Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

13 Mayıs 2025

Edebiyat

Bir Mektup

Sezen Ergen Breitegger

Paylaş

2

0


Okuduklarım içimde birikiyor, büyüyor, içimde bir şeyler inşa ediyor, ben hepsini sana yazmak, seninle bunları konuşmak ihtiyacı duyuyorum.

Sevgili dostum, 

Bu ara çok okudum, okuduklarımla ne yapacağımı bilemiyorum bazen, ben de sana bir mektup yazmaya karar verdim. Mektuplar hayatımızdan çıkalı çok oldu, o yüzden bu mektubu yazmakla bir direnişte bulunduğumu seziyorum. Bir klasik müzik konserine gittim, bir tren yolculuğu yaptım yapmasına da kitap okuyucumun o yolculukta akıp giden farklı manzaraların hepsinden daha ilginç olmasına yeniden şaştım. Trende okuduğum romanda, asıl konusu bu değildi üstelik, ilgimi çeken kısım Goethe’yle Marianne von Willemer ilişkisi oldu, oradan Batı-Doğu Divanı’nı okumaya başladım, sonra ikisinin mektuplarını. Mektuplarını okuduğumuz çoğu yazar, şair aslında gerçek hayatta pek buluşamıyor, Bachmann onu bekleyen Celan’a “gelemedim affet” mektupları yazıyor ama mektuplarında birbirlerine gönderdikleri şiirler edebiyat tarihini değiştiriyor. Uzun zamandır bunun sebebi hakkında düşünüyorum. Belki ancak o imge insanlarla yazışarak imgelerle karışık o ideal benliğimize ulaşabiliyoruzdur çünkü edebiyat aynı zamanda bir kusursuzluk arayışıdır.

Hayatın tüm kırık döküklüğünün üstüne bir ihtişam tozu döküverir, en sıradan anı eve gelen temizlikçiyle sohbetler diyelim ya da küçük bir alışveriş sahnesi, bunu bir yazarın güncesinde okuyunca o tecrübenin büyüklüğüne inanamayız, o ihtişamın bir parçası olmak, sıradan hayatlarımızı canlandırmak isteriz, halbuki yazar aslında sadece yarım kilo elma almıştır. Mina Urgan’ın anılarında, bir kahvede Neyzen Tevfik’in evdeki sobasının tıkanmasını Yunan tragedyasına benzer biçimde anlattığını, dinleyenleri bir huşu kapladığını okumuştum. Edebiyatı çok sevmek, insanı otomatik olarak bir hikâye anlatıcıya dönüştürmüyor. Ben hikâyeler anlatmayı sevmiyorum, hayatımı hikâyeleştirerek yaşayamıyorum, daha çok birbirine görünmez ilmeklerle bağlı anlam yüklü zaman fragmanları sanki benim hayatı yaşama biçimim, o yüzden böyle yazan yazarlara daha büyük bir bağlılık duyuyorum. Mektuplarla bir anlam yaratmaktan bahsediyordum, hayat biraz bundan ibaret gibi geliyor bana, bir anlam bulmak, bir anlam yaratmak.

Bu ara çok okuyorum demiştim. Tomris Uyar’ın bütün yazılarının toplandığı kitap elimde bir yandan. Çevirdiğinden bahsettiği bir kitap hâlâ Yapı Kredi yayınlarının sayfasında duruyor, kapağında çeviren Tomris Uyar yazıyor. Bu bir tür madlen benim için, adını gördüğümde onun hakkında bildiğim her şey aklımda katman katman açılıyor, evimizde küçük yaşta bulup okuduğum sayfaları sararmış (annemin kütüphanesinden özenle aşırdığım) Dön Geri Bak’ın kapağı gözümde canlanıyor bir anda, gözlerinde kırmızı tüller uçuşan iki kadın, Can Yayınları’nın kalbi de orada, sonra aynı zamanda diğer bir katmanda, ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç, göğsü yerine kalbine bir ayçiçeği takılmış dizeleri çınlıyor, kâğıt kesiği gibi incecik bir kıskançlık aynı anda, aşklarını değil Edip Cansever’le olan dostluğunu kıskanıveriyorum yine, çünkü “Bitmeyen tek aşkın gerçek ve lirik bir dostluk olduğunu; ikirciksiz, apaçık sevgiyi, hatta şımartılmayı Edip Cansever tattırdı bana.” 

Cihat Burak bir kediye benzetmiş onu, ancak kedilerde bulabildiği yumuşaklığı bulduğu için poz vermesini rica etmiş Tomris Uyar’dan. Bütün bunları bir anda duyumsayınca yazılanların asla boşa gitmediğini kavrıyorum, üstüne üstlük Alef’i çevirdiğini anımsıyorum Tomris Uyar’ın, bütünüyle yazıya adanmış bir yaşam bir kitap kapağında geçen ismi gördüğümde beni böyle katman katman dalgalandırıyor. Woolf’u İngilizce okuyorum yeniden bu aralar, çok genç yaşta okumuş fakat pek anlamamışım onu. Dalgalar, anadilinden okuyunca ne kadar etkileyici, sanki sözcükleri tek tek seçmiş uzun, upuzun bir şiir yazmış. Budist bir şiir bu, Asaf Halet’inkilerine çok benzeyen. Hayatı böylesine derin bir bilgelikle çözmüş bir kadın neden intihar eder? Çiçeklerin taç yapraklarını arlekenlere benzetmek, işte bunu yapabilmek için Woolf olmak gerekir. Candide’in, Woolf’un, Asaf Halet’in, Rüya’nın bahçeleri… Düşünme, düşünme, kıskanırsın.

Dalgalar’la birlikte bu kitabı çiçek açan bir bahçenin içinde, sessizce oturarak okuyunca sonunda bütün düşündüklerimle bir şiir yazdım. Belki bana cevap yazdığında bir şiirini gönderirsin diye ümitlere kapılıyorum. Hayat tesadüflerden ibaretse, kitaplar sayesinde bunlar İngilizcede serendipity denilen şanslı tesadüflere dönüşür sıkça, sihirler yaratırlar. Sene başında İstanbul’u Bul Bana’yı okumuş, çok etkilenmiştim, kitabı düzenleyen Bengü Vahapoğlu’ydu, sonra tanıştık. Bengü bana bu sefer Hulki Aktunç’un arkadaşıyla karşılıklı şiirlerle mektuplaştıkları OPUS kitabını önerdi. Kitabın bir yerinde “gece bizi izlemektedir sevgilim biz geceyi çırılçıplak göreli” diyor Hulki Aktunç, Gültekin Emre ise “gece bizi bilmez sevgilim biz geceyi giyindik çünkü” dizeleriyle cevap veriyor. Sen bana sevgili küçüğüm diyorsun, ben kendimi küçüklerden sayıyorum, yazmış Marianne. Goethe de cevaben sen güllerin gülü, zambakların zambağısın. “Bu kitapta tılsımlar dağıtacağım, Bir denge sağlar bu,” yazıyor divandaki şiirlerden birinde, sözünü tutuyor Almanların Almanı. 

Bunları yazmak, yazabilmek için ancak bir imgelem dünyasında yaşamak, biraz gerçeklikten uzakta bir belde yaratıp orda gezmek gerekir. Tam bu yüzden özeniyorum mektuplaşabilen mektuplarla yazışabilen insanlara. Konuşmanın tutukluğundan, sesinin yapmacık çıkmasından korkmaktan ancak yazarak kurtulabilir insan, ancak yazıyla tılsımlar dağıtabilir. Celan Bachmann’a “Oku Ingeborg oku, senin için Ingeborg senin için” diyerek bir şiir gönderiyordu ve Marianne kendimi küçüklerden sayıyorum derken Celan beni bademlerden say diyordu. Gerçek hayatta hiçbir karşılığı olmayan bu parallelikler, bu etkileşimler, bunlardan doğan alaşımlar ancak yazıyla var olabiliyor, o yüzden mektup yazıyorum. 

Okuduklarım içimde birikiyor, büyüyor, içimde bir şeyler inşa ediyor, ben hepsini sana yazmak, seninle bunları konuşmak ihtiyacı duyuyorum. Oturup bir kahve içerken sana edebiyatın nereye evrileceğini düşünüyorum demeye çekinirim gibime geliyor, daha gündelik şeylerden söz ederiz örneğin havadaki değişimlerden ya da iş yaşamımızdan olsa olsa.  Ancak yazı sayesinde korkmadan bunlardan bahsedebiliyorum. Bunların hepsiyle ilgili ayrı ayrı yazabilirim ama bazen böyle aklımın rüzgârlarına kapılıp sana pupa yelken bir şeyler anlatmak istiyorum.

Marianne von Willemer’le Goethe’yi birbirine bağlayan Hafız’a olan hayranlıklarıymış, Goethe kendine Hatem mahlasını seçmiş, Marianne ise Suleika, Züleyha yani, eski moda görünen o isim bir anda dünyanın en gizemli, en çekici ismine dönüşüveriyor, adım Züleyha olsun istiyorum birden, şiirler yazıp sana göndermeyi. Goethe’nin Suleika’nın şiirlerini Batı-Doğu Divanı’na aldığını okuyorum, aklıma hemen (tabii senin de aklına geldi bu) Enis Batur’un Doğu-Batı Divanı geliyor, araştırıyorum, çok güzel şeyler söylemiş Enis Batur, sana yazacağım bunları. “Çünkü bu bir birim, bizim kültürümüzün kitap kavramına yüklediği birim bu. 

Bizim kültürümüz derken, Ortadoğu kültürlerinin batı kültüründe kitap kavramıyla karşılanan şeyi biz divanla karşılıyoruz. Divan bir bütünlük tasavvuru taşıyor kendi içinde, dolayısıyla da böyle bir bütünlük kaygısı güderek bir kitap inşaatı yapıyorsa biri bu dillerden birinde, niye seçmesin. Kaldı ki biz biliyoruz ki bu bizim kültür coğrafyalarımızın sınırına taşmış bir anlayış. İşte Goethe, bir divan yazabiliyor, demiş kitabına neden Divan adını verdiği sorulunca. Bunları okuyunca başımı koltuğa yaslayıp uzaklara bakıyorum ve hep sana yazacağım mektupları düşünüyorum, hemen bunları seninle paylaşmak istediğimi. Okuduğum başka bir kitapta bir kadın yazar, başka bir kadın arkadaşına yazma süreci hakkında e-postalar gönderiyor, birbirimize en yakın olduğumuz an birbirimizin çalışmalarını okuduğumuz andı, diyor. Böyle seçilmiş yakınlıklar kurma, sana yazılarımı okutma, senin yazılarını okuma hayallerine dalıp gidiyorum. 

Mektup yazmanın konuşmadan bir farkı daha var, insan yazmaya ara verebiliyor, o arada başka şeyler okuyup gelebiliyor ve mektubun bütün akışını trenlerin makas değiştirmesi gibi değiştirebiliyor. Bu mektuba başladığımdan beri verdiğim arada yeni bir kitap okumaya başladım, belki bütün bu yazı faslının amacı beni bu kitaba çıkarmaktı, çünkü bazen insanın hayatındaki bütün yollar birleşir, sonunda bir kitaba çıkar. Derrida’nın böyle isimsiz mektuplardan oluşan bir kitabı varmış, şimdi onu okuyorum, kitabın başında adsız bir sevgiliye mektuplar yazmış. Kitabın güzelliğinden afallıyorum, kitapların güzelliğinden afallamak yazılı dünyaya ait bir deneyim ve yalnızca yazarak varacağımız bir ülke var olmasaydı eğer, Derrida bu isimsiz mektuplarla uğraşmazdı. Bu mektubu yazmaya başlarken ben bunları bilmiyordum. Telefonla konuşmak ve mektup yazmanın arasında bir fark var o da kelimedir, demiş. Mektuplarda bunları kime yazdığını, dili, yazıyı sorguluyor ve bir mektubun birine varmasından, bunun imkansızlığından bahsediyor, varmak istediğim yer sensin aslında diyor. 

Herkes mektuplaşacak kadar şanslı olmuyor ama belki bazen insan kendi şansını kendi yaratmalı ve böyle isimsiz mektuplar yazmalı.

Hasretle,

Züleyha

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

İyi Okurlarla İyi Yazarlar | Vladimir ..Vladimir Nabokov
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Ayzer Bilgiç

20 Şubat 2026

Bir Ölümsüzlük Meselesi

Yazarların özel hayatlarıyla pek ilgilenmem. Onları yazdıklarıyla tanımak, bilmek, yazım tekniklerini anlamaya çalışmak daha fazla ilgimi çekiyor.Georgi Gospodinov’u başucu yazarım ilan ettim. Şu aralar onun yazdıkları bana çok iyi geliyor. İlk olarak yaklaşık üç yıl önce Zama..

Devamı..

Minimal Takı Sevenlere Özel Hediye Fik..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024