Tuhaflık, Sigizmund Krzhizhanovsky’e göre sadece bakış açısı meselesidir.
Kendi döneminde kayıplara karışan fantazmagorik Rus modernist Sigizmund Krzhizhanovsky (1887-1950) bizlerin döneminde yeniden ortaya çıktı – üstelik bir değil, iki kez. İlkinde ardında bıraktığı binlerce sayfalık külliyat bırakıldı, ikincisindeyse çalışmaları tercüme edilerek onu Rus kültür dünyasından küresel kültüre taşıdı.
Krzhizhanovsky 1950 yılında Moskova’da öldüğünde, yazdığı yüzlerce öykü, novella ve oyundan sadece dokuzu yayımlanmıştı. Üstelik ne sisteme muhalif bir yazardı ne toplum tarafından kabul görmeyen underground bir yaşam biçimi vardı. Hayatının büyük bir kısmında geçimini sürdürmek için çalıştı – ansiklopedi redaktörü, edebiyat dergilerinde yorumcu, sahne uygulamacısı, Moskova Oda Tiyatrosu’nda estetik hocası.
Ne var ki, şansı hiç yaver gitmedi. Onu koruyup kollayacak nüfuzlu patronlardan da yoksundu. Buna rağmen sansürcüler karşısında bildiğini okumaktan vazgeçmediği gibi iyi niyetli arkadaşlarının önerilerine de karşı çıktı. Yazdığı oyunlardan hiçbiri sahnelenmedi. Uyarlamalarından sadece biri açılışa yetişirken senaryolara yaptığı katkılar görmezden gelindi. Öykülerinin büyük bir kısmı doğrudan reddedildi. Bir Cesedin Otobiyografisi isimli romanını kabul eden dergi ansızın küçülmeye gitti, ertesi yıl da editörü tutuklandı. Yayımlanmasına karar verilen öykülerinin basımıysa Nazi işgali yüzünden durdu.
Krzhizhanovsky yine de vazgeçmedi ve dur durak bilmeden yazmaya devam etti. Sahip olduğu dramatik yeteneği halk uğruna mümkün olabildiğince eğdi ama ne olursa olsun kendi kurmacasından ödün vermeyi reddetti. Yarım insan olmayı asla kabullenmedi, Moskova’nın Arbat semtindeki dolap büyüklüğündeki odasında yaşamayı sürdürdü. (Hayatı boyunca onun yanında olan aktris ve tiyatro pedagogu Anna Bovshek’in, iki kişinin rahatça yaşayabileceği daha büyük bir odası vardı ancak Krzhizhanovsky taşınmaya ve evlenmeye sonuna kadar direndi. Kendi deyimiyle, çift kişilik yatak demek, çift kişilik mezar demekti.”)

İtalya’da Napolyon ile çarpışan büyük çarlık generali Suvorov üzerine yazdığı politik doğrucu librettonun prömiyeri 1942 yılında, dondurucu bir kış akşamı bombardıman altındaki Moskova’da yapıldı. Ama tam da o zamanlar yavaş yavaş umudunu yitirmeye başladı. Tiyatro izleyicileri arasında az çok tanınsa da kurmaca eserlerinin okuru yok denecek kadar azdı. Bu da en kıymetli çalışmalarının kendisiyle birlikte yok olacağı anlamına geliyordu.
“Seni içmeye iten nedir, diye sorabilirsin,” der yarı otobiyografik öyküsü Unwitting Street’in anlatıcısı. Ardından yanıt gelir: “Gerçekliğe karşı ölçülü bir tutum.” Krzhizhanovsky’nin kurmacaları her zaman felsefi, filolojik, fantastik ve tuhaftı. Düşünme eylemi bizzat bir beden gerektirir mi? Gölgeleri oluşturan nesneler midir yoksa gölgeler mi nesneleri? Özgür düşünce söz konusu olduğunda kelimeler yardımcı mıdır yoksa engel mi? Her ne kadar kelimeler düşüncelerimizi şekillendirirken yardımımıza koşsalar da, kamusal alanda yol açtıkları çeşitli yanlış anlamalarla bizim için birer tuzak haline gelmezler mi? Nitekim Krzhizhanovsky, 1927 tarihli Harf Katilleri Kulübü’nü bu fikirden hareketle kurguladı ve okurları aniden sayfalardan fırlayıp ufalan, ardından kan dolaşımına karışıp epidermal tabakaya sirayet eden ve oradan ampirik dünya algısını değiştiren harflerle, kelimelerle tanıştırdı.
1920 ile 1940 yılları arasında yazdığı on sekiz öyküde de benzer türde temaları kullandı. Mesela bir şapkanın bandında yaşayan nihilist bir düşünce, şapkayı başına geçiren bir insanın beynine sıçrarsa neler olur? Ya da bir satranç oyuncusunun bilinci, oynadığı piyonun bilinci haline gelirse? Peki elinizde tuttuğunuz kâğıt aniden isyana kalkışır ve üzerinde yazılı olan onca yalanı taşımaktan imtina ederse? Böylesi bir absürtlük elbette muhaliflik anlamına gelmiyordu. Üstelik Krzhizhanovsky öykülerini iki biçimde sonlandırıyordu: münzevilik ya da yadsıma. Dolayısıyla anlatısında ilham verici kahramanlıklara, toplumsal başarılara ve övgülere rastlanmıyordu ve Sovyet Yazarlar Birliği başkanı Maksim Gorki, 1930’ların başında onun öykülerinden birkaçını okuduktan sonra, “On dokuzuncu yüzyıl öyküleri,” yorumunu yapmıştı, “işçi sınıfının pek işine yaramaz.”
Kendi döneminin yok olmaya mahkum ettiği bu vizyonu kurtarmak hiç kolay olmadı. Yazarın ölümünden sonra Anna Bovshek ve bir avuç hayranı, bazı eserlerini bir araya getirip iki ciltlik bir derleme oluşturdu ve bunu Sovyet Yazarlar Birliği’ne kabul ettirebilmek için çok uğraştı. Proje, verilen olumsuz rapor yüzünden başarısız oldu ama Bovshek, yazarın el yazmalarıyla dolu sandığına Moskova’daki Devlet Edebiyat ve Sanat Arşivi’nde bir yer bulabildi. Bu oldukça önemli bir kazanımdı çünkü yazarlar tutuklandığında ya da vurulduğunda eserleri ilgili istihbarat dosyalarında titizlikle korunuyor ancak yeterince tanınmıyorsa ve hedef alınacak denli de muhalif değilse unutulup gidiyordu.
Yaklaşık on yıl sonra Rus şair Vadim Perelmuter devlet arşivinde başka bir şeyi araştırırken Krzhizhanovsky’e yapılan bir atfa rastladı ve merak edip araştırdı. Her ne kadar Bovshek 1971 yılında Odessa’da hayatını kaybetse de, Perelmuter kırk yıl boyunca araştırmalarını sürdürdü ve bulabildiği bütün Krzhizhanovsky külliyatını gün ışığına çıkardı. Eserlerin başka dillere tercümesiyse ancak 1990’lı yıllarda başladı. Almanca, Fransızca ve Portekizceyi 2003 yılındaki Lehçe tercümeler takip etti. Bu bir nevi eve dönüş hikâyesine evrildi çünkü Krzhizhanovsky Ukrayna’da, Kiev yakınlarında yaşayan ve Lehçe konuşan bir ailede doğmuş, hayatının son dönemlerini de çocukluk diline yaptığı çevirilerle kazanmıştı.
İngilizcenin Krzhizhanovsky külliyatı için bir eşik olduğu söylenebilir çünkü hem Batı dünyasının varsayılan dilidir hem de Anglofon dünyası sahip olduğu geniş pazarla çok uluslu bir okur kitlesine ulaşır. Daha önemlisi Krzhizhanovsky, tutkulu bir Anglofildir ki, öncelikli yazarları arasında Shakespeare, Jonathan Swift, H. G. Wells, Bernard Shaw ve Edgar Allan Poe gibi isimler bulunur.
İngiliz-İrlanda geleneğinin tamamı dikkate alındığında Krzhizhanovsky’nin macerayı ve felsefeyi bir araya getiren yazar ve düşünürlere ilgi duyması elbette şaşırtıcı değil. H.G. Wells zaman yolculuğunun ustasıysa Krzhizhanovsky de uzay yolculuğu ve uzay oyunlarında ustaydı. İnsanın bakış açısının isteyerek ya da istemeden ansızın değiştiği anlar onun için önemliydi. Jonathan Swift’in de en çok bu yanından hoşlanırdı. Gulliver’in Seyahatleri’ndeki fantastik unsur boyutla ilintilidir. Ne Lilliputlular ne de Brobdingnaglılar canavardır – onlar sadece çok küçük ya da çok büyük insanlardır. Onlarla yüz yüze gelen kişinin şunu bilmesi gerekir; insan nerede uyanırsa uyansın kendi dünyasının değil, uyandığı dünyanın kuralları geçerlidir – oradaki rolüyse mecburen bakış açısına göre şekillenir.
Krzhizhanovsky bu yönteme “deneysel gerçekçilik” adını verir. Bazı öykülerinde ölçeği hiç sezdirmeden, ustalıkla değiştirir. Filin bedeninde uyanan bir sinek, çelloya sığınan bir elf, en ince gözeneklere dahi nüfuz ederek görünen şeylerin hatlarında gözle algılanması güç değişiklikler yaratıp hiçbir şey değişmiyor gibi görünse de her şeyi değiştiren sonsuz küçük yaratıklar.
Fotografik bir hafızaya sahip olan Krzhizhanovsky, Avrupa dilleri üzerine çalışmayı severdi. Shakespeare’in Rusçadaki bütün çevirilerini orijinal diliyle karşılaştırdı ve yazdığı eleştirel denemelerde İngilizcenin kısa, hafif ve havadar kelimelerinin çekimli Rusçanın görkemli ve ağır kelimeleriyle karşılanmasının mümkün olmadığını belirtti.
Krzhizhanovsky de kendi döneminde yaşamış çoğu yazar ve sanatçı gibi kazara hayatta kalmıştır. Özel yaşamı bir bilmece olmaya devam ediyor. Günlük tutmayan, anılarını yazmayan Krzhizhanovsky’nin öykülerinin taslakları bile yok. Üstelik kendisinden üzeri çizilmiş bir insan olarak bahsediyor ve muhtemelen isimsiz bir mezara gömüleceğini düşünüyor. Bovshek’e yazdığı mektuplar gayet gerçekçi: iş bulma şansı yok, geçimini sürdürecek parası yok, bir öykü daha reddedildi. Günümüze ulaşan fotoğraflarıysa çoğunlukla resmi portrelerden ve kimlik kartlarındaki vesikalıklardan ibaret. Kelebek gözlük takan, iyi giyimli, uzun boylu bir adam. Son on yılında çekilmiş fotoğraflardaysa adeta boş boş bakıyor. O dönemlerde yazdığı Unwitting Street’in hiç bilmediği adreslere mektuplar gönderen yalnız ve alkolik anlatıcısı günün birinde kendini garip isimli bir sokakta buluyor ve “Devrim oldu,” diyor, “sonra da benim gibi insanlar Kazara Olan Şeyler Sokağı’na düştü.”
Krzhizhanovskiyan evren oldukça tuhaf, içinde var olmaksa nadiren rahat: bir tarafta her şey inanılmaz bir biçimde daralır ve sıkışıp bir nokta halini alır, öteki taraftaysa neredeyse her şey sonsuz bir uçuruma akıp gider. Yok uzayla sonsuz uzayı birbirinden ayıran şey, incecik, hani neredeyse görünmez bir çatlakken insanın bütün enerjisi ve düşüncesi bu çatlaktan içeriye sızmak zorunda kalır. Çatlağın her iki tarafında bulunan bu düşüncenin nihai kaderiyse belirsizdir çünkü kurtarma ekipleri aynı anda hem orada hem burada bulunamaz.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






