Yudum İşbecer, Ömrümü Yedi Kadınlar’da bazen uçsuz, bazen perdeyi aralık bırakmış öyküler sunuyor okura. Tekinsiz halleri de var bu öykülerin, net, ne dediğini bilen, kendinden emin halleri de.
Yudum İşbecer, Ömrümü Yedi Kadınlar’da bazen uçsuz, bazen perdeyi aralık bırakmış öyküler sunuyor okura. Tekinsiz halleri de var bu öykülerin, net, ne dediğini bilen, kendinden emin halleri de. Yazarın araya sıkıştırdığı kısacık bir soru ya da cümle bile sarsabiliyor hem zihni hem kalbi. Ama bu öykülerden okura ne kalmış diye soracak olursanız, cevabı yine kendinizde arayacaksınız!
Kars doğumlu Yudum İşbecer Beşiktaş Atatürk Anadolu Lisesi’nden mezun olmuş. Marmara Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Kadın Çalışmaları Anabilim Dalında yüksek lisans yapmış ancak tez konusu muallaktaymış henüz. İngilizce öğretmeni olan İşbecer aynı zamanda bir Exlibris ve mühür sanatçısı. Metin Aroyo’dan grafik, Nihal Okçetin’den resim ve Sabriye Şeker’den tezhip dersi almış ve ilk kişisel sergisini 2014 yılında ‘yudumis: Olamayana Duyulandır Aşk. Gayet Kişisel Resim Sergisi’ başlığıyla, ikincisini 2017 yılında ‘Düşler Mürekkep’ başlığıyla Exlibris Atölyesiyle birlikte eşzamanlı açmış. Şiirleri Papirüs, İnsancıl, Mum, Virüs, Edebiyat Atölyesi, Bavul ve İstasyon dergilerinde yayınlanan Yudum İşbecer, şimdi de Eksik Parça Yayınları’ndan çıkan Ömrümü Yedi Kadınlar öykü kitabıyla okurları ‘zorlu bir parkura’ çıkarıyor.
Yirmi iki öyküden oluşan Ömrümü Yedi Kadınlar’da Yudum İşbecer’in cesur bir işe giriştiğini belirterek yazıyı açalım. Ömrümü Yedi Kadınlar, ilk kitap olmasına rağmen ‘beğenilme’ ya da ‘anlaşılma’ kaygısından çok uzak, tamamen yazarın kafasında ne varsa belki ‘o an’, belki önceden ‘pişip’ sonradan ‘yoğrulmuş’ öyküleri bir araya getiriyor. Zaman zaman yazarın ‘işi yokuşa sürdüğünü’ düşünenler olacaktır ancak kitabın bütünü zaten bu ‘yokuş’tan tırmanarak zirveye ulaşıyor.
Kitapta bir Aylin var bir kere yazardan ‘içeri’. O Aylin’in de Bahar’ı var gelip giden. Çok şey yaşayıp çok da acı çekiyor Aylin. Gevşeyen kayışlarına hâkim olamıyor. Salıveriyor onları. Dağları, yolları, bayırları aşıyor eski Topkapı otogarından sevgilisini görmeye ama o sevgili ki çoktan mazi olmuş Aylin’in haberi yokken. Nişan yüzüğü bile var. Bunu söylemek için çağırıyor Aylin’i ayağına inansın diye. Aylin’den maziye de ne düğün ne cenaze kalıyor. Manitasıyla sinemaya giden Aylin film yerine seyirciyi dikizlemekten hoşlanıyor. Çıkışta da elinde sarması Adele’den gazel okuyor Bahar’a. Zil zurna gecelerde kaybediyor Aylin kendini. “Gecenin tam üçünde.” Elbet Bahar’ı arıyor ama yüzde 4 şarjla nereye kadar ulaşılabilir olacak ki. Bahar el mecbur karakol karakol geziyor ama “Biz sizi ararız”larla yallah ediliyor gecenin sonunda. Halbuki caddenin oradaki Divan’da inecekti Aylin. İnememiş. Bir de altına işememiş mi! O sidikli haliyle Aylin fare Bahar kedi İstanbul ayazında. “Gecenin tam üçünde.” Arada ‘Siyah İnci’yle muhabbete takılıyor yine bizim Aylin. Hep beraber “çocukluğuna iniyoruz” Aylin’in. Yok mu Aylin’in, “Gerçekte nasıl bir çocukluk? Hayalinde sevgi aramış bir çocuğa ne olmuş olabilir?” diye sormaya. Soruyor da. Cevabı kitapta…
Yudum İşbecer, Ömrümü Yedi Kadınlar’da bazen uçsuz, bazen perdeyi aralık bırakmış öyküler sunuyor okura. Tekinsiz halleri de var bu öykülerin, net, ne dediğini bilen, kendinden emin halleri de. Yazarın araya sıkıştırdığı kısacık bir soru ya da cümle bile sarsabiliyor hem zihni hem kalbi. Ama bu öykülerden okura ne kalmış diye soracak olursanız, cevabı yine kendinizde arayacaksınız!






