Önce sola, sonra sağa, sonra tekrar sola, artık kimsenin benimle alakadar olmadığından kuşkum kalmayınca da üstüme başıma bir bakıyorum sonunda. Tozun toprağın içinde o kadar olacak tabii, yırtılan sökülen bir tarafım yok neyse ki. Ah, bunca kavgaya gürültüye değecek olsa bari… Şimdi adımın soyadımın yanı sıra öğrenim gördüğüm yılların da itinayla yazılı olduğu yaka kartım yerli yerinde, o pek özel soslu, sucuklu kaşarlı tost midemde, şurada anlatadurayım biraz, iyiden iyiye keyfim de gelecek yerine.
Neymiş? Kayıtlı adreslerine postalanmış davetiyeleri girişte ibraz etmeleri beklenen mezunların yaka kartları çoktan hazırlanmışmış, mezuniyet yıllarına göre diziliymiş. Zaten ibraz edemiyorsam da mesele değilmiş, adresler değişirmiş, davetiyeler bir yerlerde unutulur, bazen kaybedilirmiş, insanlık haliymiş. Neymiş adım soyadım, kaçmış mezuniyet yılım? Senelerce öğrenim gördüysem de lisenin mezunu olmadığımdan, dolayısıyla da daha en başından pilav gününe davet edilmemiş olmam olasılığından, yaka kartımı arayıp durana kadar yeni bir tanesinin hazırlanmasını teklif etmemle, zoraki güleç, bir de sanırsınız ki ev sahipliğinden sıyrılıp güya beni pıstıracak güvenlik amirliğine terfi etmesi bir oldu bizimkinin. Pekâlâ vazifesinin bilincinde, o kayıt bilgilerimi teyit eder ben beklerken, nerden dedim o arada, falancalarla birlikte okudum, filancanın da kardeşiyim bu arada… “Vay, vay, vay, sen öyle desene ya! Ben de diyorum bu soyadı… Nerde Selim, yok mu daha?” Yok ulan abim, bugün yok size, hadi bakalım, ben varım yerine! O değil de, akşamdan beridir bir kırgınlıkmış vücudunda, biraz toparlarsa arkadan yetişebileceğini söyleyip hiç heyecansız, beklemeye devama koyulmuştum ki sabırla, MİSAFİR yazılı yaka kartını uzatıp mezun yakını olarak zaten giriş hakkım olduğunu demesin mi? Tabii hemen oracıkta feragat edildi, biraz laf, biraz dalaş derken artık siz düşünün peşine çıkan hengâmeyi, üstümü başımı da böylesine pisledi. Netice itibariyle, mezun abisinin misafir kardeşi olarak değil de, bizzat girebildim hangi yıllara tekabül ettiği yaka kartımdan da okunabilir ilk gençliğimin, bugün bir pilav gününe, vaktinde öyle çok ilklerine sahne olmuş lisenin bahçesine.
Sekizinci sınıfın son gününde, daha eve varmadan kaybedeceğim karnem henüz arka cebimde koşar adım çıktıktan tam on beş sene sonra giriyor oluşum kadar bu bahçeye; bunun, caddeden bilhassa ilk kez gelip geçenlerin ihtişamıyla gözünü alan fakat niyeyse hususi durumlar hariç hiç açılmayan kapısından oluşunun da çocuksu heyecanı vardı üzerimde. Bir de, buraya kadar bir bakıma tuttuğunu koparan bir kahramanın hikâyesi gibi gelmişse de, inanın hiç ama hiç istemeyeceğim türden bir başlangıçla sinmiş olan tatsızlık, hemen o anda mide kazıntımca tetiklenip koku alma duyumca belirlenmiş olan hedefe doğru çabuk çabuk ilerlerken sağında solunda asırlık çınarlar sıralı taşlık yolun üzerinde. Doğru bildiniz, kantine. Ulu orta ağız sulandıran kokusu ve hakikaten de henüz benzeyenine bile denk gelmediğim, emsalsiz olduğu söylenegelmiş lezzetiyle buradaki öğünlerimin vazgeçilmezi senelerce, o pek özel soslu, kaşarlı sucuklu tosttan yemeye. Halbuki ne olabilir ki, bir tür salça, baharatından başka, belki belli bir yöreden domatesi… Kim bilir kimse öğrencilerden de bir edinebilen olmuştur ya illa ki, şimdi yetişkin halimle hiç şüphem yoktu nihayet benim de öğrenebileceğimden o pek özel sosun tarifini, işte tam da öyle, ümitle karışık bir özgüvenle daldım kantinden içeri.
Bir hayli oyaladı beni diye geciktim sanıyordumsa da girişte vuku bulmuş hadiseyle, kantinin sakinliğinden de belliydi ki hâlâ erkenci yaradılışımla faydalanacağım üç çeyrek kadar saatim vardı belki artık tam değilse de. E, adı üstünde pilav günü için bugün burada bulunacak kalabalık ne diye kantine uğrasın ki yemeye içmeye diye düşünüyordum önce, sonra niye pilav da o pek özel soslu, kaşarlı sucuklu tost günü değil diye neredeyse bir tür fanatizmle. Derken, ben hiçbir yerden çıkaramıyorsam da beni kesinkes bilirmişçesine baktığını sandığım, tabii Ceylan’ınkilerden değilse bile başka herkesinkilerden daha güzel baktığına hemencecik kandığım bir çift gözle, göz göze… Yanlış sanmışım, taze demlenmiş çay veya filtre kahve alır mıymışım? Beriki kızına seslenince dank etti, öyle ya nasıl bilsindi, o zamanlar belki henüz bebekti, peki ya şimdi, benim için çok mu gençti, daha neler neler için geçti? “O, hoş geldin ya! Kusura bakma, vallahi gelmiyor şimdi aklıma, bakayım oraya? He, duyduk şimdi ya, olur öyle şeyler takma kafana. Nerde Selim, yok mu daha?”
Biraz olsun hakikatine inanmış olsaydım diyorum samimiyetinin, adımı hatırlamıyor oluşundan duymuş olacağı mahcubiyetle abiminkini de zikretmeme özenini göstermiş olsaydı mesela, biraz önce beraberinde bereket ki parmaklarımı da yememiş olduğum sucuklu kaşarlı tostun o pek özel sosunun tarifini şimdi kendisinden sormuş olabilirdim pekâlâ. Size bu tatsız hadiseleri değil de, oturduğum yerden taşlı yolu seyreder, gelip geçen mezunlarla misafirlerinin peşinden tören meydanına uzanırken ansıyacağım amma güzel ilk gençlik hatıralarını anlatagelmiş olayım da isterdim ama…
Aslında her şey planlarım uyarınca ilerlemişti birkaç pürüz dışında. Aman ne mühim ne mühim böyle bir günün hemen evvelki akşamında, seneden seneye olsa gene iyi, siz deyin ki kırk yılın başında, işte ailemiz yine bir arada! Onca yıl sonra ilk kez, mezunu bile olmadığım lisenin pilav gününe abimle birlikte katılmak arzuma annem ilkin şaşırdıysa da, kendince aylaklığıma vermiş olmalı sonra, hiç sanmıyorum ki başka şey aramış olsun altında. Biraz mırın kırın etti tabii ailecek akşam yemeği hususunda, tam on beş sene evvel daha boşanır boşanmaz ayırdıkları şehirlerinde, bir mecliste arada bir yolları kesişiyorsa da, öyle karşı karşıya, hele ki yemek boyunca bir sofrada oturmaktan mümkün mertebe kaçınırlar hala. Hâlâ aynı apartmanda doğup büyümüş olduğumuz ve şimdi babamın bizim bildiğimiz kadarıyla yalnız yaşadığı dairenin hemen üstündekinde, artık müstakbel karısıyla yaşamakta olan abimin yakışık alacağı gibi davetine icabet etmek üzere annemle koyulduk başkentten yola, ne mutlu çiftimizin dairesinde akşam yemeği ve pek tabii gecesinde konaklamaya. Yalan olmasın, apartmanın girişinde son bir duraksamadım değil taksiden iner inmez duyumsadığım çocukluktan bilindik o bilmem ne ağacının kokusuyla, kollarım dolu bir kutu cevizli baklava ve abiminkisi laktozsuz birer porsiyon kesme dondurmayla.
Aynı dondurmayı yerdik diye hatırlıyorum çocukken ya onun öyle bir tercihi ya da seçeneğimiz olmasa gerek eskiden. Hatta aynı külahtan bazen, kendininkini çoktan bitirmiş, ben boğazlarımı üşütüp hasta etmesin diye dilimin ucuyla, ağzımda ısıta ısıta yerken. Ve aynı okula başladım bir gün, Ceylan’ı da ilk kez gördüğüm, hemen benim peşimden, kendisine de o pek özel soslu, kaşarlı sucuklu tosttan söylerken.
Daha o saat içinde aynı sınıfta olduğumuzu fark eder etmez içlerinin nasıl öyle güzel güldüğünü seyrettiğim, daha önce de bahsettiğim gözlerinin imgesi kaldı Ceylan’ı okulda gördüğüm o ilk günden aklımda ve sekizinci sınıfın son gününden, daha eve varmadan kaybedeceğim karnem henüz arka cebimde, peşinden koşar adım çıkarken bahçeden uzunca bire süre soluksuz izlemeye koyulduğum, daha yazın başında nasıl olmuşsa öyle güzel bronzlaşmış uzun bacakları ve bembeyaz çoraplarının, koştururken üst sınıflardan ben ne bilirdim o zaman kimin ardında. Tabii nicesi daha, hemen hemen her günü, kışın ya okulda ya kursta yazın da yazlıkta, hiç değilse rast gelinen o beş sene boyunca. Arızalanan okul servisinin almaya gelemeyişinden ötürü bizi babamın bıraktığı bir kara kış sabahında, zaten tam üstünde oturuyor demiştim babama yolumuzun da, sanki donup kalmıştı her şey bizim dışımızda ve ikimiz ne güzel ısınıyorduk arka koltukta yan yana. O sabah muhtemelen ilk defa, ne alakası varsa, su küçüğün söz büyüğün diye diye abimin her seferinde yerleştiği ön koltuğa zerre kadar imrenmiyor oluşum bugün hala öyle güzel hatırımda.
Gün geldi çattı sonra, bizimkilerin yirminci evlilik yıl dönümlerinden kısa bir süre sonra, artık beraberliklerine tahammül edemeyeceklerinin uzlaşısına varmalarıyla nihayete erivermiş oldu Selim’in kardeşi aşağı, Selim’in kardeşi yukarı geçip gitmekte olan yıllarım da. Hep anneme daha yakın oluşumdan diyordum soruşturan akrabalarına ve şair olmaya daha müsait havasından başkentin, akranlarıma. Bir de, tek söz söylenmeden bırakılan ardımda… Hem yalnızca nefesim kesik değil, hep dilim de tutuktu yanındayken yıllarca, zaten artık ne diye, ne diyecektim ki ben Ceylan’a?
Ah, işte orada! Nasıl da çabuk çabuk ilerliyor sağında solunda asırlık çınarlar sıralı taşlık yolda… Bir de bakmışız, o pek özel soslu, kaşarlı sucuklu tostun aşkıylaymış o da! Vallahi de billahi de geldi, şimdi burada… “Bu ne hal canım ya, ne oldu böyle üstüne başına? Abin aynıydı hala hem ishal hem istifra. E, bizden farklı yediği bir tek laktozsuz dondurma… A, çocuk mu canım dedim o, yapar mı hiç, hem olur muymuş öyle şaka!”






