“Varoluşun sırrı yaşamaktadır. Nefes almak ve vermek güzel. Seyretmek bir şehri, koklamak en zarif kokuları ve bir çift samimi söz duymak ne de güzel. Yaşamak güzel, sevme ve sevilme ihtimali her zaman güzel. Davalar biraz daha bekleyebilir...”
Çok uzun süredir Türkiye’de her sabah yeni bir belirsizlikle başlıyor. Ekonomi haberlerinden, siyasi tartışmalara, sosyal medya akışlarından televizyon ekranlarına kadar her yerde gürültü var. Gerçeği kimin söylediği ya da gerçeğin nerede saklandığı artık kimse için net değil. Hakikat, gürültünün içinde sessiz sedasız kayboluyor.
Bana bu cümleleri kurduran Cihan Çetinkaya’nın yazdığı Suskunlar Meclisi romanı. Timaş Yayınları tarafından Nisan ayında yayınlanan roman, mistik bir polisiye. İlk romanı 2020 yılında yayınlanan yazarın, Harp Baladı ve Arafta Yedi Gece diğer kitaplarının adı.
Suskunlar Meclisi, günümüz Türkiye’sinde geçiyor, İstanbul’un kalbinde, Sultanahmet Meydanı’nda işlenen bir cinayetle açılıyor. Nahit Söylemez adlı yaşlı bir kunduracının öldürülmesi, dedektif Eşref Kalender’i harekete geçiriyor. Cesetteki “Acta est fabula” – yani “Oyun bitti” – yazısı, sıradan bir suçtan fazlasını işaret ediyor. Soruşturma ilerledikçe, olaylar antik bilgeliği koruyan gizemli bir topluluk olan Suskunlar Meclisi’ne uzanıyor. Çetinkaya, hikâyeyi katman katman örüyor: Geçmişe dönüşler, mitolojik izler ve doğaüstü anlar, okuyucuyu sürekli merak içinde tutuyor.
Hikâye, antik bilginin – özellikle Hermes Trismegistus’un Zümrüt Tabletleri’nin – korunması ile modern dünyanın yozlaşmış güçleri arasındaki bir çekişmeyi anlatıyor. Medya manipülasyonu, elitlerin oyunları ve tarikat içindeki ihanetler, bu çekişmenin parçaları olarak ortaya çıkıyor. Nahit’in cinayetinden sonra olaylar çoğalıyor: Yeni kurbanlar, uluslararası izler ve Eşref’in adım adım tarikatın kapısına yaklaşması, hikâyeyi derinleştiriyor. Sonunda, hakikatle yüzleşse de bazı sırlar gölgede kalmaya devam ediyor.
Romanın ana meselesi, hakikatin ve adaletin peşinde koşmanın ne kadar zor ve bedelli olduğunu gözler önüne seriyor. Eşref Kalender’in soruşturması, yalnızca bir cinayeti çözmekle kalmıyor; aynı zamanda kendi inançlarını, toplumsal yapıları ve gerçeğin doğasını sorgulamasına yol açıyor. Suskunlar Meclisi, gizli bilgiyi ve sessizliğin gücünü simgeliyor; hakikatin ancak sessizlikte ve içe dönüşte bulunabileceğini vurguluyor. Eşref’in yolculuğu, modern dünyanın karmaşasında kaybolan hakikatin izini sürerken, okuyucuyu da bu arayışa davet ediyor.
Bu ana mesaj, romanda çok katmanlı bir şekilde işleniyor. Eşref’in her adımı, hakikatin ne kadar kaygan bir zemin üzerinde durduğunu gösteriyor. Örneğin, Belkıs Rona ile ilk karşılaşmasında ona güveniyor, ancak daha sonra Belkıs’ın medya manipülasyonunun bir parçası olduğunu öğreniyor. Bu an, Eşref’in – ve dolayısıyla okurun – algılarının nasıl yanıltılabileceğini çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Hakikat, yüzeyde değil, derinlerde ve genellikle acı verici bir çabayla açığa çıkıyor. Nahit Söylemez’in sessizliği ise başka bir boyutu temsil ediyor; onun ölümüyle başlayan hikâye, suskunluğun bile bir tür hakikat barındırabileceğini düşündürüyor.
Eşref’in yolculuğu, aynı zamanda adaletin bedelini de sorgulatıyor. Soruşturma boyunca karşılaştığı her karakter – Adil Rona’nın hırsı, Belkıs’ın ihaneti, Harun’un belirsiz sadakati – ona bir şey öğretiyor: Adalet, sadece bir sonuca ulaşmak değil, aynı zamanda bu yolda neleri feda etmeye hazır olduğunla ilgili. Eşref, finalde bilgiyi reddedip adaleti seçtiğinde, bu tercih onun yalnızlığını ve insanlığını bir kez daha vurguluyor. Roman, hakikatin ve adaletin peşinde koşmanın bireysel bir yük olduğunu, ama bu yükün aynı zamanda insan olmanın bir parçası olduğunu hissettiriyor.
Suskunlar Meclisi’nin sembolizmi, bu mesajı daha da derinleştiriyor. Tarikat, modern dünyanın gürültüsüne karşı bir karşı duruş sergiliyor. Hakikatin dışsal otoriteler tarafından değil, içsel bir farkındalıkla bulunabileceğini anlatmaya çalışıyor. Eşref’in bu sessiz toplulukla karşılaşması, onun kendi iç sessizliğini bulma çabasını yansıtıyor. Ancak bu sessizlik, aynı zamanda bir çelişkiyi barındırıyor: Hakikat ortaya çıktığında, onu korumak için susmak mı gerekir, yoksa bağırmak mı?
Eşref’in karşılaştığı toplumsal yapılar da ana mesajın bir parçası. Medya, elitler ve tarikat arasındaki güç oyunları, hakikatin nasıl çarpıtıldığını ve adaletin nasıl engellendiğini gösteriyor. Belkıs’ın gazeteci kimliğiyle manipüle ettiği haberler, Adil’in tarikatı yozlaştırması ve hatta Nahit’in sırlarıyla ölmesi, modern dünyada gerçeğin ne kadar bulanık olduğunu gözler önüne seriyor. Eşref’in bu labirentte ilerlemesi, sadece bir dedektifin değil, hepimizin hakikatle olan ilişkisini sorgulatıyor. Roman, hakikatin peşinde koşmanın yalnız bir yolculuk olduğunu, ama bu yalnızlığın içinde evrensel bir arayış yattığını hatırlatıyor.
Suskunlar Meclisi romanın ruhunu taşıyan bir kavram olarak öne çıkıyor. Tarihsel kökleri, 15. yüzyılda alimlerin oluşturduğu sessiz meclislere dayanıyor. Bu meclisler, konuşmadan çok düşünmeyi ve içe dönmeyi öğütleyen topluluklardı. Çetinkaya, bu fikri modern bir tarikata dönüştürmüş. Romanın Suskunlar Meclisi, Zümrüt Tabletleri gibi kadim sırları korumakla görevli bir grup olarak tanımlanıyor. Üyeleri, sözsüz iletişim kuruyor ve “Her sır ayan olur, kalbinle bakarsan görürsün” düsturuyla hareket ediyor. Sessizlik, burada bir araç değil, hakikatin ta kendisi olarak sunuluyor. Gürültülü dünyada bir direniş gibi duruyorlar; hakikatin ancak sükûnetle bulunabileceğini söylüyorlar. Tarikatın mistik havası, hikâyeye derinlik katarken, okuru da sessizliğin gücünü düşünmeye davet ediyor.
Romanın karakterleri, hikâyeyi taşıyan temel taşlar olarak dikkat çekiyor. Her biri, kendi iç dünyaları ve çatışmalarıyla canlılık kazanıyor. Eşref Kalender, hikâyenin merkezi figürü olarak zeki, yalnız ve kararlı bir dedektif portresi çiziyor. Blues müzik dinliyor, kahve içiyor, sigarayla düşünüyor; bu alışkanlıklar, onun melankolik yanını yansıtıyor. Soruşturma onu rasyonel dünyasından çıkarıp doğaüstüyle yüzleştiriyor. Adalet arayışı, içindeki yalnızlıkla birleşiyor ve finalde, bilgiyi reddedip adaleti seçmesi, onun kimliğini tamamlıyor. Eşref, sadece bir suç çözücü değil; hakikatin yükünü taşıyan bir insan olarak okurun hafızasında yer ediyor. Belkıs Rona, cazibeli ve zeki bir kadın olarak medyanın gücünü temsil ediyor. İlk başta Eşref’e yardım eder gibi görünse de maskesi düşünce manipülatif doğası ortaya çıkıyor. Tarikatın ajanı olduğu anlaşılıyor ve babasının planlarına hizmet ettiği görülüyor. Finalde kendi hançeriyle ölmesi, trajik bir son olarak hikâyeye damgasını vuruyor. Belkıs, güvenin ne kadar kırılgan olduğunu hatırlatan bir karakter olarak öne çıkıyor. Adil Rona, tarikatın lideri ve Belkıs’ın babası olarak ölü sanılan bir adamın maskesini çıkardığında ihanetin yüzü haline geliyor. Güç hırsıyla tarikatı yozlaştırmış ve kendi itirafıyla, “Yahuda benim” diyerek şeytanın vaatlerine kapıldığını söylüyor. Çöküşü, kızının ölümüyle tamamlanıyor ve kötülüğün bedelini ödeyen bir figür olarak hikâyede yerini alıyor. Harun Semavi, Eşref’in müttefiki olarak gizemli bir istihbarat ajanı kimliğiyle hikâyeye casusluk unsuru katıyor. Doğaüstü olaylara aşina olsa da sadakati net değil ve finalde geri planda kalıyor. Harun, Eşref’in yalnızlığına tezat bir destek gibi dursa da tam güven vermiyor. Nahit Söylemez ise ilk kurban olarak kunduracı kimliğiyle sıradan görünse de tarikatla bağlantısı onu önemli kılıyor. Ölümü, hikâyeyi başlatan kıvılcım olurken, adındaki “söylemez” ironisi, sırlarını suskunluğuyla götürdüğünü hissettiriyor. Tarikat üyeleri ise sessiz ama etkili bir topluluk olarak zikirleri, disiplinleri ve muhafız duruşlarıyla hikâyeye mistik bir hava katıyor.
Romanın polisiye ile mistisizmi birleştirmesi, atmosferik betimlemeleri ve felsefi soruları, İstanbul’un tarihi dokusu, hikâyeyi zenginleştiriyor.
Bugün Türkiye’de yaşadığımız birçok krizin temelinde tam da bu kitapta anlatılan hakikat arayışının çıkmazları var belki de. Gerçeklerin susturulduğu, seslerin boğulduğu, adalet terazisinin sürekli dengesini kaybettiği bir ülke burası. Suskunlar Meclisi’nin işaret ettiği o suskunluk, aslında bir direniş biçimi olabilir mi diye düşündüm. Çünkü sessizlik bazen çığlıktan daha kuvvetlidir. Bugünün Türkiye’sinde, hakikatin peşinde koşan, sesleri kısılan, susturulan her insan biraz Eşref Kalender belki de. Ve belki de en büyük gücümüz, bu sessizliğin içinde birbirimizin sesini duyabilecek kadar dikkatli olmaktır.






