Vilmont gibi popüler aşk romanı yazarlarının okurlara sunduğu şey, çağdaş Anglo-Amerikan romantizminin alameti farikası olan mutlu sonlar değilse nedir?
Çağdaş Anglo-Amerikan aşk romanı okurları, ellerine aldıkları kitaptan bir tür “sonsuza kadar mutlu yaşadılar” hikâyesi bekler. Kadın karakterlerin nihai eşi sevgi doludur, destekleyicidir, iyi bir cinsel tatmin sunar ve olası bir kriz ya da tehdit anında muhakkak yardıma koşar. Bu tarz bir çözüm önermede başarısız olan yazarlarsa okurlarını kendilerinden uzaklaştırma riskiyle karşı karşıya kalır. Başka bir deyişle eğer ki bir roman mutlu sonla bitmiyorsa o roman bir aşk romanı değildir – en azından İngilizce konuşulan dünya bunu bir kural olarak kabul eder. Dünyanın geri kalanıysa, tıpkı Rus romanlarında olduğu gibi, aşk romanlarına ve bir romanı aşk romanı haline getiren niteliklere daha farklı gözle bakıyor olabilir.
Rus romanslarının tanınmış yazarı Ekaterina Vilmont ilk romanının yayımlandığı 1995 yılından önce, Rus edebiyatının önde gelen çevirmenlerinden annesi Natalia Man ile babası Nikolai Vilmont gibi, Almancadan çeviri yapıyordu. O dönem, bu türde yazılan kurguların satışında patlama yaşanmış, romantik kurgular inanılmaz bir ilgiliyle karşılanmıştı. Zira Sovyet öncesi dönemde Rusya’daki okurun aşk romanlarına erişimi yoktu. Batı’daki örnekler hiçbir surette tercüme edilmiyor ve Sovyetler Birliği’nde konuşulan herhangi bir yerel dilde eşdeğerleri yazılmıyordu. Bunun sebebi, Sovyet kültür otoritesinin kitle piyasasına yönelik çok satan kurguları okurun dikkatini dağıtan ve onu klasiklerden ya da sosyalist gerçekçilikten uzaklaştıran metinler olarak görmesiydi. Aşk romanları söz konusu olduğundaysa ayrı bir küçümseme devredeydi: bireyin kendi yaşamına ve şahsi mutluluğa odaklanan bu tür, öne çıkardığı değerler bakımından Sovyet anlayışına uygun değildi.
Çeviri aşk romanları ancak Sovyetler Birliği’nin dağılmasından iki yıl sonra, 1993 yılında yayımlanmaya başladı ve olağanüstü bir ilgi gördü. Vilmont, Rusya için hâlâ yeni bir tür olarak kabul edilen aşk romanı dalgasının ilk yazarlarındandı – öyle ki, söz konusu türün Rusya’da hâlâ kategorik bir ismi mevcut değil ve Vilmont’un kitapları kimi kitapçılarda aşk romanı kategorisinde kimi kitapçılardaysa kadın romanı veya duygusal roman kategorisinde satılıyor.
Vilmont, ilk romanının yayımlandığı 1995 yılından beri kırka yakın aşk romanı ve bir o kadar da çocuk dedektiflik romanı yazdı. Kitapları Jojo Moyes, Eloisa James ve E. L. James gibi Batılı yazarlarla rekabet halinde ve tıpkı onlar gibi en çok satanlar listesinde üst sıralarda. Bugüne kadar satılan yirmi beş milyon kopyanın neredeyse tamamına yakını Rusçayken henüz içlerinden birinin başka dillere çevirisi yapılmış değil. Romanların bunca popülerlik kazanmasıysa – çeşitli mecralarda yayımlanan eleştirilerden ve okur yorumlarından anlaşılacağı üzere – kitapların bütünüyle Rus kültürüne özgü olmasıyla ilgili.
Ülkesindeki öteki Rus aşk romanı yazarları gibi Vilmont da tema ve gelenekleri, ülkede Batı tarzı romandan daha eski bir geçmişi bulunan Rus edebi formlarından alıyor: duygulara hitap eden eski edebiyat geleneği, Rus klasikleri, kahramanların Sovyet kolektifinin bir parçası olarak endüstriyel hedefler uğruna çaba gösterdiği ve bu esnada hem siyasi bilinç kazandığı hem de âşık olduğu Sovyet dönemine özgü sosyalist gerçekçi metinler. Nihayetinde bu yapılar Batı’daki edebiyat geleneğine ait yapılarla harmanlıyor ve ortaya, çağdaş Anglo-Amerikan aşk romanının belirleyici niteliklerini taşımayan, kendine özgü hibrit bir tür çıkıyor.
Vilmont’un romanlarındaki kahramanlar ve sonlar, Anglo-Amerikan kitle pazarının taleplerini karşılayamayacak denli belirsiz. En basitinden hikâyelerindeki kadın karakterler beyaz atlı prenslerini bulmanın hayaline kapılsalar – ve dahi bulsalar – da sonda erişilmesi gereken mutluluk ironik bir biçimde baltalanır. Kahramanlar Amerikan romanslarındaki gibi mükemmel değil, aksine doğaları gereği kusurludur – kronik bir sadakatsizlik ya da duyarsızlık – ve bu kusurlar kimi zaman öylesine geç ortaya çıkar ki, herhangi bir mutluluk ancak geçiciliğiyle belirir: olası sonlardan her biri ebedi nitelikli birer çözülme anı değil de, yaşamdaki bir dizi deneyimden herhangi biridir.
Vilmont’un Нашла себе блондина (Nashla sebe blondina) isimli romanı bu durumun bariz bir örneği. Romanın başlarında 19 yaşındaki Tania, apartmandaki komşularından birine fal baktırır ve komşusu ona, sevgilisinin onu sevdiğini, mutlu bir birlikteliklerinin olacağını, uzun süreceğini ancak bu sürenin sonsuza kadar olmadığını söyler. Ardından telveye bakarak notlar alır ve Tania’nın bir çiçekçi olarak kariyerine dair öngörülerde bulunur. Amerikan aşk romanının normlarını dikkate alırsak Tania’nın aşka olan ilgisinin, falcının kehaneti kadar kusurlu olduğunu görürüz. Çünkü daha ilişkinin en başında Tania’nın üniversitedeki sınıf arkadaşlarından birinin annesiyle evli olan senarist sevgilisi hem Tania’ya pek düşkün değildir hem de kariyeriyle ilgili hayal kırıklıklarını ona yansıtmaktan çekinmeyen bir mizaca sahiptir ve roman boyunca da onu sürekli kendisinden yaşça büyük bir sinema oyuncusuyla aldatır.
Vilmont’un У меня живет жирафа (U minya jivyot jirafa) isimli kitabındaysa genç kadın kahraman Lia, iki olası prens arasında kalır: onun uğruna her şeyi bırakıp Moskova’ya yerleşmeye razı olan bir vahşi doğa kurtarma uzmanı ve olay örgüsünün en can alıcı kısımlarından birinde Lia’nın tehlikede olduğunu bilmesine rağmen Arjantin’den dönmeyen bir gazeteci. Gazetecinin verdiği karar yüzünden yalnız kalan Lia, onun yokluğunda bir mafya mensubunun taleplerini savuşturmak ve kendini onun tacizlerinden, hatta olası bir ölümden korumak zorunda kalır. Kriz sona erer fakat onca olan bitene rağmen Lia yine gazeteciyle birlikte olur ve onunla evlenir. Asıl kurtarıcı romanın sonlarına doğru kısa bir süreliğine ortaya çıktığındaysa pişmanlığını belli eder. Nitekim son satırlarda Lia’nın, “donakalmışçasına ona baktığı ve ruhunun dönüşü olmayan bir kayıpla sızladığı,” belirtilir.
Peki Vilmont gibi popüler aşk romanı yazarlarının okurlara sunduğu şey, çağdaş Anglo-Amerikan romantizminin alameti farikası olan mutlu sonlar değilse nedir? Popüler kurmaca üzerine yazan Rus eleştirmenler sıklıkla Amerikalı meslektaşlarının argümanlarını tekrarlıyor ve Rus romanslarının yüksek satış rakamlarını, okura sundukları gündelik sorunlardan kaçış fırsatı ya da mutlu son vaatleriyle açıklıyor. Halbuki bu açıklama (özellikle kadın karakterler bakımından) kahramanların aşk hayatları için değil, kariyer ve yaşam standartları için geçerli.
Rus romanlarında karşımıza çıkan kadın karakterlerin bariz özellikleri bulunur: hikâyenin gidişatı nasıl olursa olsun kişisel olarak gelişim gösterir, kendi ayakları üzerinde durur, eğitimlerini yükseltir, çeşitli finansal krizlerin üstesinden gelir ve hatta sahibi oldukları mülkleri ustalıkla idare ederler. Mesela Нашла себе блондина’daki ikincil karakterlerden biri Tania’ya asıl amaçlarının “yalnızca kadın değil, gerçek bir kadın olmak” olduğunu ve bunu başarmanın yolunun da iş kurmak için gerek duyulan “başlangıç sermayesine” sahip olmaktan geçtiğini söyler. Kadınların, romanların sonuna doğru birlikte olduğu ya da evlendiği erkek karakterlerse kavuşulan bir prensten ziyade, güç bela üstesinden gelinen zor hayat koşullarında ayakta kalma ve kendini geliştirme çabalarının ödülü gibi görünür.
Bütün bunların arka planında yer alan soruysa şu: mutlu sonları tanımlama ve şekillendirmede kültür ne ölçüde etkili? Ekaterina Vilmont gibi yazarların romanlarına bakılırsa Rus okurlar, İngilizce yazılan aşk romanlarının okurlarına göre daha hem daha gerçekçi hem de geçici mutluluğu iyi bir son olarak kabul etmeye daha meyilli. Rus romansları sonsuza kadar süren romantik bir tatmine değil, hayatta kalmaya, maddi yoksunlukların, iş sahibi olabilmekle ilgili mücadelelerin ve yalnızlığın üstesinden gelmeye, ilelebet sürmesi beklenmese bile huzura erişmeye odaklanıyor. Bu da muhtemelen Sovyet sonrası dönemde halkın, bilhassa da tek başına ayakta kalmaya çalışan Rus kadının gerek sosyolojik gerekse ekonomik yapıdaki değişiklikler yüzünden yüzleşmek zorunda kaldığı güçlüklerin ve her şeyin geçici olduğu gerçeğinin bir kanıtı.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






