla daha müdahaleci, daha modern başka bir roman anlayışını, böyle bir ikili okuma imkânını aynı anda sunabilen bir eserdir Yenişehir’de Bir Öğle Vakti.
Erhan Sunar
Sevgi Soysal’ın
Yenişehir’de Bir Öğle Vakti romanını ilk okuduğumda, ilk gençlik ya da edebiyat bilgimin azlığı yüzünden olsa gerek, kurgusunun kusursuzluğundansa yıkılmakta olan bir kavak ağacının çevresinde, Ankara’nın durgun bir öğle sıcağında, yolları rastgele birleşip ayrılan birkaç kişinin sevimli hikâyeleri daha çok dikkatimi çekmişti. Yazarının kişisel edebi dünyasından az biraz bildiğim bazı ayrıntılar, kaygısızca geçişlerle her bir karakterin o andaki durumuna olduğu kadar geçmiş yaşantılarına da yer açan kalemini kimi daha büyük düşünsel gerçeklerle ancak belli belirsiz ilişkilendirmeme imkân tanıyordu. En çok Olcay, Doğan ve Ali çevresinde netlik kazandığını görebildiğim böyle bir düşünsel altyapı, ülkenin sürüp giden sorunlarına yönelttiği heyecanlı bakışıyla beni derinden etkilese de, sanırım bu ilk okumada asıl görmek istediğim, ilişkilerinin bir ip üzerinde dengede durmaya çalışan daha kişisel yönleriydi. Yazarının bir çeşit duygusal merkez fikriyle kitabın oluşumunun kalbine yerleştirdiği bu üç idealist gencin etrafında örülü diğer ilişkiler; annelerinin, babalarının, komşularının yerleşik düzenleri ise, elbette bir kalemde mahkûm edilmesi gereken renksiz birtakım gerçeklerden ibaretti. Kitabı yıllar sonra yeniden okuduğumda, yaşamlarının haklılığını ölesiye savunan bütün bu insanları belki artık öfkeyle yargılamıyordum, ama her şeye karşın savunulacak çok da mühim yanları yoktu.
Yenişehir’de Bir Öğle Vakti, bir değişimin, bir değişime duyulan inancın romanıdır; ama böyle bir tema etrafına konumlandırdığı karakterleriyle aynı zamanda bu inancın zorluğunu da tartışır. Olcay’ın ilk görüneceği, romanın neredeyse üçte birinden fazlasını oluşturan bölümler boyunca, kişisel olduğu kadar toplumsal değişimlerden de olabildiğince uzak duran birkaç kişi –Hatice Hanım, Necip Bey, Güngör Bey, Mevhibe Hanım– sürekli biri diğerinden rol çalan ve en nihayetinde benzer bir tarihsel ya da güncel yaşantıyı anımsatmalarıyla ortaklaşan bir anlayışı yansıtırlar. Hatice Hanım, sevgilisiyle başarısız geçmiş bir tensel yakınlaşma sonrası yanı başından kendisine çarparak geçen tezgâhtar Ahmet’i yozlaşmış gençliğin canlı bir örneği olarak görür; Necip Bey, yolda kendi selamına karşılık vermeyen Hatice Hanım’ı zihninde aşağılar; Güngör Bey, garsonla düzeysiz iletişimi yüzünden Necip Bey’i küçümser; Profesör Salih Bey, evindeki bir değişiklik için möbleci Güngör Bey’e ayaküstü neredeyse yaltaklanır; ve kocası Salih Bey’i, yerinden edilmekte olan kavak ağacının dalları arasından penceresinden seyreden Mevhibe Hanım aşağıdaki bu buluşmanın kısa sürmesi yüzünden onu içten içe suçlar… Şatafat dolu geçmişleriyle (Necip Bey Lozan’da okumuştur, Mevhibe Hanım’ın babası Atatürk döneminde milletvekilliği yapmıştır) ya da zorlu bir çocukluk ve gençlikten sonra varlığa kavuşan hayatlarıyla izlediğimiz (Güngör Bey de Salih Bey de böyle bir geçmişten gelip zenginleşmişlerdir), yaşamlarını oluşturan bu türden ayrıntılara saplantıyla bağlı bütün bu kişiler parçası oldukları toplumsal düzenin, ayrıcalıklı sınıfların en ufak bir sarsıntı geçirmesini istemediklerini göstermekle kalmaz; aynı zamanda böyle bir hayat için birbirlerinin zaaflarını görmezden gelmek, birbirlerine görünürde “zarifçe” katlanmak, en iyi ihtimalle ise zihinlerinin içine çekilip hesaplaşmalarını orada sürdürmek zorunda olduklarını da gösterirler. Yerleşik bir –büyük oranda resmi– toplumsal algının kendi varlığını sürdürmek için gereksineceği bütün açmazlarla göründüğü, yazarının da ince alayının iyice işlediği romanın bu kısımları, mücadelesini vermeden insanların “barışçıl” bir hayatı nasıl mümkün kılabildiklerine ilişkin son derece gerçekçi tespitlerle doludur.

Bu kişilerin kimi zaman uzak bir geçmişe özlem hissiyle, kimi zaman kaygısızca ya da hafif bir suçluluk bilinciyle zihinlerinde gezindikleri, gündelik hayatlarının neredeyse doğal bir uzantısına dönüşmüş olan kişisel tarihleri, romandaki hemen herkese açılmış bu bilgi yüklü parantezler, onları sadece bazı güncel durumlar içerisinde değil, aynı zamanda tarihsel daha uzun bir düzlem üzerinde de görmemize imkân tanır. Kendi kendilerine durmadan doğruluğunu ve geçerliliğini kanıtlamaya çalıştıkları “dünya”ları bu anlamda hem olduğu haliyle hem de dönüştürülmeye hazır yanlarıyla vardır. Yazarın özgürce birinden diğerine geçtiği, uzun pasajlar boyunca gayet “içeriden” bir bakışla yansıttığı bu hayat parçacıkları, onları ancak birbirleriyle ilişkileri ölçüsünde düşündüğümüzde, çoğunlukla da bir bölümden hemen bir diğerine geçtiğimizde dönüştürülmeye yatkın, eleştirel bir bilinç içinde varolmaya başlarlar.
Gerçekçi, klasik yapılı bir romanla daha müdahaleci, daha modern başka bir roman anlayışını, böyle bir ikili okuma imkânını aynı anda sunabilen bir eserdir
Yenişehir’de Bir Öğle Vakti. Romanın en sıradan görünen, en gündelik anları (ki epey çoktur), tıkış tıkış şehir ayrıntılarıyla yüklü sahneleri bile, okura açılan böyle bir alan sayesinde düşünsel bir dayanak kazanmaya başlar. Yukarıda bahsedilen karakterler arasında dolanan romanın ilk birkaç bölümü, genel olarak eleştirel arka planını yazarın sesinden değil, okurun kuracağı bağlantılardan alır: O kadar açık, o kadar baskın bir biçimde önümüzdedirler ki, bahsettikleri onca şeyin aksini düşünüvermek –kitabın yazarını tanımasak bile– neredeyse kaçınılmazlaşır.
Anne, baba, tanıdık ya da komşu olan bu kişilerin yine de ilk belirgin eleştirileri alabilmesi için üç idealist gencin hikâyeye dahil olması gerekir. Kardeş olan Olcay ile Doğan, Mevhibe Hanım ile Salih Bey’in çocuklarıdır; Ali ise arkadaşları olması dışında onların hayatlarından neredeyse hiçbir şey barındırmayan daha yoksul, daha emekçi bir dünyanın parçasıdır. Tamamen iyimser (belki devrimci) duygularla şehrin varoşlarında çektiği belgesel bir filmin gösterimi sırasında Doğan, ilk bakışta huzursuz edici sorularıyla tedirginlik yaratan Ali ile tanışmış ve sonrasında iki yıla varan arkadaşlıkları en sonunda Olcay’ı da içine alarak iyice derinleşmiştir. Yerleşik toplumsal düzenin temsilcileri olarak görünen diğer kişilere kıyasla geçmiş hayatlarının tantanası ya da parlaklığından çok birbirleri için varoldukları durumların gerçekliği içinde göreceğimiz bu üç solcu genç, romanı adeta baştan sona yeniden var ederler ve birçok saklı meseleyi yeniden tartışmaya açarlar. Ama bu yalnızca klasik bir “babalar ve oğullar” olgusundan ibaret değildir; çünkü okurun ilerledikçe daha yakından göreceği gibi bu gençler annelerinin babalarının düzenini olduğu kadar, onların aksine hiçbir hiyerarşi fikrini anımsatmayan bir mantıkla bağlı oldukları birbirlerini de sarsıp değiştirmeye girişmişlerdir.
Yoğun gündelik hayat ayrıntılarından da bu bölümlerde iyice uzaklaşmış görünen roman, sanki daha önceki kısımların bir çeşit antitezi olacak şekilde, bu kez olgulardan düşüncelere ulaşmamızı değil de – alttan alta hazırlandığımız – düşüncelerin ışığında bütün o ilişkileri yeniden gözden geçirmemizi istiyor gibidir. Hiçbir karakter ve ilişki ağı da derinlikten uzak çizilmediği için, bunu yapmamız zor olmaz: Olcay ile Ali arasında uç veren dostane aşk Doğan’ı huzursuz ettiğinde aynı anda sınırlarına ve nüanslarına yaklaştığımız bu üçlü ilişki, romanın kişisel olanın nerede sonlanıp toplumsalın nerede başladığına, bu ikisinin birbirine müdahalesinin sınırlarına dair süregiden bir algıyı hep diri tutmaya çalıştığını yeterince belli eder. Özgünlüğünü ve kişiselliğini sorguladıkları “eski” bir kuşağı bir yandan sıkıca eleştirirken, öte yandan kendi özgürlüğünü mümkün kılması gereken bir kuşaktır romanın anlattığı: Özgürlükleri ve kaderleri birbirlerine o kadar sıkıca bağlıdır ki, Doğan ince bir suçluluk hissiyle Ali’yi ve çevresini küçümsediğinde, Ali Doğan’ın “burjuva” yanını ima ettiğinde ya da Olcay ilişkinin yürümeyeceğini, kendi çevresinden kopamayacağı için bunu kabullenmesi gerektiğini düşünerek Ali’den ayrılmak istediğinde bile, o “eski” kuşağın aksine, bunu onların bir yenilgisi ya da zaafı olarak görmez, eleştirilerimizin pek de hedefi olamayacaklarını derinden hissederiz. Bu üç idealist gencin asıl özgürlüğü, insanların birbirlerinden sorumlu olduklarını birbirlerine mahkûm olmadan gösterebilmelerinden kaynaklanır çünkü.
Sahiden de, romanın en sahici karakteri Olcay gibi, kişiliklere ve sorunlara değişen durumlar içinde değişebilen yargılarla yaklaşmayı ne zaman kabulleneceğiz?
Son bir söz: Romanın karakterden çok tipleme yarattığı, birbirinden kopuk bölümleriyle çok savruk bir görünüm sunduğu ya da
Tante Rosa’nın o “modern ve feminist” yazarının nasıl olup da kadınları bu kez böyle inandırıcılıktan yoksun çizdiği, yayımlandığı günden bu yana maruz kaldığı eleştirilerden yalnızca birkaçı. İlk ikisine bu kısa yazıda bir açıklık getirmeye çalıştım; sonuncusu için ise biraz konu dışı bir hatırlatmada bulunacağım. Sevgi Soysal,
Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu kitabında, romanı cezaevinde kaldığı süre boyunca günde sekiz saat çalışarak yazdığını anlatır. Ama zaten o kitabı da, yine
Tante Rosa’ya kıyasla kadın ilişkilerini ve dayanışmasını, kadın dünyasını yeterince zarifçe yansıtmadığı için eleştirilmiş, eleştirilebilir (hep öyle bir izlenim verse de kitap kurmaca olmadığı için bu eleştiriler haklı da olabilir). Söylemek istediğim bu değil, daha fazlası: Sahiden de, romanın en sahici karakteri Olcay gibi, kişiliklere ve sorunlara değişen durumlar içinde değişebilen yargılarla yaklaşmayı ne zaman kabulleneceğiz? Üstelik söz konusu olan bir roman, dolaylı bir gerçeklikken.