Salâh Birsel’in sözcüklere takla attırmada üstüne yoktur!
(Oggito’da daha önce 10 kadar Sait Faik yazısı yayımlamıştım. Şimdi de 10-12 civarında Salah Birsel yazısı yazmak istiyorum. Her ay yayımlamak niyetindeyim. 1997 tarihli kısa bir yazıyla başlıyoruz. Başka yazılar da yazacağımı düşünerek, yazıya yeniden dokunmadım.)
***
Salâh Bey’in yazısı, Salâh Birsel’in şiirinden çoktur. Fakat ikisi de aynı dalga boyundadır: Bir yandan “Okşamalar” sürerken, öte yandan Kikirikname’nin (1961) kikirikleri de bu dalgadan payını alır. Tabii en çok da biz okurları!
Salâh Bey Tarihi de uzundur, fakat Salâh Birsel’in şiiri de tarihinden kısa değildir. O, “yerden bitme coşkular”ın kendini yanıltmasından çekindiği için, tarihin ve tarihinin yanında, şiirinin “kısa boylu” görünmesine aldırmaz.
Salâh Bey Tarihi uzundur, gönül Salâh Bey’in Reşad Ekrem Koçu’yla birlikte bir tarih, bir İstanbul tarihi yazmasını da ne çok arzu ederdi, fakat ben bu mevzuyu başka yazıya saklayarak şöyle diyeceğim: Okullarda Salah Bey Tarihi mutlaka okutulmalıdır. Bu tarihi okuyan çocuklardan şiire yazılanlar çıkacağı gibi, yola yazılanlar da çıkacaktır. Belki Evliya’nın (Çelebi) Seyahatname'si de bu yolculukta ders olarak yerini alacaktır.
Salâh Birsel’in şiiri hakkında edeceğim sözler de benim boyumu aşar hiç kuşkusuz: İnsan aşka da çoğu zaman boyunu aşan sularda girmez mi? Öyleyse bu sözler deryasında boğulmamak için, Salâh Birsel’in dizesi cansimidi olsun bize: “Ölüyorum gül yetiştir.”
Salah Birsel’in şiiri beni, başkalarını da olduğu gibi, Haydar Haydar’la(1972) vurmuştur en çok: “Aman Haydar tabip Haydar/Öldürdün beni/Ne bu leylak birikimi” dizeleriyle beni benden alıp, “Tahrirli siyah gözlerin dar boynumda/Biraz dur biraz/ Ben güvercinleri sayayım” dizelerine uçurmuş, “Kuşlar uçtu ki ben gördüm/Aman Haydar kibar Haydar/Ozan yanmazsa hezen yanmaz” bahsine gelindiğinde de, beni kendime getirmiştir.
‘Şairlik bir iddiadır’ ya da ‘şair olmak iddialı olmakla mümkündür’ kabilinden kimi şairane saptamalar mevcutsa da, Salâh Birsel bu iddiaları en azından kendi adına geçersiz kılan bir şairdir. İddialaşmaz. Şiiri de yazısıyla iddialaşmaz. İki kardeş ya da iki yakın arkadaş gibi, birbirlerinin iyiliğine çalışırlar hep. Gözü gönlü tok olmanın erinciyle, göz kırpıp dururlar birbirlerine. Onlara yıldızlı aferinler!
‘İddia’nın karşısına ‘mahcup’ denilebilecek bir şiir koyulacaksa, o da yine Salâh Birsel şiiri olacaktır. “Abanoz” nam şiirde bu hal kendini ‘pek mahcup’ biçimde gösterecektir: “Bu şiir benim yıldız-poyrazımdır/Issızlarda bir başına büyümüştür/.../ Terbiyelidir utangaçtır/Üç tüylü oktur.” Birsel’in şiirindeki ‘alaysama’yı, ‘zarafet’i ve ‘Çelebi’liği, ondaki ‘mahcubiyet’in tezahürü olarak görüyorum. O ‘tezahür’ de, ironi olacaktır. Tüm mahcupların edebi ya da poetik harcı olan, ironi. Tıpkı son şiir kitaplarından olan Varduman’daki ithafın da ironik olması gibi: “Bu kitap kimseye adanmanıştır.”
Dünyaya doğru yazıyla yola çıkmış, yelkenini geniş tutmuş, dünyanın olmadık işlerini gördüğünde de, tarihten coğrafyaya, yani düzyazı dünyasından şiirin içdenizine süzülmüş bir şairdir ki Salâh Birsel’in sözcüklere takla attırmada üstüne yoktur! Varduman’a eklenmiş, 1945 tarihli “Salâh Birsel’in Odası” yazısında da, Tahir Alangu şunları söyleyecektir: “...başka bir insanın, bir şairin varlığının farkına vardım. Yüzüne muzipçe geçirdiği, şiirlerin dokusuna gizlenmiş, asil bir tavırla taşıdığı duyarlılığı...” Bu ‘duyarlılığın’ Salâh Birsel şiirindeki karşılığı ‘acı alay’ olacaktır. ‘Kuzular’ın kısa kesildiği bir dünyayı, ‘çelebi’liğe özgü bir üzgünalayla, eski deyim yerindeyse, hicvedecektir: “Ey kuzu kuzulayan avcı/Bu ne kadar çok Nemrut/Ne kadar az Yunus Emre”.
Uzun zamandır, yeni kıtalar keşfedilir gibi, eski şairler yeniden keşfediliyor. Kayıp adalar da diyebiliriz kayıp kıtalar da. Kayıp, gözden ırak, öne çıkmamış, kendini ve izini kaybettirmiş, gözönünde durduğu halde gözden kaçırılan ve mahcup pek çok şair. İşte Asaf Halet Çelebi, Metin Eloğlu, Sabahattin Kudret Aksal, Ergin Günçe ve elbette Salâh Birsel. Behçet Necatigil Şiir Ödülü'nü, 1994’de Varduman’la aldığında sevinçli bir itirafta bulunmuş ve şiir yazmaya ağırlık vereceğini söylemişti. Ben de kendi ödüllerim dahil ilk kez bir şiir ödülüne bu kadar çok sevinmiştim. Sanki ödülü arkadaşı Behçet Necatigil’in elinden alıyor ve ona söz veriyordu: Salah Birsel yine şiir yazacak!
Yazdı da, “Şiir o benim kekliğimdir” dedi, “Aman kıpırdamayın bu ekmek Türkçe’dir”
dedi, “Ozanlara vurun ama/N’olur halka dokunmayın” dedi. Bir de dedi ki, “Şiir ince nikahtır”. İnce nikah, yani nişanlı mı demek istedi yoksa bana mı öyle geldi? Şiir ‘bana öyle gelen’ değil midir?
Herkesin bildiğini unutmamak için, bir kez daha yineleyerek bitiriyorum yazıyı: Salâh Birsel yalnızca düzyazının Salâh Bey’i değil, şiirimizin de ‘uçuk beyi’dir.






