Yazıldıkları zaman aralığı itibariyle de, Forster’ın kitapları geniş klasikler çağından hem bir kopuştur hem de kısmen o dönemlerden esinler barındırır.
Edebiyata umutsuzlukla ve sevgiyle bağlı okur için, E. M. Forster’ın romanları, öyküleri çok şey ifade eder. Yorucu, bir şey vaat etmeyen veya basitçe anlamsız bir günün sonunda sığınılacak limanlar gibi görmüşümdür onun kitaplarını hep. Belki de liman değil, sığınak demeliydim, ama her birindeki, evrenle, doğayla bağ kuran geniş zamansallığı düşününce, insan daha hayalimsi, daha aydınlık bir yerleri de düşünüyor. İngiltere’nin geçen yüzyıl başı ormanlık alanları, kasabamsı şehirleri veya sırf bir sömürge imparatorluğu olduğu için kimi limanları bu romanlara, öykülere ev sahipliği yapmakla kalmazlar, bize asıl sığınağın buralara gösterilen dikkatte yatan bir şeylerle ilgili olduğunu da hatırlatırlar. Cennet Dolmuşu’ndaki öykülerde birilerinin yolunu kaybettiği, açıkça sırlara karıştığı, geride kalanları şüphelerden kıvrandıran müphem serüvenlere daldığı yerler olarak doğa, ormanlar ve koruluklar, bir sohbeti ansızın sonlandıran yağmurlar ve bahçelerin hüznü, en sonunda hep bir şeye çıkar: Okuma mutluluğunun dinmeyen, bir kere başlandı mı sürüp giden, bir yolu adımlayan seslere benzeyen ritmine, yarı gölgeli o tuhaf ve ancak kısmen tekinsiz hayallerine…
***
Yazar, bölümlere, sahnelere genellikle böyle açık alan tasvirleriyle başlar, ama kurmacadan anladığı (ve Roman Sanatı’nda temellendirdiği) en derin gerçeklerden biri, karakterin başka karakterler içinde, ilişkiler ve mekânlar arasında bir görünüm edindiğine büyük bir inanç olduğundan, hiçbir şey, bu arada aşkları ve şehveti gizleyen ormanlar da, bir diğerinden bağımsız olmaz. Biraz daha fantastik hikâyeler kuracak olsaydı, kim bilir bir ses ve kimlik de vereceği ağaçlar veya tozlu yollar, patikalar, bu halleriyle yazara karakterlerine içgörü kazandırma imkânı tanırlar. Onlar da zaten her durumda: düş kırıklığına dönüşmüş gönül ilişkilerinin sonunda, çocuk bilinciyle peşinden gidilen ve evden kopmanın anlamını taşıyan hayallerde, hep ufak bir kazayla son bulan araba gezintilerinde bunu sürekli doğrularlar. Forster’ın her birini diğerine götüren yolları en ince detayına dek bilen ve kimliği büyük oranda belirsiz anlatıcılarının bundan böyle hikâyeye bir gizem veya fantezi duygusu katma çabası, ki heves bile denemez buna, bir çaba olmaktan da çıkar ve romanların, öykülerin coğrafyası onların aynı zamanda ruhsal haritalarına dönüşmüş olur. Bir Forster kişisini tek başına hayal edebilmek hep çok zordur.
***
Ama bu yazınsal tercih, romanları bir karnaval ortamına da vardırmaz. Yakınlarda bir yerde iki Hindistanlı, İngilizlerle dost olmanın mümkün olup olmadığını tartışırlarken veya daha da yakınlarda bir yerde bir İngiliz memuru himayesindeki yerliyi azarlıyorken, birileri aileden kalma mülk hesaplarında anlaşamıyorken, gençten iki erkek buluşmak için bir köşe ve fırsat yaratmaya çalışıyorken, Forster’ın kişilerini hep çok konuşturduğunu ve bu konuşmaların sadece hikâyeyi değil okur benliğimizi de geliştirmekte olduğunu aynı anda düşünürüz. Ritim ve bütünsellik duygusu (ama gene Roman Sanatı’nda diyeceği gibi, sınırlarına vardırılmış teknik bir bütünsellik ve biçim duygusu değil), öyle gelir ki asıl böyle uzadıkça uzayan konuşmalarda ışıldar. Tartışırlar – bir şiiri veya âşıklarını, cinselliği veya erkek erkeğe cinselliği, hep dönülen İtalya yolculuklarını ve bütün bunlardan çıkacak mutluluk, onur ve hafiflik gibi duyguları: Hindistan’a Bir Geçit’te Aziz, İngiliz maiyetini itaatkârlığı ve kendine has kişiliğiyle epey düşündürür; Howards End’de para kavgaları ailelerin birleşmesini gerektirir veya bu gerçekleşmez; Maurice’te genç erkekler illa ki birbirlerini bulur ve ayrılmazlar… Ama tartışmaları bir problemi çözmek için değildir, konuşurlar – Meleklerin Uğramadığı Yer’de Lilia kocasının kaybından sonra İtalyan sevgilisini, geride bıraktığı ülkesinin ve kayınbiraderi gibi yakınlarının çok geçmeden açığa çıkan ön yargılarına bir anlamda kurban etmiş olur; bitmemiş roman Kutup Yazı’nda bu kez İtalya müzelerinin şaheserleri karakterlerin peşini bırakmaz ve İngiltere’ye de taşınmış olurlar… Forster’ın gerilimin bir kısmını bu diyaloglara sakladığı çok açıktır, ama bir yerde başlayan ve kesin bir yerde sonlanmayan halleriyle yine de bu gerginlikten anlamamız gerekenin tam olarak bir George Eliot veya Jane Austen biçemi olmadığını ima ettiği de çok açıktır.
***
Konuşmalar dedikodu havasında değildir, yaklaştığında bile değildir, çünkü taliplerini bekleyen Miss Bennetler’le değil, herkesin arasını yapmaya aday bir Emma ile de değil, iki âşığının önce birini (büyük bir yalanla), sonra diğerini (gene büyük bir yalanla) dirayetle reddeden Manzaralı Bir Oda’nın Lucy’si ile karşı karşıyayızdır. Forster’ın kişileri birbirleriyle en ilgili göründükleri anlarda bile, bu özel irtibatlardan evrensel gerçeklere rahatlıkla açılırlar. Bir bakarız Maurice bir sevgilisini kaybetmişken onun yasını değil, diğer yenisinin imkânını taşır ya da Mr. Fielding ile Aziz arasındaki bağ bir uçtan diğerine savrulurken birbirlerini ne hor görürler ne de unuturlar, ikisi de sonradan evlenseler de bu durum ancak hemcinsler, karşı cinsler ve evlilik veya Doğu ve Batı gibi çeşitli konular üzerine konuşmalarını gerektirir; dost olarak kalırlar, aşk acısı ve intikamı taşıyan düşmanlar olarak değil. Zaten Forster da bu bağı açığa pek vurmaz ve böylelikle hep dikkatle ve bonkörce paylaştığı bütün bilgiler, içgörüleriyle bütün bu konuşmalar okura hem bir hazine hem bir sağduyu kazandırmış olur. İçgörü her şeye rağmen yazara ve kişilerine aitmiş gibi görünür. Okurun içgörüsü bir sayfa, bir sayfa daha sürüp gitsin diye istemekle bir ve aynı şey olarak kalır.

Yazıldıkları zaman aralığı itibariyle de, Forster’ın kitapları geniş klasikler çağından hem bir kopuştur hem de kısmen o dönemlerden esinler barındırır. Yazar anbean, imalı ve dokundurmalarla, ufak tefek paradokslarla gelişen bir düzyazıyı hem sahnelemede hem de diyaloglarda iyice uyguladığı için, bu hikâyeleri bir yanıyla “metin” gibi de görmeye başlarız. Daha doğrusu hikâyeler birer metin olduklarını bize, açık veya kapalı, durmadan hatırlatırlar. Manzaralı Bir Oda’nın IV. Bölüm’ünün alt başlığı Dördüncü Bölüm’dür ve XII. Bölüm’ünün alt başlığı da On İkinci Bölüm… Konuşmalar birbirlerine antitezler öneren detaylarla doludur ve çok küçük işaretlerden de olsa, en büyük işarete, oluşmakta olan metne, okumaktan aldığımız hazza ve şaşkınlıkla bunun nereye varacağına dair merakımıza, işte şimdi biraz Jane Austen havası taşıyan yollarla, hep önerilerde bulunulur. Roman Sanatı’nda yazacağı gibi: Kral öldü ve ardından kraliçe de, demek bir hikâyenin ilanıdır. Kral öldü ve ardından üzüntüsünden kraliçe de, demek ise bir olay örgüsü… Klasik hikâyelemenin bütün tatlarını barındıran ama olay örgüsünün okura zekâ ve mutluluk vaat eden yönleriyle de içli dışlı bu romanlar, en sonunda tek tek ağaçlarla ormanı görmekten farksız bir karmaşa ve sadeliği de aynı anda sunmuş olurlar. Hikâye sade, ama onun uzantıları ve metni de aşan tarafları, her ne kadar kuram okumuyorsak da, Forster’ın bir tek edebiyat tarihinden değil, yazın tarihinden de intikam alıyormuş izlenimi verircesine oyunlarla, buluşlarla, bunları dikkatle ve bonkörce paylaştığı anlarla doludur.
***
Her şeyi görüp bilen anlatıcılarını yazarın kendisi olarak görme yanılgısına bir kere düştüğümüzde, bu romanların, öykülerin Roman Sanatı’nda konuşan sesin iyice yansıdığı düzlemler oldukları yanılgısına da düşmüş oluruz. Ama tatlı bir yanılgıdır bu ve her yanılgı gibi de kendine özgü sonuçları vardır. Herhalde okuyup dururken bir yandan da aklından geçmekte olanları hesaplayan taraf bir tek okur değildir; Forster’ın kişileri de hem birbirlerini, hem okuru hem de kestane ormanında geçirilen bir öğle sonrasında oluşumları belirlenen kendi kendilerini gözeterek, bu hikâyelere anlatımcı ve ne anlattığını bilen daha üstün bakışlar yüklemiş olurlar. Henry James’in baş döndüren bir zarafet ve dolaylılıkla vereceği ne varsa, Forster’da biraz daha açıklanmış ve yüzeye vurmuş halde bulunur, ama ilişkilerde detay, aşkta bir tür mantık ve ruh hallerinde yenilik tespit etmeyi başarabilmiş, ülkelerini bir de diğer medeniyetler içinde görme cesaretini gösterebilmiş ve romanlarını yüksek zihinlerin süzgecinden geçirebilmiş iki yazarda da, daha ziyade Forster’da, bunların hiçbiri okura karşı bir aldanış veya yapaylık görüntüsü içinde verilmemiştir. Bugün de hâlâ onu okuyabiliyor olmamız, sadece insanlara ve evrene, sadece kurmaca insanlara ve evrene değil, sözcüğün en geniş anlamıyla yazıya güvenebilmemizi sağlayan çabası sayesindedir.






