Saint-Michel Köprüsü üstünden, öykünmeye çalıştığı Hemingway gibi çatı katındaki odasına giderken başına pek çok şey gelmiş olmalı García Márquez’in.
Enrique Vila-Matas
İlkgençliğimde, daha doğrusu çok çok gençken beni en fazla etkileyen öykülerden biri García Márquez’den okuduğum ilk öykü olan “Macondo’da Yağmuru İzleyen Isabel’in Monoloğu” (Monólogo de Isabel viendo llover en Macondo) idi. 1969’da aldığım kitabı hâlâ saklıyorum (o sıralar inanılmaz sükse yapan Yüzyıllık Yalnızlık’ı da almış olabilirdim, ama çok gençtim, daha fazlasına param yetmezdi). Kitabı Barcelona’da Proa Kitabevi’nden almışım. Aldığım yeri hatırlamıyorum, daha doğrusu hayal meyal hatırlıyorum, ama kitabın üzerine o hayal meyal hatırladığım kitabevinden aldığımı gösteren, o günlerin modası etiketlerden biri yapıştırılmış. Kitap, Sudamericana Yayınevi’nin izniyle bir Arjantin yayınevi olan Estuario tarafından, Ricardo Piglia’nın yönettiği El perseguidor (Takipçi) adlı dizide basılmış. Dizinin adı şimdi García Márquez’in El mismo cuento distinto’da (Aynı Hikâye ama Farklı Bir Solukla; okuduğu ve beğendiği, yazarının adını unuttuğu için kırk dört yıldır izini sürdüğü öykü) anlattığı günü getiriyor aklıma. García Márquez öyküde Paris’te, Saint-Michel Köprüsü’nün tam ortasında buz gibi bir esintiye tutulduğunu, en yakın kahveye sığınmak zorunda kaldığını söylüyor. Kahvede birisi tarafından izlendiği duygusuna kapılıyor, sanki birisi onu takip ediyor. Yersiz bir telaşa kapılsa da, birkaç saniye için ona izlenme korkusu yaşatıyor, tıpkı yıllar önce okuduğu ama yazarını anımsayamadığı (meğer Simenon’muş) öyküdeki kişi gibi. Öyküyü yeniden bulup okuması kırk dört yılını alıyor ve şöyle bir göz gezdirir gezdirmez hatırladığı hikâyeden farklı olduğunu görüyor. Kırk dört yılını boşuna harcamamıştı, hikâyeyi bulmuştu, evet aynı hikâyeydi ama farklı bir solukla yazılmıştı.
Cujas Sokağı’nda, penceresinden Quartier Latin’in damları görünen çatı katındaki odasında yaşadığı günlerde García Márquez’in, Saint-Michel Köprüsü’nde başından pek çok şey geçmiş olmalı. Quartier Latin, takip edildiğine inanan birçok Güney Amerikalı yazarın sığındığı mahalleydi. Birçok yazar –aralarından bazıları bir gün Takipçi adlı bir dizide hikâyelerinin basılacağından habersiz– Avrupa’ya geliyordu. Siyasi suçlu olarak takibe alınan bütün Latin Amerikalı yazarların Paris’e geldiği yıllardan söz ediyorum elbette. Paris’e geliyor ve bu kez onlar (fikirleri, gölgeleri) takibe geçiyorlardı – ya da kovuşturan ile kovuşturulanın birbirine karıştığı Simenon’un öyküsüne gönderme yapar gibi ikisi birden. O yıllarda Güney Amerikalı yazarlar sığınmacı olarak Fransa’ya ya da Paris’e gelmiyordu, Paris’in bir mahallesine, Quartier Latin’e, hatta bu mahalledeki birkaç kafeye sığınıyorlardı. “Bu mahalleye sığınmak,” diyordu Severe Sarduy, “bir cemaate üye olmak, bir bayrak altında bütünleşmek, bir tür alkol, yokluk, sessizlik .... armasıyla damgalanmak, bir tarikata bağlanmak gibi bir şeydi: Bir de –en zoru da buydu– devamlılığı temsil etmek, öncekilere layık olmak, onlar gibi yazma zorunluluğuydu.”
Saint-Michel Köprüsü üstünden, yazılarına ve hayatına hayran olduğu, elinden geldiğince öykünmeye çalıştığı Hemingway gibi çatı katındaki odasına giderken başına pek çok şey gelmiş olmalı García Márquez’in. Çünkü birçok kez değindiği o günü hiçbir zaman unutamamış. Hani siste birinin onu takip ettiğini sandığı gün; Hemingway’in aksine Paris’te kendini çok yoksul, mutsuz hissettiği o gün. Isınmak için “Tanrı’nın lütfu metro ızgaraları”nın üstünde geçirmiş geceyi, bir yandan da onu Cezayirli sanıp görür görmez pataklamaya başlayan polislerden kaçmış. O günlerde Paris’te Cezayirliler öldürülüyordu: “Seher vakti birden haşlanmış karnabahar kokusu duyulmaz oldu, Seine Nehri akmaz oldu, o sis altında aydınlanmaya yüz tutmuş sonbahar günü terk edilmiş kentte tek canlı varlık bendim. İşte tam o anda, Saint-Michel Köprüsü’nde ilerlerken, bir adamın ayak seslerini duydum, sis bulutları arasından koyu renk ceketini fark ettim, elleri cebinde, saçları yeni taranmış. O bir anlık karşılaşmada solgun ve kemikli yüzünü gördüm: Ağlıyordu.”
Saint-Michel Köprüsü’nde hayali takipçisiyle bu karşılaşma bana “Macondo’da Yağmuru İzleyen Isabel’in Monoloğu”nun son sahnesini, García Márquez’in yazılarından altını çizdiğim ilk satırları (yirmi bir yaşındaydım) hatırlatıyor. O satırlar sezdirmeden yazı kavramımı değiştirdi. Tropikal sis bulutları arasından çıkıveren bir takipçiyi, karanlıkta gülümseyen (Paris köprüsündeki adamsa ağlıyordu) görünmez adamı kısaca betimleyen o satırlar.
“Macondo’da Yağmuru İzleyen Isabel’in Monoloğu”nda bir pazar sabahı başlayan yağmur bir sonraki pazar gününe dek durmadan yağıyor (insanları paralize ediyor, uyuşturuyor, sanki yoğun siste yüzüyorlar, yaşam duruyor, her şey iptal oluyor). Sonra hava değişmeye başlıyor, yağmur diniyor, çevreye bir sessizlik, bir dinginlik yayılıyor; öyle mükemmel bir durum ki, Ölüm böyle bir şey olsa gerek, diye düşündürüyor insanı. Bu gizemli ve derin sessizlikte çok net ve canlı bir ses duyuluyor. Sonra taze bir esinti kapıyı kıpırdatıyor, kilit gıcırdıyor ve “bir anda katı bir gövde olgun bir meyve gibi” avludaki havuza düşüyor. Deliler gibi altını çizdiğim cümleler bundan sonra geliyor: “Havada bir şeyler, karanlıkta görünmeyen ama gülümseyen bir adamın varlığını haber veriyordu. Altüst olmuş zaman yüzünden aklım karmakarışıktı, Aman Tanrım, diye geçirdim aklımdan, şimdi beni geçen pazar günü ayinine çağırsalar hiç şaşmam.”
O gençlik günlerimde bu satırları okuduğumda, görünmeyen adamın Tanrı’yı temsil ettiğini düşünmüştüm, cennetsi tropik betimlemesiyse bence Yaradılış’ın başlangıcını çağrıştırıyordu. Okuduğumun anlamının bu olduğuna inandım (sanırım aklım bir karış havadaydı o zamanlar) ama aynı zamanda okuduklarımdan (o kadar da havalarda değilmişim demek ki) bir başka sonuca daha vardım: Bardaktan boşanırcasına sürekli yağan yağmur Zaman’ın yok olduğu duygusu veriyor, günlük yaşam başkalaşıyor, ortam alışık olduğum gerçeklere hiç benzemiyordu. Ve o günden sonra kendi kendime, “Belki de yaşam hakkında bildiklerimi sonsuza dek askıya almam gerek,” dedim. Delikanlıyken –aynı anda hem çılgın hem de aklım başındayken– bütün bu okuduklarım ve düşündüklerim beni ilk kez García Márquez’in yapıtlarına yakınlaştırdı. Ama bu sabah, García Márquez üzerine bir yazı kaleme almayı düşününce otuz dört yıl sonra yeniden “Macondo’da Yağmuru İzleyen Isabel’in Monoloğu”nu okudum. Okumaya başlar başlamaz da öykünün hatırladığım gibi etkileyici olduğunu düşündüm ama bu kez farklı nedenlerle etkileyici buluyordum. Bugün öykünün beni etkileyen yanı, gerçeklik ancak yağmurdan önceki yani hikâye yazılmadan önceki durumuna döndüğünde büyüsünü kaybeden bir atmosfer yaratmasıydı.

Bu sabah, yağmurla dopdolu bu öyküyü okurken bende yeniden bir şeyler değişti. Sadece yağmur mu? Dante’yi okumamış bile olsak, şairin bize Araf’ta, “Poi piovve dentro a l’alta fantasia”{{*}} dediğini biliyoruz. Italo Calvino’nun bir gün bu olağanüstü doğrulamadan yola çıkarak bir konferans verdiğini de biliyoruz: Düşlem yağmur yağan bir yerdir. Belki de bu, García Márquez’in hikâyesinin neden tam da Macondo’da yağmur dinince bittiğini açıklayabilir, çünkü yağmurdan önceki gerçekliğin kıt düşlemlerine dönüşümüz, hüzün verici, istenmeyen bir hal alır. Aslında Macondo’ya dönmek isterdik. Isabel’i yalnız bırakmak, yağmurdan ayrılmak istemezdik. Tüm iyi öyküler gibi bu öykü de çok erken biter. Hele de bugün benim durumumda olduğu gibi, zamandan bol bir şeyi olmayan biri için. Bugün yağmurun sesini dinlemek, düşler kurmak için öyle bol zamanım var ki, çünkü aylardır üstünde çalıştığım romanımı dün bitirdim. Benzetmek gibi olmasın ama García Márquez’in ilk romanını bitirdiği o günkü duygularını paylaştım. García Márquez on sekiz ay boyunca her gün sabah dokuzdan öğleden sonra üçe dek durmadan yazıyormuş, sonra o gün saat on birde bir de bakmış ki ilk romanı bitmiş: “Mercedes evde yoktu, anlatmak için kime telefon ettimse bulamadım. Kafam nasıl karışıktı, bugün gibi hatırlıyorum. Zamanı nasıl geçireceğimi bilemiyordum, saat üçe kadar oyalanmak için bir şeyler aradım durdum.”
Dün ben de kitabımı yazmayı bitirdim. Kitapta yetmişli yılların ortalarında Paris günlerimi anlatıyorum. Saint-Benoit Sokağı’nda çatı katındaki odasında Hemingway’in Paris Bir Şenliktir günlerini taklit etmeye çabalıyordum. Ve o arada, farkında olmadan (sanki bilmeden Saint-Michel Köprüsü’ndeki hayaller ya da Simenon’un hikâyesindeki takipçi olmuştum) García Márquez’i de taklit ediyordum. O da Cujas Sokağı’nda, penceresinden Quartier Latin’in damları görünen çatı katındaki odasında her saat başı Sorbonne’un saatini duyuyor, sevgilisinin (küçük bir çiviyle duvara çakılı) fotoğrafının karşısında, biraz ısınmak için dizleri sürekli radyatöre dayalı, durup dinlenmeden sonradan adını Şer Saati koyacağı romanını yazıyordu. Bu romanın ardından Yaprak Fırtınası gelecekti ve onun müsveddeleri arasından da “Macondo’da Yağmuru İzleyen Isabel’in Monoloğu” doğacaktı, o bol düşlem ve yağmur dolu özgün öykü.
Dün zamanı nasıl geçireceğimi bilemiyordum, işte Paris’te bohem hayatı yaşadığım yıllarımı anlatan romanım bitivermişti. Romanda Cujas Sokağı’na yakın, Saint-Benoit Sokağı’nda geçirdiğim günlerden söz ediyorum ama daha yakın günlere de geliyorum, örneğin, García Márquez’e göre dünyanın en iyi öyküsünü Hemingway’in yazdığını okuduğum o yağmurlu güne. Öykünün adı “Yağmurdaki Kedi”. Kırk dört gün boyunca takipçinin tedirginliği içinde bu öyküyü aradım, neyse sonunda Saint-Michel Köprüsü yakınındaki bir İspanyol kitabevinde buldum. Yine yağmurlu bir gündü, okudum öyküyü ama pek anlayamadım, daha doğrusu, öykü García Márquez’in okuduğu öyküydü, ama aynı öykü olmasına rağmen bana farklı geldi. Dünyanın en iyi öyküsü gibi gelmedi doğrusu. Sonrasında, kentteki kitabevlerinde konferanslar vermeye başladım, dinleyicilerden bana öyküyü anlatmalarını istiyordum –“Öyküdeki hikâye,” diyordum, “öyle görünüyor ki açıkça söylenmeyen üzerine kurulmuş, sezi ve imaya dayanıyor”–, her şeyden önce neden García Márquez’in dünyanın en iyi öyküsü dediği öykü bana farklı geliyordu. Bu konferanslarda dinleyicilerin söylediklerini de Hemingway’i taklit ettiğim yılları yazdığım kitabıma aldım. Dün bitirdiğim kitap gibi Hemingway de Paris günlerini anlatan böyle bir kitap yazabilirdi, ama bugünkü yağmur nasıl Saint-Michel Köprüsü yakınlarında “Yağmurdaki Kedi”yi bulduğum günkü yağmur değilse, elbette bu da farklı bir kitap olurdu. Ve o gün Quartier Latin’deki bir kahveye doğru yürürken, birisi, belki de bir hayalet, beni izliyor gibi geldi bana.
İspanyolcadan çeviren Peral Bayaz
[[*]] Bu cümle İlahi Komedya, Araf, On yedinci kanto, 25’ten alınmış. İspanyolcası “llovió después en la alta fantasía”. İtalyanca ve İspanyolcasında “yağmak” (piovve) sözcüğü öne çıkıyor, yazar bu yüzden bu cümleyi alıntılıyor. Oysa bu satırların Rekin Teksoy tarafından yapılan çevirisinde “yağmak” sözcüğü geçmiyor. Tabii bu yazının içeriğine uyması için bağımsız bir çeviri yapılabilir: “Sonra zengin fanteziler içine yağıyordu.” Hangisini uygun görürseniz. (ç.n.)[[*]]


.jpg)



