Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

28 Nisan 2022

Kitap

Otuz Yıl Sonra Zeliş

Sema Kaya

Paylaş

0

0


Henüz ortaokul birinci sınıftaydım. Babamın bizlere anlatmış olduğu hikâyelerin tesirinden kendi hikâye birikimimize dönüyordum. Okul kütüphanesinde elime ne geçerse alıp okuyordum. Fakat köy ortamındaki üç odalı okulun kütüphanesinde en fazla üç raflı olabilirdi. Aldığımız kitap, bir haftada okunur ve bir başka arkadaşımız okusun diye okul kütüphanesine iade edilirdi. Fakat köy ortamında is, oyun, ders ve sorumsuzluk kol kola gezerken kitabın bir haftada bitmesi haliyle hayal olurdu. Hal böyleyken bir gün Türkçe hocamız "Haftaya her biriniz bir öykü yazacak" dediğinde benim aklıma yazacak hiçbir şey gelmemişti. Çözüm olarak da babamın bize anlattığı öykülerden birini yazmakta buldum. Ama hoca kül yutar mi hiç! Yazdığım hikâye için bana bir ton şey söylemişti. Ne yapıyım yani!.. O anki ben'in kafasında ben büyüyene kadar yazılacak ne kadar öykü varsa hepsi yazılmış bitmişti. Bana da anca okuma kısmı kalmıştı. Yazmak konusunda hazıra konmak kalmıştı. Bu arada kütüphanenin kitaplarını yeterli görmeyen abim bir gün eve dönüşünde bana Zeliş'i almıştı. "Kitabı kısa bir sürede okuyacaksın ve bana özetini çıkaracaksın" dedi. Yaz günü okumak kim ben kim? Hazır iş yaparken yeterince öykü dinliyorduk zaten. "Boş zamanlarda da bi zahmet oyun oynayalım ve yeni yeni palazlanan pembe dizi takibi yapalım, değil mi?" Çevremdeki herkesin felsefesi böyleyken haliyle ben de öyle olma yolunda olacaktım. Zira yenilik, farklılık her zaman için çaba ve himmet gerektiren şeylerdi. Sorumluluk ve de özveri gerektirirdi. Bu da bizlerin tembel ruhuna ters geliyordu. Fakat ideallerinin peşinde koşan bir abi vardı hayatımda. Abim, tembelliğimizin ruhunu nerden anlayacaktı? Ona "Kafan ancak bu kadarını alır" denildikçe yeni bir bölüm kazanmıştı. Sonunda ülkenin en güzel üniversitelerin birinde en güzel bölümlerinden birinde okumaya başlatmıştı. Biz küçüklerden de aynı çabayı bekliyordu. Çabanın yakınında dahi görmeyince bizleri bu sefer işi baskıya çevirmişti. Bu yüzden abim ara verip köye her geldiğinde bizler ortadan yok olurduk. Fakat bir çocuğun elinde kitapla kaybolduğu hiç görülmüş müdür? Öyle bir şey görülmediği için ben ne kadar çabalasam yine de görünüyordum. Bu durumdan çıldırtıyordum. Ama yapacak bir şey yoktu.

Bir gün dizi saati gelmişti. Herkes odaya doluşmuş dizi izlerken ben Zeliş'i bitiremediğim için cezalı cezalı dışarda kalmıştım. İçim içimi yiyordu. Gündemi ayda bir değişen filmin ayrıntılarını kaçıracaktım. Olacak şey mi? Üstelik bu sefer ne elektrikler gitmiş ne de bahçe işine gitmiştik. Ne de sık sık bozulan televizyon kasası bir neden teşkil ediyordu. Tek sebebiyse abim ile Zeliş idi. Abim yaz bitiminde okuluna dönecekti fakat Zeliş hep burnumun dibinde kalacaktı. Ondan nasıl nefret  ediyordum bir bilseniz. Kitabı her açtığımda sanki kör bir kuyuya dalıyordum. Her yer dipsiz, kapkaranlık. Canavarların masum küçük çocukları yuttuğu bir dünya bakar gibi, oku oku bir aydınlığa çıkamıyordum. Öte yandan masalı aratmayan, zengin şatafatıyla herkesi kendinden alıp pembe dünyalara götürdüğü gibi beni de alıp Atlantik ötesine götüren pembe dizi içerde aptal kutunun içinde duruyordu. O gün aramıza dev dağlar girmişti. Evin karşısındaki bahçede oturmuş Zeliş’in kömür karası sayfalarını çeviriyordum. İçim buruk, ağladım ağlayacağım. Aklım fikrim aptal kutuda. (İngilizler icad ettikleri televizyona aptal kutusu derlermiş.) Evin avlusunda pencereye yakın bir yerde koca bir varil, yedi yirmi dört  ağzına kadar suyla dolu dururdu. Bildiğiniz evin çağlayanıydı. Üstünde de sürekli yarım kapalı duran bir kapağı vardı. Koyu mavi kocaman bir varildi. (Anlatılanlara göre gemiciler nakliyede bu varilleri kullanırmış. O zamanlar onlara sahip olmak bir lükstü. Hani naylonun hayatımızı pembe diziler gibi yavaş yavaş esir almaya başladığı dönemlerdi.) Zeliş'i varilin yarı açık kapağının üstüne koydum ve çaktırmadan diziyi pencere kenarından izlemeye koyuldum. Odadaki herkes diziye pür dikkat kesilmişti. Bir yandan izliyor öte yandan evdekileri takip ediyordum. En ufak hareketlerinde Zeliş'i kapıp bahçeye kaçacaktım. Maalesef bir süre sonra korktuğum başıma geldi. Hem de abime yakalanmıştım. Kitabı kapıp kaçıyım derken eyvah! Hem de ne eyvah! Zeliş'im suyun içine cub diye düştü. Hem de baş aşağı son hız dibe doğru iniyordu. Ama olsun, şimdi kurtarırım. Of! Of! Ama yüzme bilmiyorum ki! Elimi varile daldırdım. Umarım ikimizde dibi boylamayız. İşte! Yakaladım. Zeliş'i yarı yolda yakaladım. Sırılsıklam haliyle kapattığım gibi bahçeye daldım. Her şey birkaç saniye içinde olmuştu. Kendime güneşli, kuytu bir köşe buldum ve Zeliş'i güneşe bıraktım.

Şimdi deliler hastanesinde doktorlar iyileşme yolunda olan bir hastayı yakın takibe almışlar.  Kısa süre sonra heyet toplanacak ve hastanın iyileşip iyileşmediğine kesin karar vereceklermiş. Hasta gözlemlendiğinden bihaber arkadaşlarıyla havuz başında eğleniyormuş. Bir arkadaşının bir an dengesi bozulup suya düşüyormuş. Bizim hasta da cub diye peşinden suya dalıyor. Az sonra kucağında arkadaşıyla havuzdan çıkıyor. Tabii ki doktorlar sevinçle gelişmeleri takip ediyor. Neyse zaman geçiyor ve hasta prosedürler gereği heyetin karşısına çıkıyor. Önce tüm hekimler tarafından kaydettiği ilerleme için övülüyor. Sonra bir hekim hastaya havuzdan çıkardığı arkadaşını ne yaptığını soruyor. Hasta, “Kurusun diye onu ağaca astım” deyince………na na nayyyyy!.. İşte benim vaziyette aynıydı.

Güzelim kitabın yamuk yumuk haline bir yanım sevinirken öte yanım da yiyeceğim azara yanıyordu. Tam otuz yıl yüzlerce belki binlerce kitap okudum. Dinledim. Kitapçı kitapçı gezdim. Kitapları elime alıp inceledim. Ama gözümün içine içine girse de asla elime dahi almadığım tek kitap Zeliş oldu. Zeliş bir yana Necati Cumalı’nın adını taşıdığı tek bir kitabı dahi elime almadım. Fakat her zaman içimde bir merak kaldı. Zeliş, gerçekten bu kadar kasvetli bir dille mi anlatılmıştı? Dün sabah sonunda merakıma yenildim ve kitabı aldım. Yirmi dört saattir elimde geziyor ama halen bir sayfasını dahi açıp bakmış değilim. Bunun için Kırmızı Oda’ya gitmeyi düşünüyorum. Tuna’nın telefonunu bilen var mı?

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Eşsiz Manzaraları Avuç İçine Sığdıran ..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Nilüfer Kuzu

11 Mart 2025

Elias Canetti’nin Okuma Serüveni

Canetti’nin ilginç bir okuma serüveni yorganın altında cep feneri ile gizli gizli yaptığı kitap okumalardır.Okula başlamasından birkaç ay sonra babasının getirdiği bir kitap Canetti’nin yaşamını değiştirir. Bu kitap Binbir Gece Masalları’nın çocuklar için hazırlanmış ..

Devamı..

Hayattan Notlar

A. Dilek Şimşek

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024