Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

7 Ocak 2023

Öykü

Siz Bilmiyorsunuz

Zehra Demirtaş

Paylaş

1

0


Formamı giyiyorum, görünmez oluyorum…

Yanımdan gelip gidiyor kalabalık; hem görmüyor, hem değmiyorlar bana. Ne güzel değil mi? Bazen eğilip yerde bir şeyler yapıyorum, üzerimden geçiyorlar. Rahat rahat konuşuyorlar. Sır olabilecekleri üstelik. Neler duydum neler, kimler kimlerle…

Onlar da görünmez olduklarını sanıyorlar.

Güneş doğarken çıkıyorum evden. Güneşin doğarken ve batarken bulutlara vurun tatlı kırmızılığını seyretmek hoşuma gidiyor. Birkaç dakika sürüyor ama olsun. Bütün gece yağan yağmur her yere salyangozlar serpmiş yine, irili ufaklı. Şaşkınlar buraya nasıl geldik, diye. Ya da bana öyle geliyor. Bazısı eş seçme telaşında. Bulanlar da var, yan yana duruyorlar kımıldamadan. Sigara izmariti ve çöp dolu her yer onları da toplamamak için zor tutuyorum kendimi. İşte değilim diye kendimi ikna ederek salyangozlara yoğunlaşıyorum. Kaldırım ve yol tehlikeli çünkü!

Onları da görmeyenler var tabii. Basmışlar nitekim birine, yumurta kabuğu gibi kırılıp yola ince bir şeffaflık yayılmış…

Tek tek topladım bu sakin güzellikleri, yakınlardaki apartman bahçelerine bıraktım yol boyunca. Kaç tane topladım bilmiyorum. Elime aldığımda önce yapışkanlıklarıyla direniyorlar, sonra parmaklarıma güvenip bırakıyorlar kendilerini, öyle hafifler ki şaşarsınız. Bir gün yolda yürürken ben de basmıştım yanlışlıkla…

O çıtırtıyı, o sesi unutmadım.

Kurtaramadım…

Ezilmişti…

O sesi duymayacaktım…

Bazen sokak sokak dolaşıyorum. Abarttığımı biliyorum, tuhaf olduğunu da! Zaten onlarla uğraşırken bana bakıyorlar şaşkın şaşkın. Haksızlık etmeyim şimdi, bir keresinde yardım eden çıktı. Apartmandan bir komşu, çok tanımıyorum. Uzaktan eğilip kalkışımı seyrederek geldi,  ne yaptığımı sordu. Anlattım. Hatta bir ressamdan bahsettim. Görünsünler diye rastladığı salyangozları rengârenk fosforlu renklerle boyuyordu. O zaman ben de yardım edeyim size, dedi.  O kadar iri yarıydı ki adam, onun eğilip toplaması da ilginç göründü gözüme. Bırakıp yürüdüğümde geri dönüp baktım, benim göremediklerimi topluyordu gayretli gayretli, iki büklüm olmuş o iriliğiyle. Başka da yardım eden çıkmadı hiç!

Kabuklarına saklanabiliyorlar, galiba orada görünmediklerini sanıyorlar. Koyu kahve üzerine yanlışlıkla süt dökülmüş gibi dağınık beyaz benekli olanları, düz kahve renkli, siyah, beyaz ve krem renklileri, çeşit çeşit. Hatta çok açık pembe renklisini bile gördüm. Antenli antenli, sakin sakin, kayarak yürüyüşleri, yürürken bıraktıkları hafif şeffaf izleri çok zarifti. Sanki uzun kuyruklu tuvalet giymiş birer tombul teyze.  Popolarını sallaya sallaya, aheste aheste, hiç acele etmeden, hatta edemeden, eteklerini tutamamış da sürüyormuş gibi yürüyorlar yerlere peri tozu serpe serpe.  

İşe erken gelmeyi seviyorum, henüz kimse yokken etrafta dolaşmak, formasızların mekânlarına bakmak hoşuma gidiyor. En çok da onun odasına! Her zaman düzgün ve temizdi. Masasında özel hayatına ait fotoğraf yoktu. Ofis koltuğuna oturur arkama yaslanır gözlerimi kapatır orda kalan enerjiyi, kokuyu hissederdim.

Çok güzel kokardı, duru ve temiz…

Bazen bahçeye veriyorlar dökülen yaprakları süpürmem için. Sabah akşam süpürüyorum, yine dökülüyor. Bir gün yanımdan geçerken bana sormuştu, zor olmalı, sen temizliyorsun onlar tekrar dökülüyor, diye. Elbet bir gün bitecek, demiştim ona, elbet bir gün bitecek…

Neler bitmiyor ki…

Kimsenin görmediği kedilerim var bahçede, ağaçların orda. Bebekleri oldu, öyle tatlılar ki. Anneleri çok anaç. Pamuk gel, dediğim an nasıl duyuyor sesimi anlamıyorum, hemen geliyor. Bir köşede besliyorum artan yemeklerle. Kendi siyahlı beyazlı, yavrular ise simsiyah. Dört tane. Babayı görmedim. Bebekler çekiniyor, gelmiyorlar yanıma; uzaktan, utangaç utangaç, yan yan bakıyorlar. Gelmesinler de zaten, insanlara alışmasınlar. Alışılacak insan var alışılmayacak var! Ne olur ne olmaz!

Siz şimdi hep güzel şeyler anlatacağım sandınız değil mi? Yok, kötü şeyler de anlatacağım!

Uzaktan gördüm kafasının olmadığını. Yatıyordu öyle. Ama yine de tereddüt ettim yanlış görüyorumdur belki, diye. Tek gözümü kapatarak baktım önce, gidemedim yanına. Sonra iki gözümü hafif kıstım, kısık gözlerle alıştırarak bakmaya çalıştım. Yavaş yavaş araladım, görüntüye aldım onu. Evet, boynunun üstünde kafası yoktu! Yerinde koyu kırmızı bir leke vardı. Kalmıştı ortalık yerde.

Biliyor musunuz o da görünmez olmuştu! Kimse görmüyordu. Vitrine bakıyorlardı görmüyorlardı, yanından yürüyüp gidiyorlardı görmüyorlardı, karşıdan karşıya geçiyorlar görmüyorlardı. Ama basmıyorlar da yanlışlıkla, o nasıl oluyor anlayamıyorum işte. Gri vücudunun ve melek kanadı gibi iki yana açılmış kanatlarının alt tarafı pamuk gibi bembeyazdı. Ayakları koyu pembe, başsız boynunun etrafında ince siyah daire vardı. O el onu nasıl aldı da, yaptı bunu? Üstelik kalbi atarken… Kanatlarını çırparken… Başını sağa sola oynatırken…  Vücudu sıcacıkken… Bu kadar masumken…

Başına bakındım. Etrafta yoktu. Bulsam ne yapacaktım ki? Bilmiyorum, saçma ama bakındım işte. Bulamadım… Hep merak ettim o başa ne oldu diye, kedi yemiş olsa bedenini de alır götürürdü.

Formalı arkadaşlarımdan birini çağırdım;  yardım etmesini, onu ortalık yerden kaldırmamızı söyledim. Uzun saplı fırça şeklinde süpürgesini ve uzun saplı kırmızı küreğini getirdi. Süpürdü onu. Süpürdü de attı çöpe. Bu kadar işte…

Kimse görmedi…

Kimse bilmedi…

Başka kötü şeyler de gördüm tabii. Ama en çok da duydum. Kimsenin duymadıklarını duydum. Kimse göründüğü gibi değil. Ama onları anlatmayacağım size… Görünmez olmanın en güzel yanı bu. Birçok şeyi bilirsiniz… Ama anlatmamanın keyfini yaşayacağım. Merak edin! O çok anlatan dedikoducular gibi değilim. Laf aramızda kalsın, formalı arkadaşlarımdan dedikodu yapan çok.  Onun hakkında da konuşurlardı, dinlerdim o zaman merakla…  Düzenli spor yapıyormuş, yediğine içtiğine çok dikkat edermiş yakışıklı prens!

Diğer formalı arkadaşlarım çok mutlular. Mutluyuz aslında hepimiz. Formasız olanlar mutsuz. Yüzleri asık, hep bir gerginlikle gidip geliyorlar. Biz şakalaşır, eğleniriz çalışırken. Saçma sapan şeylere güleriz, dert etmeyiz hiç dünya ve ülke meselelerini. Aman deriz bize ne, biz mi kurtaracağız dünyayı! İş yaparken şarkı, türkü de söyleriz, kimse duymuyor ama söylüyoruz. Siz hiç ofiste bilgisayarın başında şarkı söyleyip çalışan birini gördünüz mü, ya da toplantı yaparken? Ben görmedim. İnşaat işçileri de bizim gibidir. O takır tukur işlerin arasından ıslık, türkü sesleri gelir.

Bir gün asansörlerin önündeki parke taşlarını siliyordum; kapı açıldı, ofis katından indi o ünü büyük yönetici, yanımızdan bizi göremeden geçti gitti. Yüzüne asılı kalmış gülüşüyle, dik duruşu, formasızlığının verdiği bütün şıklığıyla. Çok yakışıklı ve havalıydı. İnce uzun bir fiziği vardı. Hep aynı saatte gelir aynı saatte çıkardı. O gün de üzerine açık gri, tiril tiril bir takım elbise giymiş, cebine koyu kırmızı bir mendil iliştirmişti. Mendil yumuşak, salaş, rahat bir görüntü gibi cebinden tüm şıklığıyla hafifçe sallanıyor, yaylı yaylı yürüyüşüne eşlik ediyordu. Siyah kravat ve manşetlerinden kol düğmeleri görünen, beyaz bir gömlek vardı içinde. İpek olmalı.

İpek gibiydi...

Annem bize kumaşları öğretirdi. Hatta kumaş cinslerine göre herkesi sınıflandırırdı. Bu adamın kumaşı abadan, bir şey olmaz, derdi. Kaba saba, ne laftan anlar, ne anlattığı laf dinlenir. Ya da bu ipek gibi kaliteli, ince ruhlu biri, derdi. İpek, tene en uyumlu kumaş, bir metre ipeği alın, avucunuzda sıkın, görünmez olur. İpek gibi insanlar da öyledir. Size yük olmazlar hafiftirler, her tene uyum sağlarlar. Bana mı ne derdi? Kadifeymişim. Kadifenin ince tüyleri olur ya, ama ipek kadife. Dayanaklı… Her türlü zor şartlarda dayanan bir kumaş, ama görüntüsü de çok hoş zarif. Yönüne göre tutacaksın kadifeyi, derdi. Avucunla şöyle bir okşar gibi dokunup kayganlığına göre yönünü bulacaksın, öyle bakacaksın. Yoksa rengi parlar ya da mat durur yönüne göre. Sen de öylesin, derdi annem. Senin huyun, suyun bilinmeli!

Onu seyrederdim…

Çıktığı saati bilirdim. Gazetede çıkan haberlerini kaçırmazdım, okurdum. Hafif uzun, kumral dalgalı saçlarını yandan alnına doğru düşürürdü. Ciddi görüntüsüne çocuksu bir yaramazlık katardı o rast gele düşmüş saçlar. Sanki birazdan kafasını geriye atacak da koşacak sanırdınız. Koşacak da o kaygan zeminde dizlerinin üstüne kendini atıp, kayacak tüm şımarıklığı ile. Yüz hatları da öylece büyümüş, olgunlaşmış, ergen çocuk ifadesinde kalmış… Şaşkın bir ciddiyet… Kaç yıldır böyleydik bilmiyorum. Ezberlemiştim her hareketini. Kapının önüne çıkar, kaldırımda şoförünün arabasını getirmesini beklerdi tek elini cebine sokarak.

Ne havalıydı… 

Kaldırımdan inmeseydi…

Ben de o sesi duymayacaktım…

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Ütopya ve Distopya Edebiyatı kitaplarıOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Erhan Sunar

23 Aralık 2025

Şaka

Kundera’nın gittikçe dokunaklı bir hal alan bağlantılarla birbirine geçirdiği ilişkiler, sonrasında daha da durulacaktır…Kendisiyle özdeşleşmiş hale gelen tekniği bu ilk romanında uygularken, Milan Kundera bazen kararsız görünür: Denemeye yaslanan pasajlar hikâyeye soluk aldırırken, ilerleyen ya..

Devamı..

Sophie Hannah ile Hayatındaki Kitaplar..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024