Ayşe, “Sen hâlâ içiyor musun? Son vapura bu gidişle zor yetişirsin,” dedi.
“Merak etme yetişirim.”
“Peki, karşıda taksi bulabilecek misin?”
“Bulurum inşallah.”
Böyle dedi, ama içine kurt düşmüştü. Ya gerçekten yetişemezse?
Sabah erkenden kalkıp, aylardan beri beklediği iş için görüşmeye gitmesi gerekiyordu. Riske atılacak bir durum yoktu. Zaten zor bela randevu alabilmişti.
“Haklısın ablacım, ben toparlanıp çıkayım.”
“Bak, sana da kanepede bir yatak yapayım. Gece burada yat, sabah erkenden kalkar gidersin.”
“Yok, yok. Yetişemem. Ben en iyisi kalkıp gideyim.”
“Hey allahım, sen bilirsin.”
Masadaki arkadaşlarına baktı. Selami, nerdeyse sızma noktasındaydı. Şakir, çoktan sızmıştı.
Mahmut, kendi alemindeydi, bildiği bütün şarkıları o berbat sesiyle arka arkaya söylüyordu. Son söylediği şarkının canına okurcasına haykırıyordu:
“Ada sahillerinde bekliyorum...”
Daha bu şarkıyı tam bitirmeden başka bir şarkıya geçti:
“Sakın geç kalma erken gel. Aman geç kalma erken gel.”
Zaten masanın da keyfi kalmamıştı.
“Hadi arkadaşlar bana eyvallah!” diye seslendi ortaya. Ancak kimse farkında değildi.
Kadınlar başka bir köşede toplanmış, dedikodunun belini kırıyorlardı. “Güle güle” anlamında ellerini salladılar.
Gözlerini aralayan Selami, arkasından bağırdı:
“Yahu nereye gidiyorsun? Daha memleket meselelerini konuşacaktık.”
Böyle bitmişti, ama yine de güzel bir arkadaş buluşmasıydı.
Toparlanıp çıktı.
Ay yine bulutların arkasına saklanmıştı. Yağmur yağmıştı, yerler ıslaktı.
Sokak lambalarının cılız ışıkları yolu ancak aydınlatıyordu.
Yokuş aşağı iskeleye doğru kendini saldı.
Komşu evlerden birinin bahçesinden azgın, iri bir köpek havlayarak çitlere koşarak hamle yaptı.
Ya, çitlerden atlayıp paçasına yapışırsa. Korkudan tüyleri diken diken olmuştu.
Neyse köpek çitleri aşamadı ve rahatladı.
Diğer bahçelerden de havlama sesleri geliyordu. Ve diğer sokaklardan köpeklerde koroya katıldılar. Neredeyse Ada’nın bütün köpekleri ben de buradayım ha, diye uyarıyordu.
“Ulan, ne salağım, niye gene bu saate kaldım?”
Herkes çoktan yatmıştı. Pencerelerde tek tük ışıklar vardı.
Hafif hafif koşturmaya başladı.
O geçerken bazı çöp konteynerlerinden ürkek kediler kendilerini telaşla dışarı atıyorlardı.
Midesinin bulandığını hissetti. Bir elektrik direğinin dibine kustu.
Sonra uzun adımlarla yeniden yürümeye başladı.
Serin hava kendine getirmişti. Sarhoş kafayla biraz sendeliyordu, ama hızlı yürümesine engel bir durum yoktu.
Köşeyi dönünce, uzakta iskeleye yanaşmış son vapuru gördü. Bekle beni, geliyorum diye mırıldandı.
Adımlarını sıklaştırıp, hızlı hızlı yürümeye başladı.
Saatine baktı. Daha vakit vardı. Biraz rahatlamıştı. Ancak yine de temposunu bozmadan yürümeye devam etti.
İlerideki bilet gişesini tepesindeki sarı bir ampul aydınlatıyordu.
Ortalıkta kimseler yoktu.
Diğer yolcular belki erkenden gelip, vapura yerleşmişlerdi. Ya da kimse yoktu.
Nefes nefese kalmış, ama gelmişti. Cebindeki parayı çıkarıp, gişeye kafasını uzattı.
İçerdeki adamın kirli camın arkasındaki silüetini farketti.
“Bir bilet lütfen!”
“Sıraya gir,” dedi gişe görevlisi.
Etrafına baktı. Kendisinden başka kimse yoktu.
“Sıra yok, benden başka kimse yok.”
“Sıraya girin dedim size.”
Sarhoş kafayla fark etmedim mi acaba diye bir daha baktı etrafına.
Kimseler yoktu.
Elindeki parayı gişe deliğine doğru uzattı.
“Bilet lütfen.”
“Birader niye anlamıyorsun? Kaynakçılık yapma, sıraya gir, diyorum sana.”
Deli olmak işten değildi, bu geri zekalı kasiyer yüzünden vapuru kaçıracaktı.
“Beyefendi sıraya girsenize!”
“Sıra bende. İşte bilet parası. Siz de görevinizi yapıp biletimi verin lütfen.”
“Görevimi sen mi bana öğreteceksin? Adam gibi sıraya gir, başkalarının hakkını yeme!”
Bilet gişesinin açık tarafından içeri baktı. Saçı başı dağınık görevli, pörtlek gözleriyle kendisine bakıyordu.
Alkol kokan nefesi kendisine kadar ulaşmıştı.
Yahu bu herif benden de sarhoş galiba beni kaç görüyor acaba, çattık diye mırıldandı.
Aslında normal zamanda olsa eğlenceli bir durumdu, ama bir an önce bileti alıp, kapağı vapura atmak derdindeydi
Sinirlenmişti.
“Şu bileti versene be adam!”
Kendini kaybetmişti. Eğilip, elini camın aralığından uzatıp yumruğunu gişenin arkasındaki herife doğru savurdu.
Görevli tam gözünün üzerine yediği yumruğun etkisiyle sendeleyip, oturduğu iskemleden aşağı yuvarlandı.
Hay allah, ne salaklık, saçma sapan bir şey yapıp, kendini tutamayıp adama vurmuştu.
Gişe görevlisi kendine gelince, ayağa kalktı. Kapıyı açıp, hışımla dışarı çıktı.
“Kimdi ulan bana vuran?”
Eyvah, ne yapacaktı şimdi?
“Sırada benim önümde olan adam. Kaçtı. Kimdi bilmiyorum.”
“Kaçar tabii! Yakalarsam başına ne geleceğini biliyordu tabii.”
Gişe görevlisi, ayakta zor duruyordu. Yahu gerçekten, bu adam benden de sarhoş diye mırıldandı.
“Evet abi, diğer arkadaşları da kaçtılar. Kalleşçe vurup, sonra da kaçtılar. Ne kadar ayıp!”
“Rezil, terbiyesiz, medeniyet yoksunu herifler. Peki, sen ne yapıyorsun bu saatte?”
“Vapura bilet alacaktım.”
“Tamam, şimdi hallederiz.”
Bu arada kalkma saati gelen son vapur düdüğünü öttürüp, suları köpürterek iskeleden ayrılmaya başlamıştı.
Arkasından bakakaldı.
Görevli: “Of be, geç kaldın be kardeşim! Vapur kalktı.”
“Evet, kalktı.”
Sinirleri boşalmıştı.
Elinde olmadan yanaklarından süzülen bir iki damla gözyaşını farkeden adam, “Dert etme delikanlı,” dedi. “Ne demiş Orhan Veli?”
Soran gözlerindeki bakışlara aldırmadan ezberindeki dizeleri sıraladı:
“Bakakalırım giden geminin ardından;
Atamam kendimi denize, dünya güzel;
Serde erkeklik var, ağlayamam."
Sonra sırtını sıvazladı.
“Geç içeri, dışarısı serin. Benim mütevazi çilingir soframın misafiri ol, bir iki tek atalım beraber. Sabah ilk vapurla gidersin. Acelen ne?”







