Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

31 Aralık 2023

Edebiyat

Javier Marías ile Diktatörlük, Shakespeare ve Edebi Hayaletler Üzerine

Jonathan Lee

Paylaş

1

0


Hep söylerim, bizler aynı dili konuşsak bile aslında çoğunlukla “tercüme” eder, başkalarının sözleri ardındaki gerçek anlamı bulmaya çalışırız.

Javier Marías sadece on dört roman, üç öykü kitabı ve denemelerden oluşan yirmi derlemenin yazarı değil, aynı zamanda bir kral. İngilizce olarak 1992 yılında yayımlanan romanı Tüm Ruhlar’da, bir zamanlar Karayipler’deki Redonda isimli ufak ve ıssız bir adanın krallığını yapan İngiliz şair John Gawsworth’ün öyle bir tasvirine yer verdi ki, o zamanki Redonda Kralı Jon Wynne-Tyson 1997 yılında bütün haklarından feragat edip tahtı Javier Marías’a bıraktı.

Ama elbette söyleşi esnasında ona bu meselelerle ilgili sorular yöneltmedim ya da ünlü yazarlara yakıştırdığı rivayet edilen unvanlardan (Orhan Pamuk “Renklerin Dükü”, W.G. Sebald “Vértigo Dükü”, A.S. Byatt “Morpho Eugenia Düşesi”) bahsetmedim. Bunlar yerine Knopf tarafından Amerika’da yeni yayımlanan Acı Bir Başlangıç Bu isimli romanına odaklandım. Kitap 1980’li yılların Madrid’inde geçiyor ve şu cümlelerle başlıyor:

“Çok da uzun bir süre önce yaşanmadı bu hikâye – ortalama bir hayattan daha kısa bir süre geçti üstünden; sona eren, bundan böyle sadece birkaç cümleyle özetlenebilen ve hafızada, en ufak bir sarsıntıda dağılıp en ufak bir esintide uçup giden küllerden başka hiçbir iz bırakmayan bir hayat ne kadar da kısadır aslında– gelgelelim o zaman yaşananlar hiçbir surette bugün yaşanamazdı. Hele de onların, Eduardo Muriel ve karısı Beatriz Noguera’nın gençken yaşadıklarını, benim gençliğimde, evliliklerinin uzun ve çözümsüz bir talihsizlik olduğu zamanlarda onlarla yaşadıklarımdansa esas olarak onların yaşadıklarını kastediyorum.”

javier marias

Anlatıcımız Juan de Verre, üniversite eğitiminin sonlarına doğru gizemli bir film yönetmeni olan Eduardo Muriel’in yanında asistan olarak işe başlar. Bir şekilde evli çiftin ilişkisine, onların bugününün ve geçmişinin içine çekilir, duymaması gereken şeyler duyar ve onların anılarına ya da rüyalarına nasıl dahil olabileceğine ilişkin hayaller kurmaya başlar. Marías’ın kırk üç dile çevrilen kitapları, elli beş ülkeden sekiz milyon okura ulaştı. Acı Bir Başlangıç Bu uzun ve döngüsel cümleleri, dolambaçlı felsefi sorgulamaları ve kışkırtıcı olay örgüsüyle onun dünya üzerindeki en iyi romancılardan biri olduğunun kanıtı. Marías’a Shakespeare sevgisini, bu romana ilham veren kişisel deneyimlerini ve kariyeri süresince yazma eylemine olan bakışının nasıl değiştiğini sordum.

Jonathan Lee: Hikâye anlatmak için en iyi bakış açılarından birinin, ölmüş ancak hâlâ olan bitene şahitlik edebilen bir hayaletin bakış açısı olduğunu söylemiştiniz. Acı Bir Başlangıç’taki anlatıcı Juan’ı da bu tarz, asistanı olduğu yönetmenin hayatında dolanan bir hayalet olarak görüyor musunuz?

Javier Marías: Juan de Vere’i bir hayalet olarak gördüğümü söyleyemem – en azından onun hayaletlik seviyesi, bazı romanlarımdaki karakterlerin hayaletliğinden daha düşük. Üstelik bu genç adam – hikâyeyi çok daha ileri bir yaşta anlatıyor ama olayların geçtiği 1980 yılında sadece yirmi üç yaşındaydı – nihayetinde olup bitene müdahale ediyor. Yani romanın başından sonuna kadar sessiz bir tanık değil. Yaptıklarının öteki karakterlerin kaderi üzerinde belirgin etkileri var. Ama evet, yer yer hayalet gibi davrandığı noktalar var çünkü hikâyeyi anlattığı andaki haliyle o zamanki hali birbirinden farklı. Sanki o zamanlar olduğu kişi, hikâyeyi anlattığı vakitlerde ölüp gitmiş gibi. Bir hayaleti – elbette edebi hayaletlerden bahsediyorum – anlatıcı olarak kullanmanın iyi yanına gelirsek; geride bıraktıklarını hâlâ önemsiyorlar, başlarına yeni bir şeylerin gelmesi mümkün değil ve olabilecek olan her şey yaşanıp bitmiş olmasına rağmen hâlâ etraflarındaki insanlara faydalı sağlamak kadar zarar vermeye de çalışıyorlar. Bence bu bir hikâye anlatmak için olası en ilginç bakış açılarından biri.

JL: Kitaplarınızın ismi genelde Shakespeare’in eserlerine atıfta bulunuyor. Mesela bu kitabınızda da Hamlet’in “Böylece kötü başladı ve daha kötüsü geride kaldı” cümlesi… Niçin Shakespeare ve niçin bu cümle?

JM: Yazarların çoğu Shakespeare ve diğer büyük yazarları yeniden okuma konusunda isteksizdir. Bunaltıcı ve caydırıcı olabilir, “Ne demeye başka şeyler yazılsın ki,” diye düşündürebilir. Ama benim için Shakespeare bereketli bir toprak gibi. Öylesine gizemli bir yanı var ki, kendisinin dahi farkında olmadığı pek çok öneride bulunuyor, yan yollar ve ara sokaklar açıyor, bu da beni daha fazla yazmaya teşvik ediyor. Ve hepimizin bildiği gibi onun sözlerinden genellikle iyi kitap isimleri çıkar – Shakespeare’den gelen düzinelerce kitap ismi var, o kadar fazlalar ki, çoğunun ona ait cümleler ya da sözler olduğunun farkında değiliz. Acı Bir Başlangıç Bu, birkaç şeye atıfta bulunuyor: bunlardan ilki, uzun bir diktatörlük döneminden sonra İspanya’daki durum. “Adaletten” vazgeçmiştik mesela, bu çok kötüydü ama bu sayede “daha kötüsü geride kaldı,” – yani Franco’nun diktatörlüğü ve iç savaş olasılığı. Fakat kitabın ismi aynı zamanda romandaki karakterlere de atıfta bulunuyor.  Hikâyenin temalarından biri de geçmiş konusunda ne yapılması gerektiği. Sürekli hatırlanmalı mı yoksa devam edebilmek için belli bir noktadan sonra unutulmalı mı? Bu soruların benim için net bir yanıtı yok. Açıkçası böyle endişelerim de yok. 

javier marias

JL: Karakterlerinizin mesleklerini neye göre belirliyorsunuz? Mesela Eduardo Muriel, ona niçin düşük bütçeli film yapımcılığını uygun gördünüz?

JM: Karakterlerimin çoğu meslekleri gereği kendi seslerinden feragat eden insanlardan oluşur. Örneğin bir profesör, aslında yaptığı şey kendinden önceki bilgileri yeni nesillere aktarmaktır. Ya da bir çevirmen, başkaları adına romanlar kaleme alan bir hayalet yazar, bir opera sanatçısı… Muriel karakteriyse daha çok kendi amcamla, yani Jesús Franco ile bağlantılı. Kimilerinin Jess Frank ismiyle bildiği ve Avrupalı Ed Wood olarak gördüğü amcam çok farklı türlerden onlarca filmin yapımcılığını üstlendi. Gençliğimde bunlardan birkaçının setinde bulundum ve setlerde (romanda da yer verdiğim) Herbert Lom ile Jack Palance’ın yanı sıra Christopher Lee, Klaus Kinski ve Mercedes McCambridge ile tanıştım. Yani bir şekilde bu dünyaya aşinaydım. Hatta romandaki Harry Alan Towers, birkaç yıl süreyle amcamın prodüksiyon şirketiyle çalışan ana yapımcılardandı. Hem biliyor musunuz, yazarlarla ilgili romanlardan hiç hoşlanmıyorum. Korkunç derecede sıkıcı ve öngörülebilir oluyorlar. Düşük bütçeli film yapımcısıysa bir karakter olarak daha ilgi çekici.

JL: Romanda Hamlet’ten alınan ve beni etkileyen bir başka ifadeyse “Alışkanlık, doğanın damgasını bile değiştirir,” sözü. İnsanlar ve karakterler, gerçekten de değişebilirler mi?

JM: Pekâlâ, evet, insanlar değişebilir, insanlar değişir – genelde daha iyi yönde olmasa bile. Bu kimi zaman alacağınız bir kararla ilgili atmanız gereken belirgin bir adıma bağlıdır. Ardından buna, yani bu yeni duruma alışırsınız ve doğanızın “damgası” sonsuza kadar değişmiş olur. Nihayetinde alışkanlıklar vazgeçilmesi güç şeylerdir, öyle değil mi?

JL: Peki ya isimler? İsimleri nasıl seçiyorsunuz? Acı Bir Başlangıç’taki Juan de Vere karakterinin ismi için İngiliz bir eleştirmen seçilen soyadını “doğruluk ve hakikatin dilbilimsel yankısı,” olarak niteledi. Bendeki çağrışımıysa İngiliz aristokrasisi oldu ve aklıma Shakespeare ile birlikte sessiz film oyuncusu Harry De Vere’i getirdi. Bu isim belirleme sürecine ne kadar önem verdiğinizi merak ediyorum. Ayrıca Luisa gibi bazı isimleri farklı olay örgülerinde farklı karakterler için sık sık kullanıyorsunuz.

JM: Yazarken kendimi rahat hissettiğim birkaç isim var. Bunlardan bazıları oldukça bilinen isimler bazılarıysa kulağa fazlasıyla edebi gelecek kadar nadir. Luisa sürekli kullandığım isimlerden biri. Ve bir ismi, farklı romanlarda olduğu sürece birkaç defa kullanmakta sakınca görmüyorum. Marta, Berta, Juan, Miguel, Eduardo… Soyadlarına gelirsek, Custardoy, Ruibérriz de Torres ya da Roy’da olduğu gibi genelde kendi aileme ait soyadlarını tercih ediyorum. Hem hoş bir tınıları var hem de aşina olduğum için onlarla kendimi konforlu hissediyorum.

Bu son romana gelirsek, aslında “de Vere” soyadının kökeniyle ilgili bir açıklama var. “Vere” kelimesinin aslı, İspanya’da çok daha yaygın olan “Vera” fakat Juan’ın ataları farklılaşmasını istedikleri için araya “de” ekleyip sondaki harfi “e” olarak değiştiriyorlar. Gösterişi seven insanlar çünkü. Tabii bu da bazı akademisyenlere göre William Shakespeare’in gerçek ismi olan Edward de Vere ismiyle doğrudan bir sözcük oyununa yol açıyor. Yani hakikatin yankılanması gibi bir şey söz konusu değil. Okurlar genelde birinci tekil şahıs anlatıcının da diğerleri gibi kurmaca bir karakter olduğunu unutmaya meyillidir. Ama birinci tekil şahsın şöyle bir ayrıcalığı var, hikâyeyi istediği gibi anlatabilir ki, yalan söylemek de buna dahil. Gerçekleri gizleyebilir, duyguları görmezden gelebilir, kendi menfaat ve saikleri konusunda dürüst davranmayabilir. Kısacası birinci tekil şahıs anlatıcı hiçbir zaman güvenilir değildir.

JL: İngilizce olarak yayımlanan romanlarınızdan biri de Karasevdalılar. Bana kalırsa oradaki hikâye de başkalarının hayatına kulak misafiri olan izole bir yabancıyla ilgili. Peki Acı Bir Başlangıç Bu ile Karasevdalılar arasında özel bir ilişki var mı?

JM:Romanlarımın çoğu bir şekilde birbiriyle bağlantılı. Oluşturduğum hikâyelerde bazı temalar birden fazla kez yineleniyor. Örneğin bildiklerimizle ne yapmalıyız, ifşa mı etmeli yoksa kendimize mi saklamalı? Bundan bahsediyorum çünkü az evvel sorduğunuz iki romanda da aynı tema mevcut. Bildiklerimiz, gerçekten de bilmek istediklerimiz mi? Peki bunları bilmiyormuş gibi davranabilir miyiz? Beyaz Kalp’te şuna benzer bir şey söyleniyordu: “Kulakların gözkapağı olmaz, ya da ‘kulak-kapağı’. Korkunç bir şey görmeyi bekliyorsak gözlerimizi kapayabiliriz. Ama aynısını kulaklarımızla yapamayız.” Yani bu kaygı, 1992’de yayımlanan bir romanda zaten vardı.

JL: Franco döneminde yaşananları önceki romanlarınızda da ele almıştınız ama bu sefer Franco sonrasında yaşananlar odağınızda. Yeniden su yüzüne çıkan geçmiş, bugünü boğuyor da diyebiliriz. Çünkü Eduardo için “her şey savaşla ilgili.” En baştan “politik” bir kitap yazmak için mi yola çıkmıştınız? Açıkçası bu kelimeyi kullanmakta da biraz çekimserim, reddedecekmişsiniz gibi geliyor.

JM: Tamamıyla politik bir roman olduğunu söyleyemem. Aksine, daha ziyade insanların özel yaşamlarıyla ilgili. Fakat 1980 yılında geçiyor, yani Franco’nun ölümünden beş yıl sonra. Ve karakterlerin kendilerini içinde bulduğu durum genel anlamıyla herkes için ilginç. Önceden de söylediğim gibi, bu kirli geçmişle ne yapacağız? Unutmaya mı yoksa hatırlamaya mı ihtiyacımız var? Bunun derecesi ne? Geçmişten kurtulmalı mıyız yoksa onun esiri mi olmalıyız? Romanın arka planı elbette siyasi olaylarla paralellik arz ediyor ama bundan fazlası değil. Aslında aynı problemler hem kişilerin şahsi alanlarında hem de ülkenin kolektif alanında ortaya çıkıyor ve bunları yakalamak gerçekten çok ilginç.

JL: Politik bir vatandaş olmakla politik bir yazar olmak arasında nasıl bir ayrım var? Zira siz kurmaca çalışmalarınıza ek olarak köşe yazarlığı da yaptınız.

JM: Evet, kesinlikle ikisi birbirinden farklı. Bana sorarsanız herkesin politik bir tavrı olmalı. Yirmi yıldır yazdığım köşe yazılarında bir yazar olarak değil, bir vatandaş olarak politik kaygılarımı ortaya koyuyorum. Fakat yazarlar tamamen politikaya angaje olmamalı. Tabii eğer romanlarında tıpkı kendi yaşamlarımızda olduğu gibi muğlak, karmaşık ve çelişkili olay örgüleri oluşturmak, böyle karakterler yaratmak istiyorlarsa. Kendi adıma ne zaman bir romanı elime alsam bir mesajla, savunulan bir tezle ya da ahlak dersiyle karşılaşmak istemiyorum. Böylesi bir durum kötü edebiyat anlamına gelir. Üstelik günümüzde bunlardan öyle çok var ki. Çoğu roman ya da filmin politik doğruculuktan beslendiğini görüyoruz. Aslında bunu yaparak kendilerini olası eleştirilerden korumuş oluyorlar çünkü o kitabı ya da o romanı eleştirdiğinizde sanki ele aldığı davayı eleştiriyormuşsunuz gibi bir algı oluşuyor. Niyetleri iyi olabilir ama sanatsal açıdan gerçekten berbatlar.

javier maras

JL: Romanınızda kimi hatalardan, kusurlardan bahsediyorsunuz. Mesela Beatriz “İngilizceyi neredeyse anadili gibi konuşuyor,” fakat “ara sıra hatalar yapıyor.” Eduardo Muriel’in davranışlarıysa bir arkadaşı hakkında işittiklerinin yalnızca “basit bir iftira ya da hata,” olmasına bağlı. Ardından, romanın sonlarına doğru şöyle bir düşünce beliriyor: “Bunun böyle olmadığını öğrenmem çok şeye mal oldu. Bütünüyle öğrendiğimden emin bile değilim aslında. Ama ne yapacaksın işte . . . Hayat insanı cezalandırıyor ve daha tedbirli olmaya zorluyor ama insanın karakteri değişmiyor. Birtakım özellikleri silikleşip duruluyor diyelim ama bundan daha fazlası da olmuyor.” Sizce hatalar, iyi bir kurmaca için uygun bir malzeme mi?

JM: Hayatın kendisi de onlarla dolu değil mi? Hatalar, yanlışlıklar, yanlış anlamalar ve yapılan yanlış yorumlar. Hep söylerim, bizler aynı dili konuşsak bile aslında çoğunlukla “tercüme” eder, başkalarının sözleri ardındaki gerçek anlamı bulmaya çalışırız. Fakat çoğu zaman konuşmacının kendisi bile gerçekte ne demek istediğini bilmez. Dolayısıyla asıl ilgilendiğim hatalardan ziyade, bir şeyleri mutlak olarak bilmenin imkânsızlığı. Yaşadıklarımızdan bile emin olamayız çünkü sonrasında, anımsama esnasında onları yorumlarız. Her şey belirsizdir ya da zaman içerisinde belirsizleşir. Anılar bulanıklaşır, gerçekler inkâr edilir ve kendimizden bile şüphe duymaya başlarız. Yaşam büyük ölçüde bunlardan ibaret. Kendi hayatımızdaki gerçekler söz konusu olduğunda bile karanlıkta, ya da en azından yarı karanlıkta el yordamıyla ilerleriz.

JL: Aynı zamanda edebiyat çevirmenisiniz. Peki kendi kurmacanızın yaptığınız işten etkilendiğini düşünüyor musunuz?

JM: Kesinlikle. Çevirdiğim yazarlardan, en azından bazılarından, özellikle Sterne, Conrad, Sir Thomas Browne, Stevenson, Faulkner ve Nabokov’dan sadece çok fazla şey öğrenmekle kalmadım, çeviri yapmak benim yazma biçimimi de etkiledi. Çeviri yaparken elinizde asla bozulmayacak bir şey durur: orijinal metin. O her zaman oradadır, onu kendi ifadelerinizle yeniden yazmanızı bekler. Kendi kurmacalarımda da aynı mantığı izliyorum, belli bir bölümün ilk taslağı ortaya çıktığında bu, bir dereceye kadar “orijinal metin” görevi görüyor. Sonrasında düzeltirsiniz, değiştirirsiniz, eklemeler yapıp bazı kısımları çıkarırsınız. Ama ne olursa olsun başlangıç noktanız orada durur. Bu gerçekten benim için çok faydalı bir yaklaşım oldu.

JL: İngiltere’de yaşadığım dönem BBC kitap Kulübü ile yaptığınız söyleşiyi dinlemiştim. Dinleyicilerden biri çalışmalarınızı çok beğendiğini ama uzun cümleleri yakalamakta zorluk çektiğini söylemişti. Bu anlatım tarzını ilk ne zaman denediniz ve sizce nasıl bir etki yaratıyor?

JM: Zamanını net olarak hatırlamıyorum. Fakat 19 yaşımda yayımlanan ve İngilizceye çevirisi olmayan ilk romanımda değil. Kısa cümleler kolaydır, onlarla ancak basit düşünceleri aktarabilirsiniz. Ama daha karmaşık fikirleri, hatta kimi zaman gerçekleri aktarmak için uzun cümlelere ihtiyaç duyarsınız. Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere’de bazı eleştirmenler benim cümlelerimi garip karşılıyor. Çünkü sizlerin anlatı geleneğinde Faulkner, Henry James ve Melville var. Bizim edebiyat geleneğimiz, yani geleneksel anlatı tarzıysa biraz daha farklı ki, bu noktada Proust’tan söz etmiyorum bile. Yapmaya çalıştığım şey cümlelerime ritim ve hız kazandırmak, belli bir müziğinin olmasını sağlamak. Evet, biraz iddialı bir şey ama bence okurun sayfalarda ilerlemesine yardımcı olan bir şey bu. Sanki bir dalganın epesindeymişsiniz de onun tarafından kucaklanıyormuşsunuz gibi. Bunu becerebilmiş olmayı dilerdim, tabii ki bundan asla emin olamam. Ama eğer başarabilseydim, okurlar cümlelerin ne kadar uzun olduğunun farkına varmaz, sadece cümlelerin akışına kapılırlardı – tabii bu cümleleri olması gerektiği gibi İngilizceye çevirebilirseniz.

JL: Sizi yazmaya yönelten şeyler yıllar içinde değişikliğe uğradı mı?

JM: Sanırım öyle. Ara sıra, yazmaya devam ettiğimi çünkü eğer yazmasaydım ne yapacağımı bilmediğimi düşünüyorum. Çok ikna edici bir sebep değil, farkındayım. Ancak yıllar içinde değişmeyen bir şey var: roman yazarken her zaman olduğundan daha “iyi” daha kapsamlı düşünüyorum. Ve bu benim için çok değerli, vazgeçmek yahut kaybetmek istemediğim bir şey.

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Işığın Tüm Renkleri: İllüstrasyonlarla..Maria Popova
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Erdinç Akkoyunlu

4 Şubat 2025

Montaigne'den Zweig'e ve Sait Faik'e y..

Sait Faik Abasıyanık'ın ölümünün 70'inci yılında yasalar gereğince kitapları üzerindeki telif hakları kaldırıldı. Birçok yayınevi Sait Faik kitaplarını okurlarıyla buluşturdu. Darüşşafaka'ya kitap gelirlerini bağışlama sözünü de verdiler. Peki Sai..

Devamı..

Hemingway’i Gazetecilikten Uzaklaştıra..

Emily Zarevich

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024