Muriel Spark bol entrikalı bol karakterli romanında 1950’ler İngilteresinin portresini çiziyor ama bu portre edebiyatın ve sanatın genellikle uzak durduğu yaşlılardan oluşuyor.
Dedem kalp kriziyle aniden öldüğünde seksen dokuz yaşındaydı. Babaannem arkasından ağlarken “Gitti gencecik adam,” demişti. Yaşlıları ve tutundukları hayatı bundan daha iyi anlatan bir cümle bilmiyorum. Yaş ilerledikçe kıymetlenen canı, yavaş yavaş bencilliğe kayan karakteri gözlemlemeye çok fırsatım oldu. Hatta belki de seksen dört yaşında kaybettiğim babamın son yedi sekiz yılı bu konu üzerine en çok kafa yorduğum zamanlardı.
Dede Korkut Hikayeleri’ndeki Deli Dumrul’u hepimiz biliyoruz. Azrail’e kafa tutan, sonra da canını alacakken ona diller döken, bu sayede affedilen ama canının yerine can bulması gereken Deli Dumrul. Deli Dumrul önce canını oğluna vereceğinden emin, babasına sorar. Aldığı yanıt bellidir:
“Dünya tatlı can aziz
Canımı kıyamam belli bil
Benden aziz benden sevgili anandır
Oğul anana var.”
Deli Dumrul bu kez anasının canını vereceğinden emin, ona varır. Yanıt aynı:
“Dünya tatlı can aziz
Canımı kıyamam belli bil.”
Anahtar sözcüğü bin yıl evvel vermiş Dede Korkut. “Dünya tatlı can aziz.” Oysa gençken böyle değil. Nitekim Deli Dumrul’un karısı, kocası için canını vermeyi kabul edecek. Gençken canımız böyle aziz olsa delikanlı diye bir sözcük olmazdı bence, o kanın deli aktığı zamanda canını tehlikeye atıp yarış yapmalar, bin bir türlü tehlikeli işler, riske girmeler… bunlar hep gençlikte. Gittikçe yavaş akmaya başlayan kanın ellilerden sonra geldiği yer: “Dünya tatlı can aziz.”
Dede Korkut bunu destanlar döneminde görüp anlatmış, oysa bugün edebiyatımızda yaşlılık neredeyse hiç yok, varsa da gerçekçi değil. Romanlarda, öykülerde okuduğumuz nineler, dedeler sanki birer masal kahramanı. Öbür dünya için sevap kazanmakla meşgul, hırstan, kibirden arınmış, kendisini evlatlarına, torunlarına adamış birer fani. 1960’ların 70’lerin toplumcu gerçekçi romanlarında daha ustalıklı işlenen dedeler nineler yavaş yavaş fon oluverdiler. Ne derinlikleri kaldı ne gerçeklikleri. Şu an genellikle hastane, huzurevi gibi seçeneklerle kentli, beyaz yakalı çocuklarının dertlerine dert katan birer figür hâline geldiler.
Oysa oğullarını kayıran, kızlarını ayıran, derdi zoru kendisine baktırmak olan, her fırsatta yaşlılık ve hastalık kartını oynayanlar da nineler ve dedeler. Hatta hatta artık geride kalan cinsel güçlerinin hasretiyle çoluğa çocuğa, çoğu zaman en yakınına yani toruna dadanan dedeler, gelini ya da ailenin genç kadınları için yeri geldiğinde namus cinayetine evin büyüğü olarak onay veren nineler de var. Müge Anlı izlerken şaşırıp kaldıklarımız, evet. Oysa yaşlılığın hiç de romanlardaki gibi olmadığını en iyi o programlarda izliyoruz.
Gerçekten olgun bir biçimde yaşlanan, gençliğini unutmayan, ölümün bir gün gelip onu da alacağının bilincinde olan yaşlılar var mı? Var. Çok az sayıda da olsa. Zamanına göre çok ileri bir dehaya sahip olduğunu düşündüğüm Muriel Spark, yaşlılığı odak noktasına alıp bir güzel dalga geçtiği romanı Memento Mori’de yirmiden fazla yetmiş yaş üstü karakteri konuk etmiş, aralarından sadece ikisi olgunlukla yaşlanabilen karakterler. Bence Spark’ın istatistiği gayet yerinde.
Üst kattakiler - Alt kattakiler
Memento Mori, “öleceğini hatırla” anlamına gelen Latince bir deyiş. Roman Dame unvanı almış Lettie Colston’ın aynı bu sözcüklerin tekrarlandığı isimsiz bir telefon almasıyla başlıyor. Lettie bu konuda yalnız değil, pek çok yaşlı o dönemde böyle telefonlar alıyor, hatta Scotland Yard bu işle görevlendiriliyor. Fakat bir sonuca varamıyorlar. Arayanın sesini, tonunu, aksanını tarif eden tanıkların hepsi bir başka kanıda, bazısı genç, bazısı orta yaşlı, bazısı kentli, bazısı köylü, bazısı Londra, bazısı bambaşka aksanlı olduğunu söylerken roman ilerliyor. Özel hayatlarının ve pek çok entrikanın içine düştükçe bu yaşlılar kulübünü daha iyi tanımaya başlıyoruz.
Bir kere romanın yaşlı kadrosunun büyük çoğunluğu üst sınıftan. Alt sınıfı temsil eden iki karakter var, onlar da hizmetçi ve elbette onlar da yaşlı. Yani Muriel Spark İngiliz soylularının anlatıldığı pek çok kurmacada yapıldığı gibi bir alt kattakiler-üst kattakiler karşılaştırması yapıyor. Bunu sadece sezdirerek, son derece usta hamlelerle yürütüyor. Nasıl Bayan Jean Brodie’nin Baharı’nda Nazizmi ve Kahverengi Gömlekliler’i alttan alta eleştiriyor ama her şeye rağmen Nazi sempatizanı Bayan Brodie’yi anlamamızı sağlıyorduysa burada da İngiliz soylularını tüm entrikalarına rağmen anlıyoruz.
Alt sınıftan iki hizmetçi de vakti zamanında hanımlarının sırdaşları olmuş, sırdaş derken kimin eli kimin cebinde bir sosyeteden bahsediyoruz. Gizlice evlenenlerden tutun da yıllar süren seks ilişkilerine kadar pek çok sansasyonel olay var. Romanın tüm düğümlerinin çözülmesini sağlayan Bayan Jean Taylor yaşlanıp olgunlaştıkça her şeyi affedip huzurla bir hastaneye yatmışken, diğer hizmetçi Bayan Pettigrew son işvereninin ölmesine ve vasiyette tüm mal varlığını kendisine bırakmış olmasına rağmen itiraz süreçleri sebebiyle yeni iş bulmak zorunda kalmış ve hep yaptığı gibi şantaja, tehdite devam ediyor. Yani Muriel Stark yaşlanmanın getirdiği olumsuz etkileri sadece tek bir sınıfa atfetmiş değil.
Jean Taylor’ın yattığı hastanedeki yaşlılar koğuşu romanın içinde ayrı bir roman sanki. Orada hepsi bakıma muhtaç seksenini devirmiş kadınlar, geçmişleri, bugünleri, hemşirelerle hiyerarşik ilişkileri, nazlanmaları ve teker teker göçüp gitmeleri o kadar hayata dair ki… Bir sabah ninelerden biri uyanmıyor ve diğerleri aynı odada yaşamaya devam ediyor ta ki sıra kendilerine gelene kadar.
Bayan Jean Taylor romandaki tek evli çiftin elli yılı aşkın hizmetçisi olmuş. Romanın başında tanıştığımız Dame Lettie Colston’un abisi Godfrey ve eşi Charmian Colston. Bayan Taylor yaşlanıp da sağlığı bozulunca romanın en cimri karakteri Godfrey bile Jean Taylor’ın özel bir huzurevine yatırılmasını ve masrafın yarısını ödemeyi öneriyor. Her işe burnunu sokmakta mahir Dame Lettie, Jean Taylor’a kurduğu iğneleyici cümlelerle kadının düşünmesine fırsat vermiyor: “Peki ama canım, gerçekten bağımsız olmayı yeğlemez misin? Ne de olsa sen halktan birisin. Devlet hastaneleri sizin malınız. Orayı sizler hak ediyorsunuz.” Sınıfsal olarak ait olduğu yere, hastaneye yatan Bayan Jean Taylor kendisini ziyarete gelen, hatta dertleşme tahtası gibi kullanan pek çok soylu ziyaretçisi sayesinde dış dünyada olan biten her şeyden haberdar.
Hastanede kalan ve nine olarak adlandırılan kadınlar ise bize yaşlılığın alt sınıfta da üst sınıfta da aynı işlediğini epey eğlenceli bir biçimde gösteriyor. Yıldız falında bugün özgünlüğünü göstereceği söylenen Barnacle Nine, “Vay! Bugün özgünlük günü demek; külotumu ters giyeyim, arkasını öne getireyim bari.” diye tüm koğuşa ilan ediyor. Sonrasında hemşireler günlük egzersiz, yıkama, değiştirme sırası için yanına geldiklerinde ise bildik fasıl başlıyor: “Öldürün beni, öldürün de bitsin bu iş. Kemiklerin çatırdadığını duymuyor musun? Hadi, öldür beni…”
Babamın hastalığı sürecinde bu cümleleri o kadar çok işittim ki romandaki hastane bölümleri beni doğrudan ameliyatlara, serumlara, egzersizlere, yemek yedirmeye çalıştıkça bize bu cümleleri sayan babama ışınlıyor. Gençken bir kere ah dediğini duymadığım babam artık en ufak bir şeyde ona eziyet ettiğimizi, onu anlamadığımızı söylüyordu.
Yaşlılar ve marifetleri
Romandaki kadro kalabalık ve gerçekten takip etmesi zor bir olay örgüsü var. İlk elli sayfadan sonra isimlere ve kimin kim olduğuna alışılıyor. Birkaç yaşlının neler yaptığından bahsederek yazının başında ne kastettiğimi örnekleyeceğim. Üsttenci soylumuz Dame Lettie mirasıyla tehdit edip durduğu yeğenleriyle uğraşıyor. Kim ona iyi davranır, onunla ilgilenirse vasiyetname onun lehine değişiyor. Abisi Godfrey kibrit çöplerini çakıyla dikine ikiye kesen ve böylelikle kâr ettiğini düşünen bir zengin. Öyle ki bu cimriliği yüzünden oğlunu kendisinden uzaklaştırmış. Tüm bu hasisliğe rağmen Godfrey genç kadınlara, hatta evine hizmetçiliğe gelen yetmişlerindeki Bayan Pettigrew’a bile eteğini sıyırması ve jartiyerlerini izlemesine izin vermesi için para ödüyor. Tabii yaşı gereği artık sadece izliyor, gençliğinde ortalığı birbirine katmış. Bayan Pettigrew ahlak kumkumalığı yapıp Godfrey’i bacaklarını gösterme karşılığı yolarken bir yandan da adamın kilitli çekmecesini patlatıp özel mektuplarını okuyor ve şantaja başlıyor. Karısı ansızın öldükten sonra nasıl idare edeceği konusunda etrafını endişelere gark eden, karısına bağımlı yaşadığı sanılan Ronald Sidebottom merhumenin cenazesi kaldırıldıktan hemen sonra kendisinden elli yaş küçük bir tv yıldızıyla evleniyor.
Adını andığım tüm bu yaşlıların ortak özelliği “Öleceğini hatırla” diyen telefonu almak ve ortalığı birbirine katmak. Roman boyunca bu yaşlılar kimlerden kimlerden şüphelenmiyor ki? Yeğenler, çocuklar, hizmetçiler, polis… Oysa ben bu yaşımdan bakınca böylesi bir cümlenin niçin bu denli yaygara kopardığını anlamıyorum mesela. Sanırım asıl önemli olan o yaşlarda da böyle düşünebilmeyi becermek. Telefonu alanlardan benim gibi düşünen tek bir istisna var: 1920’li yıllarda romanlarıyla ünlenmiş, sanat dünyasının sevilen ismi, son dönemlerde arada unutkanlaşsa, oğlu Eric’le kocası Godfrey’i karıştırsa, hastanede yatan ahretlik hizmetçisi Bayan Taylor’u hâlâ evde sansa da romanın en aklı başında kişisi, yazar adıyla Charmian Piper. Etrafında bu telefondan şikayet edenlere ölümün elbette geleceğini, yaşı itibariyle bundan doğal ne olabileceğini sorarken en sonunda beklenen telefon ona da geliyor:
“‘Bayan Colston’la mı görüşüyorum?’
‘Evet, benim.’
‘Charmian Piper, değil mi?’
‘Evet. Gazeteci misiniz?’
‘Öleceğini,’ dedi adam, ‘hatırla.’
‘Ah, o mu?’ dedi kadın. ‘Son otuz yıldır zaman zaman düşündüm bunu. Belleğim bazı bakımlardan zayıfladı. Seksen altıma bastım. Ama her nasılsa ölümümü hiç unutmadım, artık ne zaman olacaksa.’
‘Bunu duyduğuma çok sevindim,’ dedi adam. ‘Şimdilik hoşça kal.’
‘Hoşça kal,’ dedi Charmain. ‘Hangi gazetedensin?’”

Dünyada ölümden başkası yalan…
Ve Muriel Spark hayata sımsıkı tutunan, öyle ki ölüm gerçeğini unutan bu yaşlılara romanın sonuna doğru teker teker yol veriyor. Parasını sürekli tehdit unsuru olarak kullanan, yanında çalışan herkesi aşağılayıp kaçıran, isimsiz telefonu almamak için hattını kapattıran Dame Lettie hırsız korkusuyla iyice paranoyaklaşmışken gerçekten hırsızlar tarafından öldürülüyor.
“Sütçü Dame Lettie’nin kapısında dört şişe süt biriktiğini ihbar ettiğinde ve polis eve girip onun yarısı yatakta, yarısı dışarıda cesedini bulduğunda, aradan dört gün geçmişti.
Bu arada Godfrey Lettie’den neden hiç ses çıkmadığını hiç mi hiç merak etmedi. Kardeşinin telefonu kesildiğinden beri ondan nadiren haber alıyordu. Hem zaten o sabah kafasını meşgul eden başka şeyler olmuştu.”
İşte böyle, siz malınıza mülkünüze sımsıkı tutunarak hiç ölmeyeceğinizi sanır, hatta Mısır Firavunları gibi onlarla gömüleceğinizi hayal ederken halktan biri, bir sütçü tarafından bulunursunuz. Kökleriniz ve genlerinizle bağlandığınız abiniz sizden başka pek çok şeyle ilgilidir (şantaj mağduru olduğundan eski defterlerin açılmamasına uğraşmak ve elbette çoraplar), ölümünüz gazetelere çıkar, sonuçta dame’sınızdır ama ailenin geride kalanları zaten kendi canlarının derdine düşmüşlerdir.
Muriel Spark bol entrikalı bol karakterli romanında 1950’ler İngilteresinin portresini çiziyor ama bu portre edebiyatın ve sanatın genellikle uzak durduğu yaşlılardan oluşuyor. Yaşlılığın insan ömründe melek mertebesine ulaşılan bir süreç olmadığını, genellikle tam tersi olduğunu bize iç içe geçmiş olaylarla aktarırken hemen her romanında izlerini gördüğümüz feminizmden, eşitlikçi tavrından ödün vermiyor. İngiliz mizahının alttan alta her yerinde hissedildiği Memento Mori yaşlılara dair okuduğum en güzel romanlardan. Püren Özgören bu romanı da ustalıkla çevirmiş.
Tüm dinlerin, kutsal kitapların sürekli ölümü anımsatmalarına rağmen insan denen varlığın hayata başkaldırışının özü belki de ölüme aldığı tavır. Ve bunu belli ki o yaşlara gelmeden anlayamayacağız. Kitabın başında Katolik İnancın Temel İlkeleri’nden bir alıntı var: “Anımsanması gereken son dört şey Ölüm, Kıyamet, Cehennem ve Cennettir.” diye.
Ben de bu yazıya madem Deli Dumrul’a başladım Karacaoğlan’ın ölümü Katolik inancından çok daha insancıl bir biçimde andığı şu şiiriyle bitireyim.
“Nice sultanları tahttan indirdi
Nicesinin gül benzini soldurdu
Nicelerin gelmez yola gönderdi
Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm”


.jpg)



