Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

30 Haziran 2026

Kitap

Terminus'ta Bir Yerde Başlamak

Adalet Çavdar

Paylaş

0

0


Romanın en güçlü yanlarından biri, kötülüğü tek boyutlu çizmemesi.

Çocuk edebiyatının ebeveynlere sorduğu en zor sorulardan biri: Bir çocuğun elinden her şeyi alırsanız, geriye ne kalır? Evini, babasını, güvenli bir geleceği. Ve bütün bunlar bir sabah gittiğinde, o çocuk nasıl ayakta durur?

Mårten Sandén'in Kuklacının Evi romanını okurken bu soruyla yüzleşmek kaçınılmaz. Can Çocuk Yayınları etiketiyle çıkan, Zeynep Tamer'in çevirisiyle okurlar buluşan kitap tam da bu noktadan başlıyor. Mérimée'nin babası devlet kasasından para çalmakla suçlanıyor ve tutuklanıyor. Aile her şeyini kaybediyor: evi, eşyaları, şehirdeki yeri. Sekiz aylık hamile annesiyle, küçük kız kardeşi Valetta'yla birlikte şehir şehir sürükleniyor Mérimée. Tren garlarında uyuyorlar, son parayla sabah kahvaltısı alıyorlar. Roman, o sabahki yorgunlukla başlıyor; kemiklerine işleyen, ateş gibi hissettiren yorgunluk. Mérimée bu yorgunluğu hiç unutmadığını söylüyor.

Sonra bir davet geliyor. Uzak bir akraba, Olga Saks, onlara Terminus Oteli'nde yer açıyor. İsmin anlamı bile ürkütücü: son durak.

Terminus Oteli gerçekten sıradan bir yer değil. Giriş koridoru kasvetli, misafirlerin davranışları tuhaf. Her şeyde göründüğü gibi olmadığı hissi var ama Mérimée bu soruları içine kilitliyor, çünkü seçeneği yok. Annesi hasta, Valetta küçük, biri evin çarkını döndürmek zorunda. Ve o da döndürüyor; resepsiyonda oturuyor, anahtarları dağıtıyor, çiçekleri suluyor, koridorda garip sesler duyduğunda korkmamaya çalışıyor. On üç yaşında bir kız çocuğu, ailesini ayakta tutmaya çalışıyor. Sandén burada önemli bir şeyi yapıyor: Mérimée'yi hiç şikayetçi göstermiyor. Ağlıyor evet, ama kalkıyor. Güçlü olmayı seçen değil, başka seçeneği olmadığı için güçlü olan bir kahraman. Küçük kız kardeşi Valetta da öyle: meraklı, korkusuz, kitabın kendi içindeki bağımsız bir güç.

Mérimée'nin hikâyesi asıl Latinskolan'da bir kıvılcım tutuyor. İlk gün Clary ve Dotty yaklaşıyor ona. Babasının nerede olduğunu sorup soruşturmuyorlar, eski okulunun neden kapandığını. Sadece elini sıkıyorlar ve Mérimée dönüşüyor; o kırılgan, her kapısı kapalı kız çocuğu bir anda gerçek bir isimle alıyor, Merry. Neşeli.

Bu sahne ait olma duygusunun ne kadar basit, ne kadar kırılgan ve ne kadar derin olduğunu gösteriyor. Mérimée için "Merry" olmak, sadece bir lakap değil; ilk kez bir yere ait olduğunu hissetmek, ilk kez birileri tarafından görülmek. Ama bu aidiyetin ne kadar kırılgan olduğunu, Mérimée'nin okul gezisine kadar sürüyor. Mérimée'nin inşa etmeye başladığı kimliği yerle bir oluyor. Sandén burada okura şu soruyu soruyor: "Sana iyi gelen her şey gerçekten sana mı ait?" Aidiyetin kıymetli olduğunu söylemek kolay; ama aidiyetin sahte hâlinden gerçek hâlini ayırmayı söylemek bambaşka bir şey. Mérimée'nin yaşadığı sarsıntı, aslında hepimizin bir noktada yaşadığı o temel korkuyu hatırlatıyor: “Ben gerçekten buraya ait miyim, yoksa buradaki yerim bir yanılsama mı?”

Terminus Oteli sırlarını bırakmıyor. Valetta gizemli koridorları keşfediyor. Annenin sağlığı giderek kötüleşiyor. Komşuları Doktor Samuel Bauer hasta, yalnız, her sabah kütüphaneye gidip eski kayıtlara bakan biri, görünüşte uzakta duruyor ama varlığı her şeyin tam ortasında. Okulun gizemli öğretmeni Sophia Wall da öyle: bazen yardım etmek istiyor gibi görünüyor, bazen Mérimée'yi daha derin bir bilinmeyene çekiyor. Romanın bu iki karakteri de en çok şeyi bilen ama en az konuşanlar. Sophia, Mérimée'ye okulda sadece bitkileri ve şifalı otları öğretmiyor; aynı zamanda onu, görünenin ardındaki gerçekle yüzleştiriyor. Doktor Bauer ise geçmişinde Kuklacı'ya hizmet etmiş, sonra pişman olup ona karşı savaşmaya başlamış bir adam. Onun hasta ve yorgun hâli, aslında yanlış bir tercihin bedelini ödeyen bir insanın portresi. Bu iki karakter, Mérimée'ye farklı yollardan rehberlik ediyor ve onun hem korkularıyla hem de gerçeklerle yüzleşmesini sağlıyor.

Mårten Sandén, 1962'de Stockholm'de doğmuş. Şarkı sözü yazarak başlamış yazmaya, sonra klinik psikoloji üzerine yüksek lisans yapmış. Sandén, çocuğun zihninde dönen o sessiz soruları, o tedirginlikleri, o "acaba"ları yakalayabiliyor. Otuzun üzerinde kitabı var ve dünyanın en prestijli çocuk edebiyatı ödüllerinden biri olan Astrid Lindgren Ödülü'nü 2015’te almış,

Kuklacının Evi bir psikolojik gerilim romanı. Bunu söylerken yanlış bir şey söylemiş olmak istemiyorum: bu, kan ve şiddet üzerine kurulmuş bir ürküntü değil. Sandén'in karanlığı başka türlü çalışıyor: tanıdık şeylerin yavaş yavaş yabancılaşması, otelin koridorlarında genişleyen bir belirsizlik, gördüğünüzün gerçek olmayabileceği hissi. Annesinin ağır hastalanması, doğum tehlikesi, sevdiklerinin aslında birer illüzyon olduğunu öğrenmek... Bunlar, on bir-on üç yaş grubu için hazmedilebilir temalar ama her çocuk aynı kapasitede değil. Daha hassas, kolay etkilenen, kâbus görmeye yatkın çocuklar için bu kitap ağır gelebilir. Özellikle annenin hastalık ve doğum sahneleri, çocuğun doğumla ilgili kaygıları varsa tetikleyici olabilir. On bir-on üç yaş için yazılmış ama yetişkin bir okur olarak da içinden çıkamıyorsunuz, çünkü ortada bir aile var ve o ailenin tutunması için her şey tehlikede.

Zeynep Tamer'in çevirisine gelince: Sandén'in cümleleri kısa, temiz, fazlasız. Tasvirde bir çocuğun gerçekten dikkat edeceği şeylere yoğunlaşıyor: bir kokunun rengi, bir kapı kolunun soğukluğu, bir odanın yüksek tavanı. Tamer bu sadeliği Türkçeye iyi taşımış. Özellikle Mérimée'nin iç sesindeki çocuksu ritim, çevirinin altında ezilmemiş. Bu kolay başarılan bir şey değil; çocuk metni çevirirken yetişkinin sesi kolayca sızıverir. Tamer bunu başarmış.

Romanın en güçlü yanlarından biri, kötülüğü tek boyutlu çizmemesi. Kuklacı, bir yere kadar korkutucu ama dikkatle bakınca arkasında yalnızlık olduğunu fark ediyorsunuz. Sandén kötülüğü açıklamıyor, mazur göstermiyor; sadece kötülüğün de bir yerden geldiğini hatırlatıyor. Bu, çocuğa empatinin en zor halini öğretmek demek. Sevdiğin kişiye değil, korktuğun şeye empati kurmak. 

Doktor Bauer ise pişmanlıkla baş başa kalmış bir yetişkin. Çocuk edebiyatında böyle karakterleri anlatmak hiç kolay değildir; ya didaktik kaçar ya melodrama düşer. Sandén ikisine de düşmeden başarmış. Bauer çocuk okur için bir tür ders, ama dersini hiç yüzüne vurmuyor.

Kuklacının Evi, bir aileye, onların en zor gününde eşlik eden bir roman. Mérimée'nin gözünden bakmak zorunda kalıyorsunuz: hangi kapıya güvenilebilir, hangi arkadaşa inanılabilir, karanlık bir koridorda ne hissedersiniz. Belki de asıl mesele, ait olduğumuz yeri bulmak değil, ait olduğumuz yeri kendi ellerimizle inşa edebilmektir.

Karanlığı çocuktan saklamak mümkün değil. Ama karanlığa bir isim vermek, ona bir biçim kazandırmak, onu tanımlanabilir kılmak mümkün. Kuklacının Evi, bunu yapıyor. Hem de bir gerilim romanı olmanın hakkını vererek.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Mimetik ArzuPınarnaz Eren
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Bora Ercan

26 Kasım 2025

Filistin Şiiri üzerine Levent Turhan G..

Çağımızın kanayan yaralarından biri olarak Filistin sorunu, başka birçok sorunda olduğu gibi tarafların baktığı zaviyeye göre görüntünün ve dolayısıyla tanımlamanın değiştiği tarihsel bir sorundur.Son iki yıldı..

Devamı..

İmralı Tartışması, Dem Parti, CHP ve M..

Semih Gümüş

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024