Eve geldiğinde akşam yedi olmuştu. Kadriye onunla gelmedi, ertesi gün sünnet düğünü var, evdeki hazırlıklarla uğraşıyor. Karısı bu telaşları sever. Ev kalabalık. Konu komşu eve doluşmuş, temizlik yapılmış, sarmalar sarılmış, börekler açılmış. Kendi oğullarıyla beraber tam dokuz çocuk sünnet olacak. Üst kattaki odalar hazırlandı, yataklar balonlarla süslendi. Çocuklar için pijamalar alındı, oyuncak arabalar paketlendi. Hulusi hayvan damından döndü, hayvanlardan kalan kokudan arınmak için dam kıyafetlerini çıkardı. Evin avlusuna açılan kapının hemen dışındaki yalağa benzeyen büyük lavaboda uzun uzun ellerini, ayaklarını yıkadı. Beyaz sabunu kulaklarının arkasına sürdü, tırnaklarını tek tek fırçaladı. Bu alışkanlık her akşam eve geldiğinde yaptığı, hiç usanmadan tekrarladığı ayin gibi bir şey. Evdeki kadınlara ve karısının bakışlarına aldırmadan yıkandı yıkandı.
İyice temizlendiğine emin olunca mutfağa gitti. Kadriye kızlara emirler yağdırıyor, adama dönüp daha sakin bir sesle bandoyu sordu. Tamam, dedi Hulusi. Keşkekçi de erkenden gelecek. Boğma rakısından bir duble koydu. Yanına yarım şeftali dilimledi. Hafif bir tebessümle ajansı dinlemek için radyonun yanına oturdu. İçinden dışına doğru yayılan gülümsemeyi saklamaya çalıştı. Ertesi gün için onlara büyük bir sürprizi var. Sabah Bergama’ya gelen panayır sahibiyle konuşmuş, güzel bir ücret karşılığı atlıkarıncayı kasabaya getirtmek için anlaşmıştı. Adam, aslan da var, demişti. Aslanı duyunca şaşırmış ve gülmeye başlamıştı. Peki, demişti, aslanı da getir. Bergama’ya gittiğinden ne Kadriye’nin ne de dedesinin haberi var. Bando takımını beklerken tam bir cümbüş olacak.
İkinci dubleyi koysa mı koymasa mı düşünürken Kadriye anasını sordu. Yüzü asıldı. Hayır çağırmamıştı. Ona ana demeyi hiç düşünmemişti. Bu lakırdıyı kapatmak için elini kulağının arkasına doğru salladı. Konuşmak istemediği her şeyi oraya atar. Dedesi anan baban yok, demişti; öyle büyümüştü. Şimdi bir yerlerde anan var diyordu. Varsa vardı, bunun sırası değildi. Şeftalisini yedi, ikinci dublesini içti, annesini o gece bir daha düşünmedi. Kadriye oğulları Ali’yi anlattı o rakısını içerken, iki defa saklanmış, ahırda bulmuşlar. Bir şey olmaz ben onu ikna ederim, dedi.
Ertesi gün Hulusi dayı diye bağırdı Abdullah. Sabahın altısı. Evin önünde büyük bir gürültü var. Dayı kalk, panayırcılar geldi derken telaşlı. Hulusi gülerek kalktı yataktan. Kadriye hemen fırladı sokağa. Ev yıkılıyor zannetmiş. Sabah sabah her şey birbirine girdi. Hulusi hiç acele etmeden giyindi, yüzünü yıkadı, tütün kolonyasını sürdü. Dışarı çıktığında gün iyice yükselmişti. Atlıkarınca hemen iki ev ötedeki boş arsaya kurulacak. Karısının telaşına gülümsüyor. Ne gerek vardı diye söylendi Kadriye. O hep söylenir. Hulusi, hayatta aslında hiçbir şeye gerek olmadığını öğreneli çok olmuş. Çocukları sevindireceğiz işte, dedi.
Mahalleli toplanmış. Herkes sırtına hırka battaniye ne varsa geçirmiş atlıkarıncanın kuruluşunu izliyor. Alttaki mekanizmayı kurmak en uzun süren iş. İşçiler, saatin dişlileri gibi birbirine geçen tahtadan yapılmış kocaman daireleri seri bir şekilde birleştiriyor. Tam altı kişi dur durak bilmeden çalışıyor. İzleyiciler bir süre sonra Kadriye’nin hışmına uğradı. Yapılacak çok iş var. Sandalyeler masalar avluya ve sokağa kurulacak, sonra keşkekçi gelmiş, ona yardım etmek lazım. Hulusi’nin gidip dükkândan oğlakları getirmesi gerekiyor.
Hulusi ortanca kızından kurabiye ve bir bardak ılık süt istedi. Ali’yi sordu. Yukarıda hediyelerine bakıyor. Kadriye’ye çok gözükmeden hızlıca kahvaltısını yaptı ve bahçeden geçip arka kapıdan kaçtı. Dükkân da kalabalık. Hayırlı olsuna gelenler var, harçlık bekleyen çocuklar el öpmek için sırada. Sağır çırak bir gece önceden oğlakları hazır etmiş, ona yapılacak pek bir şey kalmamış aslında ama eve gidip Kadriye’yle uğraşmak istemiyor. Dükkânın önünde oturdu. Gelen gidenle çay içti, hepsini düğün yemeğine davet etti. Dedesi gelince birer kahve söyledi, beraber içtiler. Anasının konusunu açtırmadı. Sonra, dedi, sonra bakarız. Dedesi gözüm açık giderim diye geveledi, Hulusi dinlemedi, elini kulağının arkasına doğru sallayıverdi.
Öğlen vakti oğlakları kamyonete yükledi. Yolda dedesine döndü, baba, dedi, ben bir de aslan getirttim. Dedesi güldü. İyi yapmışsın oğlum, dedi, sırtını sıvazladı. Kadriye’ye deme ama çok para verdim, çocuklar görünce çok sevinecek. Oğlum bir sürü hediye almıştınız zaten. Olsun baba, çok sevinecekler.
Eve vardıklarında atlıkarınca kurulmuş, yanına bir de ufak bir çadır gerilmişti. Kadriye bir hışımla yanına geldi, aslan da varmış, dedi. Bando takımı da gelecek diye cevapladı karısını. Dede de gülünce başka bir şey diyemedi Kadriye. Elini önlüğüne silerek içeri girdi. Kadriye’nin hışmından kaçabilmiş kızları, sünnet olacak oğlanlar ve bütün mahalle atlıkarıncaya binmek için üşüşmüş bile. Çadırın neden kurulduğunu çocuklar henüz anlayamamış. Tek dertleri atlıkarıncaya bir kere daha binebilmek. Sünnetçi akşamüzeri gelecek, o yüzden kimse çocuklara ilişmiyor. Ali atlıkarıncaya binmiş sonra yine ortadan kaybolmuş.
Saat iki gibi bando da gelince sokak iyice şenlik alanına döndü. Çadırın açılıp içindeki aslanın sergilenmesini yemekten sonraya ertelediler. Mahalleli arasında bir dedikodu almış yürümüş. Bir kafes olduğunu görenler var ama kafes bir örtüyle gizlenerek çadıra taşındığından içinde ne olduğunu görememişler. Gulyabani diyenler var, yok diyor bazıları, ayıdır bu ayı. Elden ele dolaşan boğma rakı sürahisi boşaldıkça dedikodular da artıyor. Hulusi kıs kıs gülüyor, keyifle rakısını yudumluyor, bando takımının çaldığı şarkılara tempo tutuyor. Bütün sokak koca bir masa oldu. Atlıkarıcaya binen ve etrafında koşuşturan çocukların kahkahaları, erkeklerin çakırkeyif gülüşleri ve kadınların keyifli konuşmaları bütün mahalleyi sardı.
Hulusi bir ara masadan kalktı. Sallanarak arka bahçedeki helaya doğru yürüdü. Bahçede bir köşeye sinmiş oğlunu gördü. Ali, dedi, niye dışarda değilsin. Omuz silkti çocuk. Sünnetten mi korktun? Aslandan korktum. Sana aslanı kim gösterdi ki. Kimse, diğer çocuklardan bazıları çadırın arkasından girip baktılar, ben korktum. Gel birlikte bakalım, dedi; çocuğu kaldırdı, elinden tuttu, bahçedeki kapıdan çıktılar. Kimse görmeden arka taraftan çadıra girdiler. Aslanın bakıcısı onları görünce elindeki sopayı kaldırdı, kim olduklarını anlayınca gelin paşam, dedi; buyur etti. Yavaşça kafese yaklaştılar. Aslan bir köşeye sinmiş, dışarıdan gelen seslere kulak kabartmış, saldırmaya hazır bekliyor. Hulusi arkasında kalan oğlanı çekiştirdi, korkma, dedi. Bir şey olmaz, bak kafesin içinde. O da bizden korkuyor aslında. Çocuğu öne doğru itelerken hayvanın memelerini gördü. Bakıcıya döndü, dişi mi, dedi. Dişidir beyim, yavrularından yeni ayrıldı. Dikkat edince memelerinden süt sızdığını fark etti. Neden ayırdınız ki yavruları? Öyle yapılır beyim, başka türlü eğitemeyiz. Hulusi hayvanla göz göze geldi, acısını gördü, içinde bir yerde aynı acıyı hissetti sonra oğlanı tuttu çadırın çıkışına doğru itekledi. Ali, dedi, git dedemi çağır bahçeye gelsin. Çocuk çıkınca aslana döndü. Bakıcının itirazına aldırmadan elini aslanın alnına uzattı, gözlerini kapattı. Adam sarhoş musun beyim diyerek çekiştirince kendine geldi, yalpalayarak dışarı çıktı.
Dedesi bahçeye geldiğinde onu zeytin ağacının yanında yerde otururken buldu. Baba, dedi, anamın köyü uzak mıdır? Uzak değil oğlum. Gidip alıp gelir misin? Kocası izin verirse getiririm tabi. Neden hiç söylemedin baba? Dedesi sustu, başka türlü olmazdı diyemedi. Dedesine kamyonetin anahtarını verdi, sonra uzun uzun elini yüzünü yıkadı. Sokağa çıktı, karısının yanına gitti oturdu. Biraz kendine gelmişti. Kadriye beyaz sabun kokusunu alınca yüzünü buruşturdu, şimdi yıkanmanın zamanı mıydı diye sordu. Zamanıydı, dedi güldü. Baban nereye gitti. Görürsün görürsün, dedi. Kadriye anladı gülümsedi.
Saat ilerlemişti ki bir bağırış kıyametle bando susuverdi. Sünnet olacaklardan ikisi daha bakıcıya görünmeden arka taraftan çadıra girmiş, aslanı görünce de çığlık çığlığa dışarı çıkmaya çalışmış, o telaşla çıkışı bulamayınca da kıyameti koparmışlardı. Çadırdan çıkarıp kolonyayla çocukların yüzlerini sildiler, kendilerine gelmeleri için uzun uzun avuttular. Sonra orada bulunan herkes aslanı görmek için sırayla çadıra girdi. Şaşıranlar, gözleri fal taşı gibi açılanlar, aslanı pek bir zayıf bulanlar oldu, kimisi memelerini fark etti, yavrularını sordu. Sonra aslanı sevmeye kalkanlar, sarhoş kafayla dövmek isteyenler yürekleri ayağa kaldırdı.Panayır sahibi bazen nazikçe bazen ufak itiş kakışlarla kafesin başında aslanı bekledi. Bütün bu hengamede Kadriye ve Hulusi gözleri yolda, kamyonetin dönmesini beklediler.






