Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

7 Mayıs 2025

Edebiyat

Toplumsal Gerçekçi Romanlar (Gerçekçiliğe Dönüş mü?)

Kemal Gündüzalp

Paylaş

1

0


Toplumsal gerçekçi romanların yeniden yazılıyor olması gerçekçiliğe bir dönüş sayılabilir mi acaba?

İnternetle zorunluluklar dışında çok yakın bir ilgim yoktur. Bu bir eksiklikse benim sorunumdur ve bilinçli bir seçimdir. Bazen rastlantı sonucu bazı yazılara denk gelirim oralarda. Bir gazetenin kültür sanat sayfasında böyle bir yazıya rastlayınca başlığından dolayı üzüldüm. Özellikle seçilen başlık açısından. Üç yazarla (Barış İnce, Erendiz Atasü ve Semih Gümüş’le) yapılan söyleşiler bağlamında editörün kullandığı başlık şöyleydi: “Toplumcu Edebiyat ‘Demode’ Oldu”.1 Seçilen başlığın yanlış çağrışımlara yol açması açısından ilgili kişiye (editöre) yazmama karşın bir yanıt ya da sonuç alamadım. 

Bir şeyin demode olması için önce moda olması gerekir. Yazında moda anlayışlar yoktur, olsa bile gelip geçicidir. Başka deyişle yazınsal akımlar gelip geçidir ancak yazınsal anlayışlar kalıcıdır. Kendilerini yenileyip yeni zamanın, yani çağın ruhuna uygun olarak dönüştürdüklerinde varlıklarını sürdürebilirler. Bu nedenle herhangi bir yazınsal anlayışın zaman içinde aşılması mümkün olabilir, ancak demode olması mantıklı değildir. O yüzden bu konuda bazı kitaplar çerçevesinde biraz durmak istiyorum.

Son bir iki yılda okuduğum romanlardan üçünü ötekilerden ayırmak istiyorum. Son zamanlarda genel olarak yazının, özelde ise şiir, öykü ve romanın toplumsal olandan uzaklaştığı, daha çok bireysel sorunlara eğildiği gibi yaygın bir düşünce var. Bende de zaman zaman okuduğum romanlardan dolayı böyle bir izlenim oluşmuştu. Ancak belli aralıklarla okuduğum ve her birini önemsediğim üç romanın, var olan izlenimin tersine, bireyselden eylese bile toplumsal olanın peşinde olduğu ve bunu ciddi biçimde irdelediği görülmektedir. Kuşkusuz bu yazarların bilinçli yeğlemesi olmayabilir, bazen yazın  Balzac örneğinde olduğu gibi “rağmen” de gerçekçi olabilir.

Bu romanlardan ilki Ahmet Altan’ın Hayat Hanım2 adlı kitabıydı. Üzerinde hiç durulmadı sanıyorum ya da ben rastlayamadım. İnternet ortamında değinildiyse de orayı çok iyi izleyemediğim için görmemiş olabilirim. Üstelik bu roman ‘2021 Femina Yabancı Roman’ ve yine ‘2021 Transfuge En İyi Avrupa Roman Ödüllerini’ni almış bir kitap. Türkiye yazınsal ortamı verili koşullara bağlı olarak bazı yazarlara karşı genellikle önyargılı tutum aldığından dolayı onların yapıtlarına karşı da derin bir sessizlik içinde kalır ve görmezlikten gelerek hiç değinmez. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın yıllar önce kendi yapıtları bağlamında imlediği anlamda bir “sükût suikastı” devreye girer. Hayat Hanım da Ahmet Altan’ın önceki yapıtları bir yana bundan nasibini almış görünüyor. Oysa söz konusu kitap, son derece gerçekçi bir anlatımla bireyselden toplumsala uzanan bir çizgide toplumsal gerçekçi bir roman özelliği taşımaktadır. 

Yayınevinden kaynaklanan çok ciddi dizgi, düzelti ve hatta ciltleme sorunları taşımasına karşın, Ahmet Altan’ın kendine özgü, olgun ve oluşmuş biçemi ve anlatımıyla rahat okunan bu roman nicedir gündemden düşmüş gibi görünen toplumcu ve gerçekçi tutumuyla bir bakıma romanın asıl olana dönmesi gibidir. Öcü diye bakılan ve nedense özellikle 1980’den sonra tukaka edilen bu yazınsal anlayışın hiç de ölmediğini, yeni ve farklı bir biçimde sürdüğünün kanıtı sayılmalıdır bu tür yapıtlar. 

Yarım sayfayı aşan uzun cümlelerden de vazgeçmiyor Ahmet Altan (s. 177). İşte tam da burada romanın toplumsal gerçekçi niteliğini de yansıtan uzun sayılabilecek başka bir cümlesini (kuşkusuz tek cümle olması gerekmiyordu denebilir) alıntılamak istiyorum: 

“İnsanların ‘cehennem’ dediği şeye benziyordu hayat. İnsanlar açlıktan sokaklarda kendilerini yakıyorlardı, işsiz babalar eşleriyle çocuklarına siyanür verip aileleriyle birlikte intihar ediyorlardı, şehir hayatına uyum gösteren binlerce kadın o hayata uyum gösteremeyen erkekler tarafından her gün, her yerde öldürülüyordu, aç çocuklar sokaklarda dileniyordu, gençler ülkeden kaçmaya uğraşıyordu, her şafak vakti evler basılıyor, polisler muhalifleri alıp götürüyorlardı, işyerleri batıyor, işçiler beş kuruş alamadan sokağa atılıyordu ve bütün bunlar korkunç bir sessizliğin altına saklanıyordu.” (ss. 162-163). 

Yalnızca bu da değil, elbette bir de perişan hâle düşmüş medya organları gerçeği vardı: “Gazeteler, televizyonlar, haber bültenleri, bunlardan söz etmiyordu. İnsanların açlıktan kendilerini yakmaları serbestti ama bundan söz etmek yasaktı.” (s. 163) Roman karakteri Şair Mümtaz’ın söyledikleri ülke gerçekleriydi ve bunları dile getirmek, bir roman içinde anlatmak tam da toplumsal gerçekçi bir tavrı ve yaklaşımı gerektiriyordu. Romanda aktarılan şu örnekler de herkesçe bilinen ama o kertede de çarpıcıdır: “Bir avukat, ‘mahkemede haklı çıkmaya çalıştığı’ gerekçesiyle tutuklanmıştı. Bir iş adamı, dokuz aydır tutukluydu ama niye tutuklu olduğunu ne ona ne avukatlarına söylüyorlardı, ‘gizlilik kararı var’ diyorlardı. Bir yazar, yazılarıyla ‘soyut bir tehlike yarattığı’ gerekçesiyle müebbet hapse mahkûm edilmişti.” (s. 172) Bu roman, Fazıl, Hayat Hanım ve Sıla adlı roman kahramanları arasındaki aşk ilişkisinden daha fazla bir şeydir.

Yazardan mı, düzeltiden mi kaynaklandığı anlaşılmayan çokça hatalı yazım dikkati çekiyor: Sütyen-sutyen (üstelik aynı sayfada, s. 148), aşık-âşık, dükkan-dükkân, hikaye-hikâye, rüzgar-rüzgâr gibi çokça örnek verilebilir. Ayrıca meme-göğüs ikilemi de söz konusu. Yine kişiye “tane” denmesi, bitişik yazılması gereken “ben de” gibi, ayrıca diyaloglarda geçtiği için normal karşılanabilecek “benle-senle” dışında bazı sözcük hataları da gözleniyor.

Üç romandan ikincisi Ayfer Tunç’un Kuru Kız3 adlı kitabıdır. Ayfer Tunç, nitelikli öykü ve romanlarıyla yazarlığını çoktan kanıtlamış, yazın dünyasında sağlam bir yer edinmiş yazarlardan birisi. Her şeyden önce çok iyi bir anlatıcı: Ne anlattığı kadar nasıl anlattığı da öncelikli ve o yüzden önemlidir yazarlık tutumu olarak. Daha önce Notos dergisinde ‘tanıtım’ sınırları içinde kısaca değindiğim için Kuru Kız’la ilgili yeni bir şey yazmayacağım.4 Bu kısacık yazının çeşitli okur kesimlerinde olumlu izlenimler bıraktığını biliyorum. Yalnızca tekil gibi görünen bireyselden kalkarak, arka planda son kerte gerçekçi ve toplumsal özü ağır basan, üstelik ülkenin içinde bulunduğu koşullarda “bireyci” bir çıkışta bulunan kahramanına karşın toplumcu ve gerçekçi kalan bir roman olduğunu bir kez daha vurgulamakla yetiniyorum. 

Üçüncü roman ise Murathan Mungan’ın 995 km5 adlı romanıdır. Murathan Mungan için söylenecek en doğru ve yerinde cümle onun çok yönlü bir yazar olduğunu belirtmek olacaktır. Başlangıçta şiir, ardından öykü, oyun, deneme, sinema yazıları ve elbette roman yazan çok yönlü yazarları önemserim. Biraz da kişisel olarak yazında böyle bir çaba içinde olduğum için bu yazarların yazdıklarını önemli buluyorum. Murathan Mungan belki bir tek doğrudan eleştiri yazmamıştır, onun dışında yazının tüm türlerinde son derece önemli yapıtlar vermiştir. Yüksek Topuklar’dan sonra yayımladığı Şairin Romanı, klasik olma özelliği taşıyan çok güçlü bir romandır bana göre, buna bir yazımda değinmiştim zaten. Ömrümün sonlarına doğru gittiğim için kendi çalışmalarımdan dolayı üzerinde ayrıntılı duramadığım çok özel bir kitaptır Şairin Romanı, ancak es geçilecek bir roman değildir.

Murathan Mungan’ın okuduğum son romanı 995 km. Yazar, ülke koşullarında nesnel bağlaşıkları bulunan, neredeyse 90’lı yıllara mercek tutar gibi, siyasal ve toplumsal ölçüleri dengeyi bozmadan yazmış bu kitabında. Romanda geçen her şeyin ve herkesin bir karşılığı var neredeyse. Yazınsal gerçeklikle, kurmaca gerçekliğin bu denli örtüştüğü, kaynaştığı bir roman olarak nitelemek gerekiyor bu nedenle. Bu anlamda bölgedeki yaşanmışlıklar romana öyle yedirilmiş ki, neresi gerçek, neresi kurmaca merak ediyor insan. Belgesel titizliğiyle yaratılmış, ancak yazınsal anlamda kurgu ürünü, çok başarılı bir roman olmuştur 995 km. Üzerinde ayrıca ve ayrıntılı biçimde durulması gerekiyor.

Yazın, böyle romanlarla yeniden can bulacak ve okurla buluştuğunda geniş alanlara açılacaktır. Daha önce Özcan Karabulut’un Amida, Eğer Sana Gelemezsem6 adlı romanı bağlamında da tartıştığım bir yazıda ve ayrıca Romana Bakış7 adlı romana ilişkin deneme-eleştiri-inceleme kitabımda yazdığım gibi “romanı yeniden düşünmek” için bu tür romanların yazınsal anlamda büyük bir varsıllık olduğunu belirterek bitiriyorum. Bunun için mutlaka yeni bir yazarın beklenmesi gerekmiyor, var olan yazarların da gerçeğe dönüş yolunda önemli ipuçları oluşturmaları yazın adına sevindiricidir. Soru şudur: Böyle toplumsal gerçekçi romanların yeniden yazılıyor olması gerçekçiliğe bir dönüş sayılabilir mi acaba?

Alıntı ve Notlar:

1 “Toplumcu Edebiyat ‘Demode’ Oldu”, BirGün Gazetesi, 25 Haziran 2024, ilgilisi için: https://www.birgun.net/haber/toplumcu-edebiyat-demode-oldu-539974

2 Ahmet Altan, Hayat Hanım, 1. Baskı, Everest Yayınları, Kasım 2021, İstanbul

3 Ayfer Tunç, Kuru Kız, Can Yayınları, 1. Basım, Nisan 2023, İstanbul

4 Kemal Gündüzalp, “Gerçekçi Bir Roman Kuru Kız”, Notos Dergisi, Temmuz-Eylül 2024

5 Murathan Mungan, 995 km, Metis Yayınları, 4. Basım, Ocak 2024, İstanbul

6 Özcan Karabulut, Amida, Eğer Sana Gelemezsem, 1. Basım, Can Yayınları, Mayıs 2008, İstanbul,

7 Kemal Gündüzalp, Romana Bakış, 1. Basım, Alkali Kitap,  Eylül 2023, İstanbul

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Jorge Luis Borges’in Kütüphaneniz İçin..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Semih Gümüş

24 Kasım 2025

İmralı Tartışması, Dem Parti, CHP ve M..

Süreçte iktidar tarafından bugüne dek somut bir adım atılmamış oluşunu hatırlatanlara karşı, “Onun da zamanı gelecek” demek süreci toplumsallaştırma ve açıklık çizgisinin dışına çıkmaktır. Adeta ortalığa bir ateştopu yuvarlandı ve onun gidip CHP’..

Devamı..

Frankenstein’dan Drakula’ya Ölümün ve ..

M. R. Granatino

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024