Yazar psikanalizin gerçekliği görmenin, onun şifresini çözmenin ve dünyayı anlamanın yollarından biri olduğunu ve babasının o çocukken bu yolu kendisine öğrettiğini anlatıyor.
Geceyarısı yorgun argın vardığım otelden sabah gün doğarken sigara içmek için çıktığımda, karşımda kararmış duvarlarıyla gotik bir kilise olduğunu gördüm. Otelin kapısının tam karşısında kilisenin devasa ahşap kapısı, onun önünde uyku tulumunun içinde uyuyan bir adam vardı. Yalnızca başının arkası görünüyordu. Seyrelmiş, kır saçlarına bakılırsa genç değildi. Hava en fazla beş derece olmalıydı ve ben sıcak otel odasından çıktığım için üşüyordum.
Sigaramı yakıp adamın üşüyüp üşümediğini düşündükten sonra, yapmaya kalksam deli sanılmama neden olacak, beni büyük olasılıkla bağırışlı çağırışlı kavgaların içine atacak, sonuç olarak bir işe yaramayacak ve zaten günümüz toplumunda yapmamın mümkün olmadığı şeyler yapmak geçti aklımdan. Doğu Garı’na paralel sokaklardan birinde, kendi kaldırımımdan karşı kaldırımdaki uyku tulumuna bakarken ve bir o yana bir bu yana yürürken “ev” kavramını düşündüm bir de.
Bir gün önce gittiğim toplantıda sözü geçmişti: Tekinsizlik, yani “Unheimlich”. “Heim” Almanca ev demek, “heimlich”, evcil, tanıdık, yakın.1 Aynı zamanda gizli saklı da demek “heimlich”. Freud bu sözcüğün önüne “un” takısı koyulduğunda o ekin karşıtlığı değil bastırmayı ifade ettiğini söyleyerek, yüzyıldan fazladır konuşulan kavramı ortaya koymuş: Tekinsizlik. Yani, insanın yalnızca başkalarından değil, kendisinden de saklı tuttuğunun ortaya çıkışı ve o çıkışla başgösteren tedirginlik hâli. Nurdan Gürbilek İkinci Hayat adlı eserinde Freud’un “tekinsiz” kavramını şöyle tarif etmiş:
“…unutulmuşun gizli yuvasından başını uzatması, yıllar sonra tanınmaz halde verdiği tanınma savaşıdır ‘tekinsiz’. Bilinmeyen bir geçmişte bastırıldıktan sonra geri dönen, örtülü kalması gerektiği halde açığa çıkan, tanıdık olanla şimdi tanınamaz olan şeyin rahatsız edici karışımı.”

Bana o gotik kilisenin kapısının önünde yatan yaşlı adamı görüp yapmak istediklerimi yapsam deli yaftası yapıştıracak günümüz toplumunun en belirgin özelliklerinden biri tekinsizlikten, tekinsiz duygulardan kaçınmaya çalışmak. Beni de o sabah istediğim gibi davranmaktan alıkoyan şey aynı kaçınma çabası sanki. Ama tekinsizliği yaşamaktan da ona tanık olmaktan da kaçılamıyor. Gündelik hayatta ya da edebiyatta.
Ertesi günün sabahında ev ve tekinsizlik kavramlarını düşünmeme neden olan toplantı, Meksikalı yazar Guadalupe Nettel’in Türkçeye Yoldan Çıkanlar2 adıyla kazandırılan eserinin İngilizce çevirisinin3 tanıtımı için düzenlenen söyleşiydi. Paris’te İngilizce kitaplar satan Shakespeare and Company adlı kitabevinde gerçekleşen söyleşi sırasında Nettel tekinsizlikten epey söz etti. Ergenken eline bakıp o elin kendisine ait olup olmadığını sorguladığı zamanları anlatıp, elin kendisine ait olduğunu bildiğini ama yine de yabancı geldiğini, herkesin böyle duyguları mutlaka yaşadığına inandığını, yaşamadığını ileri sürenlerin geceleri gördükleri kâbusları akıllarına getirmesi gerektiğini söyledi. Ben hâlâ bazen ellerime bakıp onların benim ellerim olup olmadığını soruyorum kendime. Sorularım zaman içinde değişikliğe uğradı elbette, artık bu eller benim mi sorusunun ardına bu eller hâlâ genç birine mi ait, bu ellerde ne zaman yaşlılık lekeleri çıkacak acaba gibi sorular da ekleniyor. Yaşlılık Freud’un tekinsizliğinin en saf haliyle yaşanacağı zaman gibi görünüyor bana.
Nettel’in babası psikanalist. Yazar psikanalizin gerçekliği görmenin, onun şifresini çözmenin ve dünyayı anlamanın yollarından biri olduğunu ve babasının o çocukken bu yolu kendisine öğrettiğini anlatıyor.4 Dolayısıyla Freud’un teorisine hâkim biri. Otobiyografik bir metin olan İçinde Doğduğum Beden5 adlı romanı da hayatını psikanalistine anlatan bir kadının dilinden yazılmış zaten. Bir gözündeki görme bozukluğu ve anne babasının ayrı kıtalarda yaşaması nedeniyle çok da kolay olmayan bir çocukluk geçirmiş. Benim okuduğum eserlerine çocukluğu, aile ilişkileri ve tekinsizlik hissi damga vurmuş. Paris’teki söyleşi sırasında yazarların tekinsizlik duygusundan faydalanması gerektiğini de belirtti Nettel. Tekinsizliği yaşamanın heyecan verici bir deneyim olabileceğini, insanın o duygunun hayatın çatlaklarından sızmasına izin verdiği takdirde o çatlaklardan yaratıcılığın da içeri gireceğini anlattı.

Yoldan Çıkanlar işte tam böyle bir yaratıcılığın ürünü. Kitap Nettel’in üçüncü, ama Türkçeye çevrilmiş ilk öykü kitabı. İçindeki sekiz öykünün hepsi, farklı biçemler kullanılarak yazılmış olsa da, tümünde aile ilişkilerine, çocukluğa ve yabancılaşmaya ilişkin ögeler ve sürekli tekinsiz sularda yüzme halleri var. Bütün öykülerde birinci tekil şahıs anlatıcı kullanılmış ve bu kullanım anlatıcının zihnine ve ruhuna girmeyi gerçekten kolaylaştırmış. Söyleşide bundan, kendini başka biri olarak düşünmeyi ve o başka biri yerine geçerek yazmayı sevdiğinden de bahsetti Nettel. Öykülerde kendine, yaşadığı hayata ya da içinde bulunduğu insan topluluğuna, bir an için bile olsa, yabancı hisseden anlatıcılar var. O yabancılaşma hali çok kısa sürse bile o ânı hemen görebiliyor okur. “Yetim Kardeşliği”nde anlatıcının Manu’nun gözlerinde yetimliği gördüğü o an örneğin, ya da “Ateşle Oyun”da anlatıcının arabadan inip ceplerinde sigara aradığı anlar, veya “Yerin Altında Bir Orman”daki ailenin mahallelinin taleplerine tepki verdiği zaman. Bütün öyküler insanın kendisiyle ve ötekilerle bağlarının bazen nasıl kolayca gevşeyebileceğini, kendini hiç beklemediği bir zamanda nasıl arafta bulabileceğini gösteriyor.
Nettel’in bu kitaptaki öykülerinin hiçbiri dinginlik vermiyor, dinginlikle bitmiyor. En azından benim için öyle oldu. Fakat belki de bu yazıyı gördükten sonra kitabı okuyacak olanlar başka türlü düşünecektir. Öykünün, şiirle birlikte, öznelliğin en yoğun olduğu yazınsal tür olduğunu düşünürüm. Başka hayatlara yazarın gösterdiği yolu takip etmek zorunda kalmadan girip çıkmanın yolu öykü. Okurun bağımsızlık ilanı gibi biraz. Öykü yazarının da rehberlik derdi olmaz aslında, olmamalıdır, okurun tasavvurunun özerkliğine saygı duyar öykü yazarı. Nettel gibi, oturduğu mahallede bir gün sokağa çıktığında pembeye boyanmış bir kapı görür örneğin, orada kim yaşar, ne yapar diye düşünür, bir hayal kurar, öncesini sonrasını anlatmadan -hatta göstermeden- hayalini yazar. Onun için bir önce vardır, onun tasarladığı bir önce, ama okur başka bir önce kurabilir zihninde ve o öncelerin biri öbüründen daha doğru olmak zorunda değildir. Hikâyenin sonrası üstünde de okurun söz hakkı vardır. Örneğin, Samantha Schweblin’in Ocak 2025’te New Yorker’da yayımlanan ve adı Türkçeye “Şefin Ziyareti” olarak çevrilebilecek olan öyküsünde6, evine aldığı yaşlı bir kadının oğlunun da eve gelmesiyle yaşananların ardından neler olacağı okura bırakılmış. Mariana Enriquez'in “Yatakta Sigara İçmenin Zararları”nın7 sonu da öyle, bir yatakta çarşafların altında sigara içen kahramanın sonunun ne olacağı belli değil. Julio Cortázar’ın en güzel öykülerinden biri olan ve anlatıcısının 1940’ların Buenos Aires’inde bir pasaja girerek on dokuzuncu yüzyıl Paris’ine geçişini anlatan “Öteki Gökyüzü”8, anlatıcının geleceğe ilişkin tereddütleriyle biter, ve okur o geleceğe dair ne isterse onu seçer. Bazen en güzel öykülerin böyle, Cortázar’ınki gibi, insanın zihnine saplanan iki ya da çok uçlu hançerlere benzeyen sonlara sahip öyküler olduğunu düşünürüm.
Az önce sözünü ettiğim örnekleri Güney Amerikalı yazarlardan seçmem tesadüf değil. Guadalupe Nettel her ne kadar hayatının bir bölümünü Avrupa’da geçirmiş ve halihazırda Paris’te bulunuyor olsa da gerçek bir Amerikalı. Onun da öykülerinin bazıları çoklu kapılara açılıyor ve bunu yaparken okuru acıyla veya benzeri yoğun duygularla oturduğu yere mıhlıyor. Kitaba adını veren “Yoldan Çıkanlar” öyküsü tam bunu yaptı bana. Fransa’da geçirdiğim yirmi üç yılın sonunda, hâlâ gotik bir kilise veya su kıyısında sakin sakin oturan bir kuğu ailesi gördüğümde soluğumu kesen (ama artık soluğumu kesmesine alıştığım) benim burada ne işim var duygusunu yerle bir eden bir öyküydü. Kuvvetli bir fırtınaya yakalanıp doğal ortamından kopan bir albatrosla Uruguay’daki diktatörlükten kaçan ailesiyle birlikte Meksika’ya gelen Camilo’nun hikâyelerini ortaklaştıran o öykünün son cümlelerinden biri şuydu:
“Yirmi yıl boyunca başka bir ülkede kök saldıktan sonra, doğduğu koloniye hiçbir şey olmamış gibi yeniden entegre olabilir mi dönen birisi?”
1 İkinci Hayat (Nurdan Gürbilek, Metis Yayınları, 2020)
2 Yoldan Çıkanlar (Guadalupe Nettel, çev. Banu Karakaş, Livera Yayınevi, 2025)
3 The Accidentals (Guadalupe Nettel, çev. Rosalind Harvey, Fitzcarraldo Editions, 2025)
5 İçinde Doğduğum Beden (Guadalupe Nettel, çev. İdil Dündar, Nebula Kitap, 2018)
7 Yatakta Sigara İçmenin Zararları (Mariana Enriquez, çev. Züleyha Yılmaz, İthaki Yayınları, 2024)
8 Ayak İzlerinde Adımlar (Julio Cortázar, çev. Süleyman Doğru, Can Yayınları, 2018)






